‘NUR’

‘NUR’
24 Ocak 2014 - 3:09

İyi bir hikayeye nasıl girilir, onda mekan, zaman ve olaylar nasıl kurulur, tipler nasıl sunulursa Mustafa Kutlu’nun ‘Nur’unda da aynen öyle olmuştur. ‘Bir misafir gibi gelip giden’ iğde kokuları içindeki Nur ve o kokuyla (onu yayanın ahengiyle; ‘gecesi gündüzü nur alem nur’ olarak) mest olan Sinan’la açılır metin. Sinan’ın çocukluğu...

İyi bir hikayeye nasıl girilir, onda mekan, zaman ve olaylar nasıl kurulur, tipler nasıl sunulursa Mustafa Kutlu’nun ‘Nur’unda da aynen öyle olmuştur.

‘Bir misafir gibi gelip giden’ iğde kokuları içindeki Nur ve o kokuyla (onu yayanın ahengiyle; ‘gecesi gündüzü nur alem nur’ olarak) mest olan Sinan’la açılır metin.

Sinan’ın çocukluğu sevgisini belli etmeyen hamal babasının ‘bir eski Yeni Sabah’ gazetesinin üstünde tütün ayıkladığı yıllara denk düşer; annelerin çocuklarını “Ev, okul, mescit” üçgeninde terbiye edebildikleri yıllardır o yıllar.

Bir tahkiyede tekniğin de benimsediği bir işleyiştir: Sade insanın hayatı sadelikte, karmaşık insanların hayatı ise yoğunlukta kurulur.

‘Nur’ hikayesinin iki önemli tipi olan Nur ile Sinan da böyledir. Nur karmaşıktır çünkü anne sevgisinden mahrum kalmıştır, istikrarsızdır, cevabı olmayan soruların peşinde koşmaktadır, sürekli arayandır, manik biridir. Sinan ise dingin bir hayatı, tevekkülü ve teslimiyeti seçmiş biridir. Dolayısıyla Nur, kendi sınırlarını yıkmayı hedefleyen bir aşkınlık tutkusunu, Sinan ise tevekküldeki olgunlaştırıcı durgunluğu temsil etmektedir.

Nur, Sinan için ‘Bu çocuk bana ilk görüşte vuruldu. Benim de ona gönlüm kaydı. Doğruya doğru. Ama onu kendi marazi karanlığıma çekemem.’ diyerek, farkında olduğu sorunu üzerinden kendini (nefsini, tutkularını) öne çıkarırken,  Sinan aşkın (‘zelzele gibi’) işgaline uğramasına rağmen, ‘Şimdilik acı çekiyorsam da, bir umut taşıyorum. Eğer Nur ‘olmaz’ derse ki, diyebilir. O zaman kristal kırılacak. Un ufak olacak. Beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz’ diyerek bilincinde olduğu bir kaderin kazasını ertelemeye çalışır.

Umut, Nur’da patlamak için ‘sabır-sızlanan’ tomurcuk, Sinan’da ise meyveye durumuş çiçek hükmündedir.

İkisi de mimardır. Nur kapitalizmin, Sinan ise geleneksel yaşantının, insani olanın mimari anlayışını izler. Bu nedenle ‘Nur’ hikayesinde o iki mimari anlayış tarım arazilerinin korunması, mahalle kültürünün yaşatılması, apartman hayatının üç neslin hayatını dondurucu yapısına karşılık, gelişmeye, değişmeye ve yenilenmeye her an müsait olan ahşap yapının sürdürülmesi vb. hususlar çevresinde temellendirilir.

Mimari ile ilgili tartışmalarda ‘ruh ve imanın maddeye geçmesi’  şeklindeki metafizik düşüncenin olumlandığı da göz önüne alınırsa metnin esas konusunun ‘Rabbini bilen kendini bilir’ söyleyişi üzerine bina edilen tasavvuf ve dolayısıyla hal ilmi olduğu söylenebilir.

nurBu ilme ilişkin öz-el, deneyimlenmiş bilgiler, daha çok Nur’un sorgularını, arayışlarını içeren diyaloglarla verilirken, genellikle İbn Arabi, Mevlana, Yunus Emre, Mimar Sinan, Şeyh Galib, Mehmet Akif, Nurettin Topçu ve Tanpınar düşüncelerinin içinden geçilir. Asıl yaklaşım ise bir sufinin dilinden aktarılır: ‘Ebu Süleyman Darani der ki: Sufiler taifesine mahsus bir nükte ve hikmet kalbime düşer de kitap ve sünnetten iki adil şahit bunu doğrulamazsa ben onları kabul etmem (Nur’un notu: Demek ki tasavvuf Kur’an ve sünnete tabidir).’

Nur’un babası İskender’in hayatı ve felç sonrası onda meydana gelen olumlu değişmeler, Nur’un annesi Dilber’in fettanlığı ve maceraları, zenci Ömer, Sinan’ın ağabeyi Demirci Cemil, kardeşleri futbolcu Çetin ve böbrek hastası Çiçek, Nur’un eşiklerini bir bir yokladığı sufiler vd.  hayatın doğal akışı içinde hikayedeki yerlerini kendi halleri, dilleri ve ilgileriyle belirlerlerken, asıl gizlenmesiyle görünür kılınanın varlığına gelip dayanır metin:

İskender felç olunca Sinan duaya çağrılır; Mehmet Akif’in ‘Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki, Allahım / Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim ahım’ dizelerine yaslanarak yaptığı münacaat etkisini anında gösterir. Nur bunu bizzat görür ama üzerinde düşünemez. Aslında Sinan da bilincinde olmadığı bu durumun dile getirilmemesini, unutulmasını rica eder Nur’dan.

Bu olaydan sonra yine arayışlarını sürdürür Nur. ‘Önce refik, sonra tarik’ sözünün hükmünü izlese, karşılaştıkları ilk günden beri yolunun üzerinde (duran değil) oturan Sinan’ı fark edebilecektir aslında. Son menzil olarak Karaman’daki Virane Tekkesi’nde çileye girer. Ama değil mi ki, istikrarsızdır Nur. Oradan önemli bir kararla ayrılır: Böbreğinin birini Sinan’ın kardeşi Çiçek’e verip, ‘kurtararak’ kurtulacaktır.

Kurtulur da sonuçta. Çiçek’e verilmek üzere bir böbreği alındıktan sonra yine ancak Sinan gibi birinin görebileceği şekilde nura dönüşmüş bir ruh olarak göğe yükselir Nur.

Kimler nasıl okurlar bilmiyorum ama ben Sinan için Nur’un ölümünü Mecnun’dan Leyla sevgisinin alınması gibi okudum ve modern zamanın Sinan’ında Mecnun’u gördüm.

Nur ise zaten olmuştu olacağını; ardında ‘Nur donuna girmiş Hz. Hızır’ sanını, ‘Nur hücresi’ni bırakan bir ‘Evliya kız’a dönüşmüştü.

Ama bunları iyi anlamak için Kutlu’nun teolojinin değil, metafiziğin içinde durduğunu da iyi fark etmek gerekir.

Sonuç: Kutlu’nun ‘Nur’u, Cumhuriyet devri edebiyatımızda ‘tasavvufi-aşk’ konusunu ‘müstakil olarak’ ele alan tek eserdir. Siz de bunu gözeterek okursanız, inanıyorum ki ondan bu manada da özel bir nasibiniz olacaktır.

twitter.com/OmerLekesiz

(YENİ ŞAFAK, 24.01.2014

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/OmerLekesiz/nur/49973