1 Ara 2008

ÖMER LEKESİZ | Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri

“MİKAİL’İN KALBİ DURDU” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ

 

Ayfer Tunç, “Mikail’in Kalbi Durdu” adlı öyküsünü, “sıfır odaklı” ve “yansıtıcı bilinç” karışımı bir bakış açısıyla sunmaktadır; hem anlatım düzeyini benanlatıcının yaşantısına / tecrübesine odaklayarak, anlatanla, dinleyen /okuyan arasında mesafeyi kısaltıp, tek etkiyi yoğunlaştırmakta, hem de benanlatıcıyı ötekinin tavır ve tutumlarını değerlendirecek kadar duyarlı, algı düzeyi yüksek, zeki, duygulu bir konuma yerleştirerek seçkinleştirmektedir.

Aşağıda detaylandıracağımız bu teknik çerçeveye göre, benanlatıcının ve onun bakış açısıyla verilen Semiramis ile Mikal’in öyküleri “konu/olay” planda şu hususları içermektedir:

Benanlatıcı:

—İsmi ve yaşı belirsizdir. Mikail’i yaşlı olarak nitelelediğine göre, kendisi 25-30 yaşlarında olmalıdır.

—Başlangıçta onun asıl problemi kendisiyledir. Kayıp, yenilmiş, tembellikten doğan bir teslimiyetçilik içinde, “geleceksizlikte kaybolmuşluğun hastalık¬lı duygularına varlığı”nı teslim etmiş, “Yıllardır” onunla birlikte dolaşıp kendine huzurlu ve sakin bir karyola altı arayan bavulu”yla birlikte yeni sergüzeştlere açık bir “boşvermiş”tir (“Sokağa girdiğim sırada, gitmenin tam zamanı olduğu hal¬de, pencereleri ardına kadar açılınca serinleyen bir odada tem¬bel tembel esneyerek yatmak fikri, ya da düpedüz tembellik, hayata karşı derinden hissettiğim bu lezzetli tembellik…”).

—Semiramis’le nasıl tanıştığı, onun evine nasıl yerleştiği belirsizdir. Belirli olan onun Semiramis’le asla aynı hamurdan” olmayacağı, olamayacağıdır. Üstelik “Bunu düşünmek” de çok hoşuna gitmekte, ken¬dini “ait olmadığı mekanlarda pervasızca dolaşan, cüretkar bir suçlu gibi” hissetmektedir. Bunlardan onun yanlış bir hayatı bilinçli (ve zorunlu) olarak yaşadığına, kültürel aidiyyetinin ise bu yaşayışa uygun düşmediğine hükmedebiliriz.

—Olay(ları) doğuran ortama kendiliğinden sürüklenmiş, “yabancısı olduğu.. bir hayatın en kaynayan yerinde tesadüfen” bulunmuştur. Biraz kendini eğlendirmek, biraz da Semiramis’e kendisi üstünde bir etkisi olduğunu hissettirmek amacıyla dahil olduğu ya da başlattığı olayların gelip dayanabileceği olumsuz noktaları hiç hesap etmemiştir. Bilahare bu tutumundan dolayı pişmanlık duyup, “Mikail’i gülünç kıyafeti ve demode bıyıklarıyla ilk gördüğüm gece, ona tepeden ve kibirli bir edayla bakarken, beni bir gün böylesine yaralayacağını bilseydim, ait olmadığımı kesinlikle bildiğim, ama gösterişli bir yabancılıktan fazlasıyla hoşlandığım için, bir türlü çıkıp gidemediğim, abartılı neşeleri samimi acılarla örülmüş bu karanlık insanların dünyasında kalmaz; gitmenin tam zamanı olduğu halde, tembelliğin tadında kendimi unutarak gidemediğim zamanların birinde, çekip giderdim.” diyecek, bu pişmanlığındaki samimiyeti de şu sözleriyle pekiştirecektir: “Ben kendimi hayatın akışına bı¬rakmış, garip bir sarhoşluk içinde, hiçbir rekabet ve aşk duygusu taşımadan, öylesine bakıyordum. Biraz önceki kibirli halim de geçmişti. Sıkılıp pencereye çıkmış, komşuların ışık sızan pencerelerindeki gölgeleri gözetleyen yaşlı kadınlardan bir far¬kım yoktu. Oysa Mikail’in beni hasmı olarak gördüğünü, ikinci karşılaşmamızda anlayacaktım.”

—“Şimdi düşünüyorum da” ile başlayan ve “İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir.” vb. tespitleriyle gelişen bir özeleştiriyi sürekli diri tutmasına rağmen, “Yine de” kendisini “kibirlenmekten” alıkoymayı, muhtemel sonuçları ertelemeyi, onlara neden olacak girişimlerden kaçınmayı da hiç düşünmemektedir; çünkü kendisini “Vehimlerle örülü, sonunu çok merak ettiği”, “tatlı bir oyunun içinde kaybolmuş gibi” hissetmektedir:
a)“Mikail’i görmek, hatta kendimi ona göstermek için pencereye çıktım.”,
b)“Mikail’in kalbimde görmek istediği bıçaktan hiç etkilenmedim. Ruhum boşalmış gibiydi. Bu keskin çeliğin pırıltısı benim için sokaktan hızla geçen bir kedinin kuyruğu kadar anlamsızdı. Hatta ben, bizzat o bıçağa bir anlam katmak ve onu kalbim¬de hissetmek arzusuyla yürüdüm. Kayıp çocuklardan biri ol¬mak hiç umurumda değildi. Öyle ki, o bıçak kalbime batsa bile, onunda gezip dolaşabilecek kadar gerçekdışı hissediyordum kendimi. Bu yüzden bıçağa doğru yürüdüm. Mikail’e karşı bir hareket olsun, raconlar dünyasında adım anılsın diye değil.”,
c)“Mikail’in halini hatırlayıp gülerek, kendimi Semiramis’in kocaman yatağına sırtüstü bıraktım. Uyumuşum…”,
d)“Semiramis bir sahil şehrinde iş almış, müzikholde çalışan birkaç kızla birlikte turneye gitmişti. (…) Ben sebepsiz bir hürlük duygusuy¬la dolup taşarak şehrin uzun zamandır gitmediğim köşelerine gittim, çay bahçelerinde başımı masalara dayayarak uyukladım. Durgun sularda kendime baktım. Kendime dair küçük bir sevinç aradım. Yeni bir yol. Öyle sıcaktı ki hava, bulamadım.”,
e)“Sırf beni takip etsin diye, her gece müzikhole gitmeye başladım. Bu durum Semiramis’i çok sevindiriyordu. Bunun bir tür bağlanmak olduğunu sanıyordu. Bağlanmaktı da aslında. Ama Semiramis’e değil. Celladıma.”,
f)“Barın kalitesiz aynasında ifadesiz, yaşı belirsiz yüzüme bakıyordum. Bin yıl yaşamış gibi hissediyordum kendimi. Bundan derin bir üzüntü duydum. Hayatıma neden bu kadar ya¬bancı kaldığımı sordum kendime. Daha çok şey soracaktım ama, Mikail’in adı geçince kendimden koptum”,
g)“Mikail’i Semiramis’in apartmanının girişinde buldum. (…) uyuyakalmıştı. Yanına yaklaşıp dikildim. (…) Uyanıp beni görmesini ve küskün bıçağını tam kalbime saplamasını istedim. Ama uyanacak gibi değildi. Eğildim, hafifçe omuzuna dokundum. Uyan demek istedim. Uyan ve bağrıma saplayacağın bıçakla bu bitmez tükenmez boşluktan beni kurtar! Uyanmadı.”
sözleriyle, daha çok Varoluşçu anlatılarda rastlanılabilecek o bilinçli bilinçsizlik halinin taşıyıcısı olmaktadır.

—Öte yandan, kendisinin belirlediği “suç”un bir kısmını Semiramis’e yükleyerek sorumluluğu paylaşma eğilimine ilaveten, “Hayatın tanımlanabilir, ilkel duygularla, garip törenler halinde yaşandığı; ufak ayak sürçmelerinin bile, itibarları bir an¬da yerle bir ettiği raconlar dünyasında, Mikail’in düştüğü bu durum, ağır bir darbeydi. Hayat koşuşturmasından yorgun dü¬şen Anadol kontağı ilk çevirişte çalışsa ve Mikail sokağı afili bir kalkışla terk edebilseydi; belki de aramızdaki bu sessiz kavga hiç başlamayacaktı. Onu aşk rekabeti değil, başına gelen küçük aksilikler mahvetti.” tespitiyle, Mikail’i de “suç” alanına çekerek vicdanını rahatlatmaya çalışmakta ancak giderek suçluluk psikozunu da aşıp, konuyu doğrudan (muhtemel “intihar” tecrübesiyle eşleştirerek) bir iç ağrısına dönüştürmektedir: “Hayata dair, insana dair ve Mikail’e dair, hiç de gülünç olma¬yan şeyler düşünerek vakit öldürüyor ve içki içiyordum. En büyük aşkını çalarak ve çaldığım aşkı ziyan ederek mahvetti¬ğim adamın yokluğu beni fena halde sarsmıştı. Eskiden onu hatırladığımda gülerdim. Artık gülemiyordum. Bunun sıcak suyun içinde bileklerimi kesmek gibi bir şey olduğunu anladım. Bileklerimi keserken hiç acı duymamıştım, ama şimdi ru¬hum sızlıyordu.”

—Semiramis üstünden, öyküsü öyküsüne değen Mikail’in ölümüyle kendisiyle olan problemi bu kez onun hayatından bir şeyi “çaldığı” saplantısına, kalbini “kanırtan” bir acıya dönüşerek, yeni mecra kazanmaktadır; Mikal’in “durgun yüzünü ikiye bölen, modası geçmiş bıyıklarını” unutabilmişse de zihnine kazınan “bir adak hayvanının” çaresizliğini yansıtan “kederli gözleri”yle, onun kendisiyle “birlikte yaşadığına” inandığı “ruhundan” kurtulamamış; baktığı her aynada onun “dokunaklı yüzünü” görerek ve dolayısıyla uykusunu / huzurunu kaybedecektir (“…avucunda dura dura matlaşmış, küskün bıçağı değil, küskün gözleri kalbime battığı için, korkuyla uyandım.”, Mikail’in kalbi durdu, dedim fısıltıyla. Sonra, bu uğursuz cümleye kendim de inanmak istemeyerek tekrar ettim: Mikail’in kalbi durdu! Semiramis duymadı, çıplak bacaklarını gevşek karnına çekti. Onun geniş, rahat yatağında büzüldüm, ufacık kaldım. Bir daha gözüme uyku girmedi. O günden sonra uykuyu kaybettim. Buna huzuru kaybettim de denebilir.”)

—“Hiç kimsenin bilmediği, ama” kalbini “incecik kanatan bu acıdan kurtulmak için, önce her şeyi bilen ancak bir tür suçluluk duygusuyla onun gidişine karşı herhangi bir tepki göstermeyen Semiramis’i terkedecektir (“Bu sefil ölümün Mikail’in kaderi olduğunu söylediler ve gözleriyle pencerede Semiramis’i aradılar. Ben, bavulumu kalbimde derin bir sızıyla, ağır ağır doldururken, Semiramis kal demesinin fayda etmeyeceğini biliyor, susuyordu. Hiç konuşmamış olsak da, Mikail ile aramızdaki garip kavganın farkındaydı.”).

—Boşvermişliğini, Varoluşçu eğilimlerini, suçluluk ve sorumluluk duygularından kurtulma çabalarını zaman içinde sona erdirmeyi, deyim yerindeyse onca olumsuz şartlara rağmen selamete çıkmayı da başaracaktır benanlatıcı: “Şimdi uzak, sakin ve tekdüze bir şehirde, hayatımın, düzgün insanların safına katılmak için gönülsüz bir çaba gösterdiğim ve karanlığın şarkısından elimi eteğimi çektiğim şu aşamasında, Semiramis’i değil; bayağı da olsa, kaba, hain, zavallı da olsa, hüzünlü nefeslerle yaşayan müzikholü özlüyorum. Karanlığın kötü bir şarkısıydı orası. Tıpkı, şarkıcı kızların seslerindeki pürüzler gibi, hayatın ağır darbelerinin yüzlerde derin izler bıraktığı, parlak ışıklarının sahteliğine sığınmış, ağlamaklı mekan…”

Semiramis:

—Taşradaki adı Semra olan ve “Vaktiyle çok güzel olduğu eski fotoğraflarından ve geçkin yaşında bile kendine duyduğu güvenden anlaşılan” Semiramis, “vücutları taze olduğu sürece var olabilen kadınlardan çok daha akıllı olduğunu, kendi aleminde söz sahibi olmayı başararak ispat etmiş olmanın verdiği güvenle, yeni tanıdığı ve şehveti, kadınlığı, sorumsuz bir boşlukta alabildiğine yuvarlanmayı vaat ederek elinde tutmayı tasarladığı” ben anlatıcıya hayatını anlatırken, kültürel konumunu, hayata bakışını da ifşa etmektedir (“Semiramisler Semraların küçük didinmelerle kurdukları, mutlu görünen, sakil yuvaları dağıtırlar.”).

—“Akıllı ama bayağı bir kadın” olan Semiramis, bilerek ve isteyerek “kötü kadın”lığı seçmiştir: “Hayatına çok erkek girmiş. O hiçbirini sevmemiş ama hepsinden işine yarayacak bir şeyler kalmasını sağlamış. Kiminden akıllıca öğütler, kiminden rahat rahat harcayacağı kadar para, kiminden hastalıklı bir tutkunun biraz daha yaşanması için gözden çıkarılmış birkaç mücevher, kiminden birkaç tatlı anı. Kimiyle yaşadıklarından da ders çıkarmış.”

—“Şimdi yaşadığı ve pek memnun olduğu debdebe”yi, “metresi olduğu, yaşlıca, okumuş, biraz çirkin ve huysuz ol¬makla beraber, çok güzel kokan bir adam”a borçludur.

—Dirençli, geleceğini güvence altına almış kadın görüntüsüne rağmen, “dostu”nu kaybetmeyi göze alamamakta, onu Mikail vasıtasıyla kıskandırarak kendisine bağlamaya çalışmaktadır (“…tanıdığı erkekleri ve onunla birlikte yaşadığıma göre be¬ni de hala çekici olan vücudunun, sıcağa rağmen ahenkli hareketleriyle banyoya yürüdü. Mikail’e kapıyı açmamaktan müthiş bir zevk aldığını hissettim.”, “Semiramis’in o bir anlık hain tebessümünü hatırlayarak…”).

Bu konudaki muhtemel olumsuzluklara karşı da donanımlıdır Semiramis. Çünkü, son dostunu kaybedip, ardından ağlasa da onu “çabucak unutabilecek kadar feleğin çemberinden geçmiş, yaşlı bir yosma”dır.

Nitekim, “yaşlı bir yosma” olarak oynadığı “tarafları kızıştırma oyunu”nun bilinciyle, terk edilirken herhangi bir tepki göstermeyecektir (“Bu sessiz düşmanlıkta Semiramis’in çok suçu var. Mikail’i ilk gördüğüm gece, yüzünde beliren hain tebessümle beni bu acıklı kavgada taraf olmam için tahrik ettiği söylenebilir. Bu, benim kendime bulduğum bir mazeret de olabilir. Semiramis kendince doğru yapmış da olabilir. Yanlış olan belki de sadece benimdir”, “Bu sefil ölümün Mikail’in kaderi olduğunu söylediler ve gözleriyle pencerede Semiramis’i aradı¬lar. Ben, bavulumu kalbimde derin bir sızıyla, ağır ağır doldururken, Semiramis kal demesinin fayda etmeyeceğini biliyor, susuyordu. Hiç konuşmamış olsak da, Mikail ile aramızdaki garip kavganın farkındaydı.”).

—“İyice yumuşamış, iri göğüslerine”, “zevksiz ama pahalı yüzüklerle süslü parmakları”na rağmen, kendisini çekici kılan gece giysileriyle, geleceğini güvenceye almış akıllı kadın statüsünü ve yer yer de aciz, yardıma, korunmaya muhtaç kadın numaralarıyla dişiliğini iyi kullandığı anlaşılmaktadır (“Sabaha karşı bir gün mutlaka onu bırakıp gideceğim için, uzun uzun ağladı. Onu avutmaya kalkmadım. İçkiden ve uykusuzluktan bitkindi. Otobüse biner binmez sızdı.”).

Mikail:

—“….bir ağıt gibi incecik uzayarak, ölümcül bir tutkunun peşinde hızla yaşlanmış, durgun yüzünü ikiye bölen, modası geçmiş bıyıkları…”, “Bir adak hayvanının çaresizliğini almış (…) kızgın olmaktan çoktan vazgeçmiş, kederli gözleri…”, komik adımlarla koşuşu, “İyice eskimiş”, “Yazlık, siyah (…) ceket”inden yakalarını dışarı çıkadığı “Beyaz gömleği”, “yıkana yıkana çekmiş pantolon paçalarının örtemediği beyaz çorapları”, içi “satılık mutfak eşyalarıyla tıklım tıklım dolu (…) steyşın Anadol arabası”yla Mikail, züccaciye dükkanını “çok şey iste”yen Semiramis’e “yedirip”, seyyar züccaciyeciliğe “düşmüş” biridir. Dolayısıyla, taleplerini karşılayamaz olunca da Semiramis tarafından kapıdışarı edilmiştir. Şimdi, aklı Semiramis’e takılı olarak karısını ve iki çocuğunu geçindirmeye çalışmaktadır.

—Yine benanlatıcıyla göre Mikail, “Açılmayan bir kapının zilini yalvarırcasına çalıp çalıp giden”, “Yüzündeki gergin ve sert ifadeye rağmen çok mahzun” bakan, “Halinde acıklı bir telaş, acemice örtmeye çalıştığı bir kırgınlık” bulunan bir adamdır.

—Semiramis’i yeniden kazanmak istemekte, benanlatıcıyı buna tek engel olarak görmektedir. Bunun için “hasım” bellediği benanltıcıyı “başlangıçta” korkutup kaçırmak isteyecek, bu mümkün olmayınca onu öldürmeye teşebbüs edecek, bu da mümkün olmayınca kendini tüketmeye başlayacaktır.

Kaçınılmaz bir şekilde üçüncü şıkka gelip saplanacaktır Mikail. Çünkü “…insanı intihara sürükleyecek kadar şanssızdı”r:

1-Ona kapıyı açmayan Semiramis’e ve onunla ilk kez gözgöze gelen benanlatıcıya “son bir şans” tanıdığı havasını verecekken, çalışmayan Anadol yüzünden tüm fiyakası bozulmasa “Anadol kontağı ilk çevirişte çalışsa ve Mikail sokağı afili bir kalkışla terk edebilse” benanlatıcıyla aralarındaki sessiz kavga “belki de” hiç başlamayacaktır; o andan itibaren Mikail’in kıskançlığı, bir onur kurtarma savaşına dönüşerek hız kazanacaktır.

2-Anadolunu tamir ettirmiş, saçlarını “şakaklarındaki birkaç tel kır saçı, özellikle” bırakarak boyatmış, özenle giyinmiş ve “hatta mahalleye sergilenecek gösterinin provasını yapmış” olarak benanlatıcıyı korkutmaya geldiğinde, heyecandan zor bulduğu sustalısını, “sende cezve takımı var mı?” diye soran müşterisi yüzünden kapatmak zorunda kalacaktır.

3-Benanlatıcıyı öldürmek istediği bir gün, Semiramis’in evinin girişinde uyuyuverecek. Top oynayan çocukların topu yüzüne çarptığında uyanacak, sinirle yerinden kalkıp, topu yaracak ve aynı anda benanlatıcıyı karşısında görüverince topu ve bıçağı elinden düşürecektir.

4-Yakınındayken öldürmediği benanlatıcıyı, uzaktan, kesin bir temizleyişle temizlemek için son bir girişimde daha bulunacaktır Mikail: Silah almak için Anadolunu satacak, ancak, “parayı alıp, sana bir parabellum getireceğim diyen adam kayıplara” karışınca son değerli malından da yoksun kalacaktır.

—Mikail, mezkur aksi tesadüflerle suya düşen erkeksi planlardan ve maddi kayıplarından sonra, benanlatıcıyı takipten vazgeçecek; yenilmiş ve yenilgileri yüzünden “bitmiş” bir adama dönüşecektir. Benanlatıcının bulunabileceği, uğrayabileceği sokaklardan, mekanlardan özellikle kaçınacak ve “tezgahlı züccaciyeci” olarak hayatını sürdürmeye çalışacaktır.

Semramis’i tanıyarak dükkânını, benanlatıcıyı tanıyarak kalan herşeyini kaybeden Mikail, gün be gün “çok zayıf”layacak, “çok ihtiyar”layacaktır.

Semiramis’e kavuşmak ya da hasmını öldürmek umuduyla değil, “Soğuk ve yorgun bir hesaplaşma gecesi”ni yaşamak umuduyla Semiramis’in çalıştığı müzikhole gitmeye başlayacak, belalısının üstüne üstüne giden benanlatıcıyla bu amaç için son kez orada karşılaşacaktır. Müzikhol’ün barı, içindeki yangını aynıyla benanlatıcıya aktarabileceği nihai yerdir. Böyle de yapar Mikail, “Cam satardım. O çok şey isterdi, alırdım. Sonra sen çıktın. Şimdi hiçbir şeyim yok…” dedikten sonra, “Kızgın değil, düşman değil, öfkeli değil, müthiş acı veren bir sesle” asıl ateşîn sözlerini sarfeder: “…keşke onu sevseydin dedi. Sevmedin, beni mahvettin.”

Benanlatıcının boşvermişliğinin, Semiramis’e onu hiç sevmeksizin geçici olarak “takıldığının” farkında olmuştur. Son sözleriyle benanlatıcıyı tüm ruhsal giysilerinden mahrum bırakmış ve dolayısıyla o ana kadar ulaşamadığı zafere ulaşmıştır Mikail. Ama kazandığı zafer, onu mutlu kılan bir zafer de değildir. Çünkü, o da muhtelif yorumlarla beslenerek çoğaltılan eylemlerinin gerçek nedenini açık ederek, onu hayata bağlayan sırlarından, gizlerinden olmuştur. Artık ağlama sırası benanlatıcıya geçmiştir. Gizlerini de tüketerek hiçbir şeysiz kalan Mikail’e ise sadece sekte-i kalpten ölmek kalacaktır.

***

Zaman:

Olay(lar) yazın (Temmuz ayında) başlayıp, sonbaharda (Ekim ayında) gelişmekte ve “Karlı”, sokakların “buz” tuttuğu bir vakitte bitmektedir.

Benanlatıcı, vaki olayları ne kadar kendi içinde saklamıştır, hangi “Şimdi”de, “uzak, sakin ve tekdüze bir şehirde (…) düz¬gün insanların safına katılmak için gönülsüz bir çaba göster”mekte ve hangi “şimdi”de olay(ları)ı bize öykülemetedir, bunları bilmiyoruz. Bundan hareketle söyleyebileceğimiz sadece olay(lar)ın zamanıyla, öyküleme zamanının farklılığıdır. Ancak bu farklılık çok büyük bir zaman dilimini de içermez. Olayların akışı içinde “Tinerci çocuklar” ve “dayak yiyen travestiler”den söz edildiğine ve bunlar da özellikle son on yılın “göze batan” ve halen güncel olayları arasında yer aldıklarına göre, olay zamanı ile öyküleme zamanı da bu on yıl içindeki birkaç yılla sınırlı olmalıdır.

Mekan:

“İrinle sızlayan”, yaz aylarında “sıcaktan” inleyen “bu acaip semt” İstanbul’a ait bir semttir; Taksim’dir ya da Aksaray’dır.

—“Üstüne ağıt gibi” bulutların çöktüğü, ölümü seyredilebilen “talihsiz” bir şehir,

—Şehrin, hasta bir ciğer gibi iniltili ve derin soluklar alarak yaşayan, yorgun mahallesi”,

—“her gece dayak yiyen kadınların kırılan burunlarından akan kanın koku¬su”,

—“gaddar ve günahkar gece hayatı”,

—“güçlünün zayıfa çok olağanmışçasına, tereddütsüz gösterdi¬ği şiddet”,

—“sokak çocukları gün boyunca ısınmış taşlara boylu boyunca uzanmışlardı.”,

—“Teneke varillerde yaktıkları ateşlerde kirli ellerini ısıtan sokak çocukları”,

—“kuytu köşelere serdikleri mukavvaların üstünde yatmaya hazırlanan evsizler”,

—“zayıf ama sıcak sokak kedilerine sarılmış tinerci çocuklar”, “

—“dövüşen ya da dayak yiyen travestiler”,

—“insanlardan korkmayı bile unutmuş, soğuktan ve açlıktan uluyan sokak köpekleri” vb. tespitler “genel” mekanın “Taksim” olma ihtimalini güçlendirmektedir. “Özel mekan”lar ise, çok genel tanımlarla ve öykü kişilerinin hayat standartlarına uygun şekilde verilmiştir:

—Sokak (lar) “dar”dır.

—Mikail’in evi: “hazin bir sessizlik ve fakirlik için¬de” oturulan ve duvarlarından acı sular sızan” bir evdir.

—Semiramis’in evi: : “Bir parça ferhalık veren”, “Yüksek tavan”lı bir salona ve “pencereleri ardına kadar açılınca serinleyen bir oda”ya sahiptir.

—Müzikhol/bar: “bayağı da olsa, kaba, hain, zavallı da olsa, hüzünlü nefeslerle yaşayan”, “Ka¬ranlığın kötü bir şarkısı” olan, “Tıpkı, şarkıcı kızların seslerindeki pürüzler gibi, hayatın ağır darbelerinin yüzlerde derin iz¬ler bıraktığı, parlak ışıklarının sahteliğine sığınmış, ağlamaklı mekan…”dır.

***

Ayfer Tunç, yukarıdaki konuşmasında yeralan (E dergisi, sayı: 16, Temmuz 2000) “Özellikle ‘Mİkail’in Kalbi Durdu’ benim üzerimde daha travmatik bir durum yaratmış öyküdür. (…) Travma olarak adlandırılacak kısım eğer toplumsal kesit anlamında (vurgu benim, Ö.L.) söylenirse, hayatın kendi kendine aktığı, dışarıdan müdahalenin olmadığı, bundan kastım da günlük hayatımızı şimdi yönlendiren birtakım araçların olmadığı bir dönemdir. Bu dönemin içinde insanların kendi kendilerini yaralamaları, kendi kendilerini bir anlamda tedavi etmeleri ve hayatın devamı. Bu şehir de bunun için biçilmiş kaftandır.” sözleriyle, öykü için önem arzeden “travmatik durum”ların anlam sınırlarını, uygulama yönünü bizzat tayin ederek, kaygı, kaygının duygusal içeriği, nevrotik kaygı / travmatik nevroz, güvensizlik, sarsıntı, heyecan vb. teknik kavramlar çevresinde yapılabilecek bir incelemeyi zaid kıldığı için, biz de bu konuya girmek yerine, René Girard(*)’ın klasik romanların anlaşılmasına katkı olarak geliştirdiği “üçgen arzu” teorisi çevresinde öyküdeki kişilerinin (yine travmatik durumlarla birebir bağlantısı olan) duygusal yönelişlerini ana hatlarıyla sunmanın daha yararlı olacağını düşündük:

Benanlatıcının, Semiramis’le ilişkisi, tek yanlı olarak istediği an bitirebileceği, karşılıklı menfaatler içeren bir ilişkidir; o Semiramis sayesinde bir barınak bulmuş, Semiramis de “çaptan düştüğü” zamanda genç bir “dost” edinmiştir. Bu nedenle, o arzulayan (özne), Semiramis arzulanan (nesne), Mikail dölleyen (dolayımlayıcı / médiateur) değildir. Kişilerarası ilgi düzeyi itibariyle, Mikail’in arzulayan, Semiramis’in arzulanan, onun ise dölleyen olması gerekmektedir.

Fakat, benanlatıcının, “Bu sessiz düşmanlıkta Semiramis’in çok suçu var. Mikail’i ilk gördüğüm gece, yüzünde beliren hain tebessümle beni bu acıklı kavgada taraf olmam için tahrik ettiği söylenebilir. Bu, benim kendime bulduğum bir mazeret de olabilir. Semiramis kendince doğru yapmış da olabilir. Yanlış olan belki de sadece benimdir.” sözlerinde sabitleşen eylemsel belirsizliğin (“…zil uzun uzun, acıklı bir ısrarla çaldı. Şefkatli duygulara yakışan Semraların yüzünde bulunması pek mümkün olmayan o hain tebessüm Semiramis’in yüzünde çok kısa bir an belirip kayboldu. Kapıyı niye açmadığını merak ederek ona baktım. Mikaildir bu, dedi. Çalar çalar gider.”) aksine Semiramis’in tutumundaki netlik, Semiramis’i doğrudan hem arzulanan, hem de dölleyen tahtına yerleştirmektedir.

Mikail’i tükenişe götüren, iki olgu ((1-“Onu aşk rekabeti değil, başına gelen küçük aksilikler mah¬vetti.”, 2-
“…keşke onu sevseydin dedi. Sevmedin, beni mahvettin.”) açısından bakıldığında ise, onu tükenişe götüren temel sebebin, arzuladığına ulaşamamaktan ya da kıskançlığında boğulmaktan kaynaklanmadığı, dolayısıyla onun da gerçek bir arzulayan (özne) konumunda bulunmadığı görülmektedir.

Örneğin:

—“Artık adım atamadığı bu evde, bir başka erkeğin yaşadığını düşünerek, yerini alan o yüzü gör¬mek için mi tam gidecekken başını kaldırıp pencereye baktı?”,

—“Ben kendimi hayatın akışına bırakmış, garip bir sarhoşluk içinde, hiçbir rekabet ve aşk duygusu taşımadan, öylesine bakıyordum. Biraz önceki kibirli halim de geçmişti. Sıkılıp pencereye çıkmış, komşuların ışık sızan pencerelerindeki gölgeleri gözetleyen yaşlı kadınlardan bir farkım yoktu. Oysa Mikail’in beni hasmı olarak gördüğünü, ikinci karşılaşmamızda anlayacaktım.” ifadelerine göre Mikail,

—“Bu turneye bir aşk imtihanı gözüyle bakmış, onu terk etmemi istemediği için, buzdolabını bin türlü yemekle doldurmuştu. Gece hiç yatmamış, durmadan içmiştik. Sabaha karşı bir gün mutlaka onu bırakıp gideceğim için, uzun uzun ağladı. Onu avutmaya kalkmadım.” ifadelerine göre Semiramis,

—“İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir. Yine de kibirlenmekten kendimi alamadım. Mikail’i görmek, hatta kendimi ona göstermek için pencereye çıktım.” İfadlerine göre de da benanlatıcı,
arzulayana dönüşmekte, ayrıca “Üçgen arzu” merkezli rol değişimlerinin, dönüşmelerinin dışında,

—“İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir. Yine de kibirlenmekten kendimi alamadım. Mikail’i görmek, hatta kendimi ona göstermek için pencereye çıktım.” ifadesine göre, arzulayan, arzu dışı bir arzunun talep edicisi oluvermektedir.

“Üçgen arzu”daki sabit konumların bu öyküde değişebilir, dönüşebilir, çakışabilirliği şu paragrafta daha net biçimde görülebilmektedir:

“Başlangıçta beni korkutup kaçırmak istiyordu. Sonra sonra öldürmek istedi. Bütün istediği, ben olmasam da ona kapılarını artık kapatmış olan Semiramis’i tekrar elde etmekti. Defalarca zilini çaldırdığı halde kapının açılmamasının tek sebebi olduğumu sanıyordu. Bu çok gülünçtü aslında. Zaten Mikail’in halinde de, aramızdaki garip ilişkide de, aşırı gülme sonunda yakalanılan ağlama krizine benzer, acıklı, tuhaf bir şey vardı. Semiramis benim için hiçbir şeydi, onun için her şey. Mikail Semiramis için hiçbir şeydi, ben her şeydim.”

Mikail’in benanlatıcıyı öldürmeye teşebbüsleriyle, bardaklrı “bir jonglör gibi havada” çevirirken kırma sahnesi mizahi bir içerikle verilmiştir. Fakat bu mizahilik, okuyucuyu güldürmek amacıyla başvurulan bir mizahilik olmadığı gibi, ürkünç gülüşlere sebep olacak ironik unsurlar da taşımamaktadır. Buradaki mizahilik, hayatın içinde, en az yemek içmek gibi doğal bir oluşun ta kendisidir. Bu nedenle mizahilik, öyküye bir gülmece değeri yüklemediği gibi, karikatürleştirme hafifliği de getirmez; doğal eylemlerin, doğal bir yansıması olarak öyküleştirilen hayatları tüm yüzleriyle kavramamız için etkin bir işlev üstlenir.

Ve tabii ki bunlarla, Ayfer Tunç’un, estetik bir bütünlüğe yaslanan üslupçuluğunun, dili kullanma yetisinin ötesinde, insanî planda hemen ele gelmeyen, söze birden dökülemeyen şeylerin yoğunluğunu ve insanî durumların tüm teorik kalıplardan, sınırlardan azade olduğunu zımnen söyleyip, işleyişiyle, sadece çok iyi bir öykücü değil, yeni bir tarz oluşturan mükemmel bir öykücü olduğu anlaşılmaktadır.

(*) Geniş bilgi için bkz: René Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat – Edebi Yapıda Ben ve Öteki, Metis Yayınları, İstanbul, 2001.

Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 5, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2001, ss: 407-443

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn