1 Eki 2008

ÖMER LEKESİZ | Unutulmayan Öyküler ve Çözümlemeleri

“ŞAİR NECMİ EFENDİ’NİN BAHAR KASİDESİ” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ

 

Hatice Gülfam Hanım, belirsiz zamanda, lâlettayin mekanda bir kapıyı açıp, sessiz adımlarla içeri (muhtemelen bir odaya) giriyor. Onu buraya getiren merakı: “Birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden Abdulkadir Hulûsi Paşa için zevcinin vücude getireceği kaside hakkında fikir edinmek…” ve “bunun yarılanıp yarılanmadığını” görmek…

“Yavaşça” ve “sessiz” sözcüklerinin, bir şeyi ürkütüp kaçırmaya sebep olmama niyetini içerdiği düşünülürse, bu sözcüğün, ürkütülme, kaçırılma özelliğine sahip “esin” ve esine dayalı “kaside” ile bütünleştiği görülecek, daha öykünün başlangıcında yazarın öyküleme işini çok önemsediği farkedilecektir.
“kemikli ve esmer” yüzün “kıpkırmızı” kesilişine eylemsel temel sağlamak üzere “Sessiz adımlarla içeri” girişin, “iki adım”la sınırlandırılması pek gerekmiyor ancak görülen şeye gösterilen tepkinin iyi verilmesi sanki yürüyüşün “iki adım”la kesilmesini dayatıyor: “Şair Necmi Efendi divitiyle kalemini bir tarafa bırakmış, kâğıtları elinden düşmüş, yeni sadrazamı medih ve tebcil eden beyitler düzeceğine uykuya dalıp gitmişti!”
Şair Necmi Efendi, o mekanda uyuyabildiğine ve Hatice Gülfam Hanım da oraya destursuz girebildiğine göre, aralarında ciddi bir yakınlık olmalı ama biz bunu henüz bilmiyoruz. Necmi Efendi’yle ilgili ilk tanımlamalara göre bildiğimiz onun onca dağınıklığıyla Hatice Gülfam Hanım’ı, uyumasından daha çok kızdırdığı: “Dişleri seyrelmeğe başlayan ağzı karışık sesler çıkarıyor, başındaki takke yana sarkıyordu.” Nitekim Hatice Gülfam Hanım’ın, bu kızgınlığı sertçe bir davranışıyla da dışlaşıyor: “sert bir el darbesiyle kocasının omuzunu sarstı.”
Sert bir el darbesiyle sarsılan omuzun, aşina bir omuz (kocasının omuzu) olması mecburiyetine bağlanmasıyla öykünün bu ilk iki kişisinin konumları da belirleniyor: Hatice Gülfam Hanım, Necmi Efendi’nin eşi. Bu bilgi ilk planda neyi düşündürmeli? Eşler arasındaki dayanışmayı, anlayışı, sevgiyi vb. Ama Hatice Gülfam Hanım’ın, kocasının uyumasına karşı gösterdiği tepki, onu sarsma fiilinin izlemesi ve karısını başucunda dikili görünce adamcağızın paniklemesi bizim yanlış düşündüğümüzü söylüyor: “Necmi Efendi hemen gözlerini açmıştı ve başının ucunda karısını dikili görür görmez, biraz çökük yanaklarına hafif bir pembelik geldi, âdeta gayr-ı şuûrî bir hareketle eli divite, kâğıda, kaleme uzandı. Divitle kalem tâ yanında, eski yerde duruyordu. Lâkin aşağıya düşmüş olan kâğıtları hemen alamadı. Bu alamayışta her hâlde mahmurluğun tesiri olacaktı.”
Kağıtları alamayışın mahmurlukla ilişkilendirilmesi boşuna değil. Necmi Efendi’nin yaşı konusunda, henüz ihtiyar olmadığına, elinin ayağının iyi işlediğine (yarısı ağarmış yuvarlak ve kumral beyaz sakalla çevrili beyaz yüzü) bakarak bize tahminde bulunma imkanı veriliyor ve yine bununla kötürüm olmadığı halde karısından bir kötürüm muamelesi görmesi arasındaki çelişkiye dikkat çekiliyor: “Hışımla eğilerek, Hatice Gülfam kağıtları topladı ve bunları kendisine vermeden evvel, ne kadar yazdığını ve neler yazdığını bilmek istedi. (…) —İkindi vakti erişmek üzeredir. Halbuki öğleden beri buradasın. Bu sedirde sana ilham değil, uyku geliyor! saat başında tek beyit mi yazdın? Bu gidişle sadrazam azledilinceye dek belki kasidenin yarısına varırsın!”
Yavaş, sessiz ve ilham sözcükleri arasındaki ilişki bu cümlelerde tümüyle netleşirken, vakit ve nesneler de belirleniyor: Necmi Efendi “öğleden beri burada…”, “İkindi vakti erişmek üzere…” ve ilham değil uyku getiren bir sedir var.
Hatice Gülfam Hanım’ın, sedirin ilham değil uyku getirdiğini bilmesi kızgınlığını hiç etkilemiyor. İkindi vaktiyle bağlantılı zaman kaybını ve zaman darlığını vurgulaması kızgınlığının yeni bir boyutunu veriyor: “Bu gidişle”nin yedeğinde gelen alay! Bu arada, “sadrazam azledilinceye dek”ten o dönemde sadrazamların sık değişmesi hükmüne göre öykü zamanının tahmin edilebileceği gözden ırak tutulmamalı.
Yüksek tempolu tahkiye de bir es: “Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun boyunlu, otuz beşlik kırklık bir kadındı. Yüksek hotozu ve dört uzun peşli entarisi ile büsbütün iri görünüyordu.” Eşinin, “çökük yanakları”yla zayıf hatta cılız olması gereken Necmi Efendi’ye zıt düşen bir yanı daha… (uzun’un üç kere yinelenişi de bir diğer zıtlığa yani Necmi Efendi’nin kısa boyuna mı işarettir?)
Bu es’e ve Necmi Efendi’nin “ilk ateşleri beliren bu harpten bir lâtife içinde çıkmak” istemesine rağmen, Hatice Gülfam Hanım’ın ikna olması muhal görünüyor. Çünkü, Necmi Efendi’nin latifesine “İstihkar eden bir edâ” ile karşılık veriyor: Tepki, alay derken, kızgınlığın hınca, hıncın hakarete, hakaretin erkeklik gurur ve onuruna yönelmesi… “Harp” çıkacak mı? Hayır. Çünkü Necmi Efendi, “tarif edilemez bir istihzânın zehirlerini saçan renksiz ince dudaklarını büze büze, zevcesi (esnaf haremi olmak ta yazılmışsa!) diye ilâve ederken, göz kapaklarını, bitkin indirip” kaldırıyor, “bir cevap vermiyor, sade elindeki kâğıdın titremesi kendisini kaplayan asabiyetin derecesini anlatıyor…” İlk tepkiler, ilk suçlamalar bir yana, Necmi Efendi’nin bu aşamada ki şu suçlamalara karşı suskunluğu zor sağlanabilecek bir suskunluk gibi görünmüyor.
—Hoş bir şey söylemiyorsun, latifen adice,
—Maişet sorunumuz büyük, sıra yatak ve yorgana gelebilir,
—Bir şey yazıp takdim etsen bile, ünsüzlüğün, unutulmuşluğun yüzünden bunun kabulü şüpheli,
—Ben kazasker kızıyım. Sen esnaflık yapabilecek zenaatı bile olmayan birisin. Esnaflığına da alnıma yazılmışsa razı olurum.
—Bak senin kıymetini de bilmiyor değilim; eskiden kolay ve güzel yazardın, şimdi cevher-i şâiriyet’in tükendi; bu kesin kanaatimdir, artık hiçbir şeye sahip değilsin.
Hatice Gülfam Hanım’da iyi niyetli bir cazgırın gizlendiği düşünülebilir mi? İsmi unutulmuş bir şairi diriltmek, bir kaside aracılığıyla rahat bir yaşama kavuşması için onu motive etmek niyeti… O cılız, sinik, muti, mütehammil Necmi Efendi’nin pasifliğinde yatan derin muhalefet bu soruyu zaid kılıyor. Ki, bu muhalefet muhal görülürse, bir erkeğin, amiyane bir deyimle onca “zılgıt”tan sonra Hatice Gülfam Hanım’ın “—Efendi, Paşayı göklere çıkarmayı unutma. Kendi gibi bir veziri asırların görmediğini, bilmediğini birkaç kere tekrar et!” emrine karşılık, Necmi Efendi’nin “—Olur, Gülfam, olur. Yedi kat yerin dibine geçmeğe lâyık olan bu herifi arşı alâya çıkarırım!” demesi de muhal görülmelidir.
Bu cevap aynı zamanda onun muhalefetinin nedenini de içermektedir: “. Yedi kat yerin dibine geçmeğe lâyık olan bu herifi” övmeye karşı duruş… Şair, şirret kadınına mutlak tahammül gösteren Şair, dalkavukluğa, yalan şeyler yazmaya karşı çıkıyor. Eş olma onurundan taviz veriyor ama şair (insan) onurundan taviz veremiyor. Sahiden veremiyor mu? Eylemi ve pisikolojik baskıyı içeren “Ağır ağır, mütereddit gibi, çekiniyor gibi, kâğıt kalemin üzerinde cızırdamağa başlamıştı. (kalem, kâğıdın üzerinde cızırdamağa başlamıştı, Ö.L.)”, “Bıçak gibi keskin bir nazarla kocasına bakan kadın cevap vermeğe, mukabele etmeğe tenezzül etmedi, ve daha fazla kalırsa pek ağır bir söz söylemekten korkarak odadan ayrıldı.” cümlelerine bakılınca bu tavizi verdiği ama iş kasidenin takdimine dayanınca bu tavizi veremediği anlaşılıyor.
Daha, Sadrazam Abdülkadir Hulusi Paşa’nın takdiminde bize “evet, bu tavizi vermemeli” dedirtecek hususlar aynen yeralıyor. O, illetlerini kürküyle kapatan bir mütekebbir; abartılı iltifatı, layık olmadığı övgüleri, iyiliğini gördüğü adamlara bile kendisi iyilik etmiş gibi gösterilmeyi bekleyen (en azından böyle gösterilmeye itiraz etmeyen) bir adam.
Kasidede yer alacaklar konusunda Hatice Gülfam Hanım’la, sadrazamın talepleri ne kadar da benzeşiyor:
“Kendi gibi bir veziri asırların görmediğini bilmediğini birkaç kere tekrar et!”
“Karşısındaki miskin ise sadâretinin uzun, pek uzun seneler devam etmesine duayı bile unutmuştu. Bu sadâretin mülk ve devlet için emsalsiz bir saadet ve ikbal devri açacağına imanını bile pek kat’i bir lisanla söylemiyordu.”
Necmi Efendi’nin gönülsüzlüğünden kaynaklanan doğal bir sonuç: Beğenilmeme ve tahkir.
Burada açığa çıkan bir ilişki: Sadrazam gençliğinde, Hatice Gülfam Hanım’ın babası (Harput kökenli kazasker) Mehmet Hayrullah Efendi’den büyük iyilikler görmüş. Şair’in karısıyla tanımlanmasına yarayan bir ilişki aynı zamanda; yeni bir tahkir malzemesi…
Maişet sorunu ile kasidenin takdimi arasındaki bağ şimdi tam olarak izah edilebiliyor: Sunulan kaside karşılığında alınacak câize ile maişet sorunundan kurtulmak! İşte, Necmi Efendi’nin o baskın muhalefeti de bu vesileyle iyice aydınlanıyor. O, sadrazam’ın tahkir eden bir sesle ilettiği “—Kâhya efendiye var!” emrini izlemek istemiyor. Ancak iki olgu onu kâhyaya gitmeye mecbur ediyor:
1)Evine giren sefâlet,
2)Sefaletin girdiği bu evde Hatice Gülfam gibi, sitemkar, istihzalı, zehirden sözleri olan birinin bulunması.
Aslında ilk olgu şöyle veya böyle aşılabilecekmiş, gözardı edilebilecekmiş gibi görünüyorsa da, ikincisinin gözardı edilmesi bâ-husûs (en çok, hele) nitelemesiyle mümkün görünmüyor.
Bu çatışmalı halden şairane bir meşrulaştırmaya başvurarak kurtulmaya çalışıyor Necmi Efendi: “—Bir kere isimleri kalemimizden döküldüğü için, ancak bunun için, sanâ değil hicvetmiş bile olsak, isimlerini gelecek asırların tanıdığı ve tanıyacağı gafiller! Sayemizde ebediyet kazandıkları halde bize lûtfettiklerini zanneden küstahlar! diye düşünüyordu.”

Öykünün ikinci bölümü, önce olay örgüsündeki muhtemel boşlukları da doldurmaya yarayacak genel bilgileri içeriyor:
—Alim ve fazıl bir zat olduğu mütekebbir sadrazamca da teyid edilen kayınpeder Kazasker Harputî-zâde Hayrullah Efendi kızlarını da oğulları derecesinde okutmaya dikkat ve itina göstermiş. Demek ki, Hatice Gülfam Hanım’ın ciğer delen, yürek yakan sözleri, despotluğu biraz da bu özelliğinden kaynaklanıyor.
Harputî-zâde, damatlarının mevki ve servetlerine değil, şahsi değerlerine önem verdiğinden tahsilli kerimelerinden birini Necmi Efendi’ye veriyor. Burada da Necmi Efendi’nin mevkiye ve servete sahip olmadığı ancak sağlam bir karaktere sahip olduğu belirtilmiş bulunuluyor.
—Evlilikten sonra genç şairin istidadı tamamen inkişâf ediyor; devrin büyük şairleri arasına giriyor. Yukarıda bir vesileyle belirlediğimiz kusuru da burada ifşa ediliyor:
“Necmi Efendi dalkavukluk edemiyor, her gün sayısı çoğalan câriyelerden ayrılıp haremden dışarı çıkmak istemeyen padişahı Allahın devlet ve millete bir inâyeti şeklinde gösteremiyor, saray kadınlarına rüşvet yedirip büyük mansıplara geçen ve ortalığı zulme boğarak mal toplamaktan gayri bir şey düşünmeyen erkânın hayalî ehliyet ve hizmetlerini göklere çıkaramıyordu. Moskoflara ve Nemçelilere karşı mağlûbiyetten mağlûbiyete düşen intizamsız yeniçeri ordularının intizamlarını birer galebe suretinde tasvir edemiyor, gittikçe artan bir zulmün altında ezilen memleketi saadete garkolmuş bir ülke diye ilan edemiyordu.” Oysaki Necmi Efendi, onun yapmadığını yapanların kendisine tercih edildiklerini, lûtuflara boğulduklarını da görüyor. Hatice Gülfam Hanım’ın istidat yitişi olarak değerlendirdiği, son bir yıldır kendi zevki için bile yazmama, yazamama sorunu da bundan kaynaklanıyor. Bu tutum iyi hoş da bedeli ağır oluyor: Karı, koca “Ellerindeki ufak tefeği satarak” yaşamak zorunda kalıyorlar.
Öykünün zamanı konusundaki belirsizlik burada son buluyor. Moskoflara ve Nemçelilere karşı sürekli yenilen “intizamsız yeniçeri orduları” ve “gittikçe artan zulüm”… Öykünün zamanı Yeniçeri Ocağı’nın lağvına (1826) yakın bir bir zaman olmalı. Buna göre sadrazam da o devrin sadrazamlarından biridir, ancak yazar onun gerçek adını vermiyor.

Hatice Gülfam Hanım’ın fıtratına ilişkin yeni bir belirmele ile tahkiye tekrar genelden özele yöneliyor:
1) “..istikamet illeti yüzünden babasının kendilerine hiçbir servet bırakmamış olduğuna hâlâ hiddetlenen Hatice Gülfam isyan etmiş…”. “Hâlâ”ya göre eskiden beri süregelen ve sonuçta isyana dönüşen tepkisi.
2) “—Koca bir kazasker kızıyım; bir düğüne, bir davete giderken küpesiz, yüzüksüz mü gideyim? diye bağırmıştı.” cümlesine göre de kadınsı tutkularını ve gösteriş düşkünlüğünü dizginleyemeyişi.
Hemen burada olay örgüsünün sağlamlığı adına yapılan tekrarlar devreye giriveriyor:
1)Öykünün başlangıcında, “birkaç gün evvel sadaret makamını ihraz eden” şeklindeki kaydın yeterli görülmeyerek, sadaretteki değişikliğin yinelenmesi,
2)Tahkiyedeki hakim zorlama unsurunu ihsasın yeterli görülmeyerek, Hatice Gülfam Hanım’ın yeni sadrazama tebrik kasidesi yazması (dolayısıyla karşılığında bol ihsan sağlama) konusunda kocasını zorladığının açıkça bildirilmesi,
3-Sadrazamın, gençliğinde iyiliğini gördüğü bir adama hürmeten, beğenmediği kasideye câize ödemesi yeterince açık değilmiş gibi, Hatice Gülfam Hanım’ın kasidede babasından bahsedilmesindeki ısrarının vurgulanması.
Ve bu tekrarlar yüzünden ertelenmiş bir beklemenin, karşılaşmanın ancak şimdi gerçekleşmesi: “Necmi, sadrazamın konağından dönünce, onu kapı önünde buldu. Adeti olmadığı halde, anahtar sesine koşmuştu.”
Kahya ile görüşmesinde “Efendi”siz zikredilen Necmi Efendi’nin burada da aynı şekilde zikredilişinde (yazarın, onurdan tavize gösterdiği bilinçsiz tepki, vb. gibi) bir mana aranabileceğini belirtirken,
—Anahtar sesine koşma biçiminde verilen ayrıntıda gizlenmiş meraklı bekleyişe,
—İhsanın öfke yüklü susuşla verilmesine, “küçük” torbayı görünce doğan can sıkıntısına, onun içindeki saydıktan sonra gelen müptedilik suçlamasına ve düşman bir nazarla bakışa,
—Necmi Efendi’nin hal-i pür melâlini veren cümlelere ve lâlettayin mekanın şimdi tayin edilişine,
dikkat çekmeliyiz: “…onun tepeden tırnağa sırılsıklam olduğunu o zaman gördü. Necmi Efendi pek te üşümüş olacaktı ki, rengi bembeyaz kesilmişti; zangır zangır titriyor, çeneleri birbirine vuruyordu. Filvaki, Paşa konağından surların yakınındaki evine kadar müthiş bir yağmur altında gelmiş, yağmur iliklerine kadar işlemişti.”

Necmi Efendi için bu ıslanış “sonun başlangıcı” olabilir mi? Şundan ki:
Necmi Efendi’nin kuvvetten kesilip, ateşler içinde yatağa düşmesi, Hatice Gülfam Hanım’ın gemi azıya almasını engellemiyor: “Kendine geldiği zamanlarda Hatice Gülfam başına dikiliyor, (-yeni bir şey yazman gerektir! Yeni bir şey izhar etmen gerektir!) diye tazyik ve iz’aç ediyordu.”
İkincisi, çelebi mizaçlı, sevecen Necmi Efendi’ye yakışır ricalar (—Pek hâlsizim kadınım! Beni biraz rahat bırak!) anlayışsızlığın, acımasızlığın son perdesinden yükselen şu cevapla karşılaşıyor: “—Sana pehlivanlık et diyen mi var ki, halsizlikten, kuvvetsizlikten şikayet edersin? Sende şâiriyet kalmadı!”
Bunlarla, Necmi Efendi için hayatın bir cazibesinin kalmadığı artık tümüyle belirginleşiyor.
Öykünün bu noktasında yazarımız da Necmi Efendi kadar yorgun, bitkin düşmüş olmalı ki biz, doğsun artık şu malum son diye beklerken, yazarımız badanaj yapan bir kamyon gibi, tekrardan oluşan bir fasit dairede dönüp duruyor: Hatice Gülfam Hanım’ın anlayışsızlığı, sadrazamın zalimliği, dirayetsizliği, mağlubiyeti, rüşvetle sadrazam oluşu, sadrazamı methetmenin Necmi Efendi’ye zor gelişi ve karısının baskısına rağmen yeni bir kaside yazamayışı…
Bu bakımdan, Hatice Gülfam Hanım’ın, “—Bir haftadan fazlaya yetecek akçamız kalmadı. Hazırlayacağın şiiri bu müddet içinde mutlaka bitirmen elzemdir. Hem gene talihin varmış. Mükemmel bir fırsat zuhur eyledi.” şeklindeki haber ve emri yazara tahkiyede işlenmeye müsait yeni bir damar sağlarken, bize de (Necmi Efendi’nin “Nedir? Yoksa Abdülkadir Hulûsi Paşa azledilip yerine namuslu bir adam mı nasbedilmiş?” sözlerinde açığa çıkan inadına, muhalefetine rağmen) “olmaz olmaz”ı görme şansı kazandırıyor.
Haber ve emir şudur: “—Sadrazam Paşa Emirgân’da bir yalı yaptırıyormuş. Dünyadan haberimiz yok ki! Bu yalı bitmek üzere imiş! Mayıs iptidalarında Paşa orada büyük bir ziyafet verecek, tâ be-sabah âlemler olacakmış. Bu yalı münasebetiyle bir kaside takdim eylersin!”
Baskılar karşısında his ve düşüncelerini ifade edemeyen Necmi Efendi’ye yazar desteği: “Zincirlerinin şakırtısını duyan bir zindan mahkumu gibi, Necmi Efendi başını salladı. Çâre yok, bunu yazacaktı. Yazmakla da zillet ve felâket bitmeyecek, koynunda kaside ile sadaret konağına gidecek, küstah uşaklara yüz suyu dökerek eserini Paşaya gönderecek, o uşakların kalın ve küstah kahkahalarını, âdi sözlerini dinleyerek, kimbilir daha kimler arasında, kimbilir ne kadar zaman, kaç saat bekliyecekti!” Daha kötüsü, kötü akibetin yinelenme itimali: “Geçen seferki kasideyi hiç te medihkâr ve tazimkâr bulmayan Paşanın, bu yeni kasidesine cevap olarak hakareti kâfi görmesi de imkan haricinde değildi.”

Odadan dışarıya, dışarıdan Necmi Efendi’ye yönelen yazar bakışının güdümünde sürüyor tahkiye. Biraz romantizm, bolca ayrıntı… Necmi Efendi adına sevindirici tespitler: “Kaç gündür terkedemediği yatağında Necmi Efendi gözlerini açtığı zaman, âdeta tamamen iyileştiğini hissetti. Kasideyi yazmak arzusunu kendi kendine, hariçten hiçbir ihtar görmeden duydu. Zihninde garip bir açlık, ruhunda taptaze bir heyecan, ışık vardı. Ve ruhundaki bu taptaze heyecan pek çok endişe ve ıstırabı silip götürüyor, vücude getirilecek bahar kasidesi yazılırken düşünülmesi icap eden tekmil hazin ve isyan ettirici mecburiyetleri de hep unutturuyordu.”
Bu aşamada, Hatice Gülfam Hanım’ın bedestanda yüzük satmış olmaktan çatılmış suratını unutuş, sadrazam için Emirgan köşkünü Allah’ın evine benzetme derdinden kurtuluşla erişilen hafiflik, dinginlik içinde baharın diriliğine öykünürcesine baharı tasvire başlayış… Necmi Efendi yepyeni hal üzere ona yakışan bir iş üzerinde iştiyakla çalışıyor: “Şimdi kalemi bir kuş tüyü kadar hafif olmuştu. Mürekkebinden her rengin tılsımları dökülüyor, bulup kullandığı sözlerde her sesin akisleri duyuluyordu. Bahar bin bir kokusu ile, taze rüzgârları, taze ışıkları, taze yağmurları ile kasidesinde baştan başa yaşıyordu. Bu kaside ne Abdülkadir Hulûsi Paşa, ne onun dört elle sımsıkı sarıldığı mansıp, ne de belki arsasını zaptederek, malzemesini gaspederek ve işçi hakkını vermeyerek yaptırdığı o köşk vardı.”
Evet, “Bu bir bahar kasidesi, bu baharın kasidesi idi.”… Hiç bir zorlamayı kabul etmeyen sanatsal ibdanın kendiliğinden gerçekleşmesi, sanatta içtenliğin vazgeçilemezliği, sanatta özgürlüğün gerekliliği…
Necmi Efendi’nin, Hatice Gülfam Hanım’ın gözetlemelerinden habersiz, yazdıkça mest oluşu, mest oldukça yazışı… Mücevherler yarışan dizelerin kendiliğinden sökün edişi, aşırı yorgunluğun yazarak unutuluşu ve bu unutuluşla yorgunluğun katmerlenişi…
Ne kadar kinci yazarımız, yapılması gereken rövanşları asla unutmuyor ve öykünün başlangıcında paniğe neden olan, kucağına zoraki düşülen uykuya inat burada rahat mı rahat, kendiliğinden mi kendiliğinden bir uykuyu gerçekleştiriyor.

Bu arada, Hatice Gülfam Hanım’ın ajancılık oyunları da sürüyor. “…içeriye son girişinde…” onu çok sinirlendiren uykuya bu kez aldırmayıp, yerdeki kağıtları alıpokumaya başlıyor. Tahsil konusunun yinelenişi… Nedeni belli: Necmi Efendi’nin yazdığı kasidenin güzelliğini anlamak için bu gerekiyor. “Elindeki bu bahar kasidesinin bütün güzelliğini Hatice Gülfam’ın hissetmemesine imkân yoktu. Tasvirlerin ve teşbihlerin nefâset ve ihtişâmiyle âdeta büyülenmiş, kadın sonuna kadar okudu,” Buraya kadar tamam, Hatice Gülfam Hanım, kasidenin hakkını teslimden geri durmuyor ama, onun yazılma nedeni olan maişet sorunu sözkonusu olunca bakışı anında değişiveriyor ve “ancak o zaman farkına vardı ki, bunda Sadrazama hiçbir dua yoktur, Emirgândaki kasra dair hiçbir tasvir ve senâ yoktur, câize almağı temin edecek tek bir beyit, tek söz mevcut değildir.” Hatice Gülfam Hanım, suskunluğundan doğan bir anlık iyilikten hemen sıyrılıverip, malum tavrına bürünüveriyor: “O zaman, gözlerinde tehevvür kıvılcımları birden tutuşarak, Gülfam elindeki kağıtları yatakta yatan vücuda, yastıkların ortasında gömülü duran başa uzattı: —Efendi, kastın beni deli etmek midir? Abdülkadir Hulûsi Paşa’nın ismini bile yazmamışsın! diye bağırdı.”
Necmi Efendi, uyuduğu için ilk defa suçluluk duymuyor, paniklemiyor, kekelemiyor, rica etmiyor, bu zehirli sözleri yüreğine gömmüyor. Çünkü o şimdi Hatice Gülfam Hanım’ın bile elinden alamayacağı bir özgürlüğe kavuşmuş görünüyor. Kimbilir belki de ilk defa “senin dediğini yine de yapmadım, beklentilerini gerçekleştirmedim” dercesine Hatice Gülfam Hanım’a yüzündeki donmuş tebessümleri gönderiyor: “Senelerin senelere değil, asırların asırlara devredecekleri bu ilâhî kasidesini yazar yazmaz Necmi Efendi uykuya, ebedî uykusuna” dalmış bulunuyor
Hatice Gülfam Hanım, eşinin ölüsüyle karşılaşan normal bir kadının yapacağını yapıyor: “…hayret ve dehşetten gözleri büyümüş, elleri fena bir rüyayı itmek ister gibi ilerde, (-A!… A!… ) diyerek iki adım geri çekildi ve ağlamağa…” başlıyor.
Câize alamayışına mı yoksa kocasız kalışına mı ağlıyor belli değil. Belki ona reva gördüğü zulümlere ağlıyor, belki de ardında mal, para, çocuk bırakmayan bir adamla evlenmiş oluşuna…
O hangi amaçla ağlarsa ağlasın hayat, Necmi Efendi’nin ölüm öncesi iyiliğindeki gibi devam ediyor: “Yarı açık pencerelerin kafeslerinden bahar ona ilk kokularını ve serin rüzgârlarını gönderiyor, bunları minnettarâne ikram ediyordu.”

***
Kaside ve ölüm, Şair Necmi Efendi’nin Bahar Kasidesi’nde tahkiyenin iki ayağını ve iki temel simgesini teşkil ediyor.

Kaside:
Kaside, beklenen ancak gelmeyen (en azından, beklenilen şekliyle gelmeyen) şiir; Sanatsal övgülerle de yüceltilen dirayetli, kabiliyetli devlet adamları elinde muhteşem zamanları idrak eden Osmanlı’nın, sanatsal övgülere muhatap olamayan liyakatsiz, beceriksiz devlet adamları elinde çöküşü yaşamaya başlaması…
İnhitat dönemi devlet adamlarının, muhteşem zamanlardaki devlet adamlarına mahsus geleneksel övgüleri -belki de sadece işlerine geldiği için- yaşatmak isterken hüsrana uğramaları… Sanatsal övgünün gerçek muhataplarına hiç zorlamasız ulaşması… Zoraki yapılması halinde de ihtişamını kaybeden devlet, mazide gömülmüş şöhretler gibi, yalancı ışıklar, iki bulut arasında parlayıp kaybolan az parıltılı şimşekler gibi güdük, kısır, tık nefesli olması…

Ölüm:
Ölüm, sanatkarın ölümü olması bakımından önemli. Orduları yenilen, halkı zor günler yaşayan devletin sadrazamı için methiye yazamayan şairin, eşinin asalet, nakit temini ve şöhret baskısıyla kaside yazmak üzere odasına kapanmışken, gerçek bahar kasidesi yazarak ölmesi… Olmayan bir şey için şiir inşa etmektense, mazide kalmış muhteşem zamanların bahar diriliğini, neşvesini, bir umut, bir kurtuluş çabası ve ebedi güzellik tutkusu olarak geleceğe aktarması…
Neden ölüm? Buradaki ölüm, kapanan ve açılan devirlerin simgesi. Kapanan, yenilgilere, toprak kaybına, zulme dayalı ve övgülere layık olmayan şu devir. Açılan, aslında açılan bir devir yok, mevcut olumsuzluklarıyla o devir sürüyor; sadece bu devrin yerini bahar gibi bir devre bırakabileceği düşünülüyor, umut ve hayal ediliyor… Şair, mesleğine uygun olanı yapıyor: Güzellikleri dile getirerek, güzele davet ediyor. İşini tamamlayınca ölüyor; karanlık bir devrin ölü bir bedenin toprağa gömüldüğü gibi zamana gömüleceğini söylercesine, neticede bir kurtuluş ve yeni bir hayatın başlangıcı olan ölümün zoraki yaşanan bir hayattan kurtuluş olduğunu, insan onuruna uygun bir hayatın bu zamanın dışında bulunduğunu anlatırcasına ölüyor.
Necmi Efendi’nin ölümü, havası kesilen bir akciğerin iflası gibi, saraydan besini kesilen bir çevrenin iflasını da temsil ediyor.

Şair Necmi Efendi’nin Bahar Kasidesi, başı, sonu olan bir öykü, yani klasik tarza bağlı bir tahkiye örneği.
Yazar, ürkek, korkak bir erkeğin hüznüyle, şirret bir eşin kocasının başında Demokles’in kılıcı gibi sallanışını, sadrazamın kibrini, öyküdeki bariz denetimini ve fazla kaçan tekrara rağmen, müdahalesiz, kendiliğinden oluşan net sözcüklerle verebiliyor.
Olaya uygun atmosferi, bir dantela gibi hassasiyetle işlenmiş olay örgüsü, ilginç (“Dişleri seyrelmeğe başlayan ağzı karışık sesler çıkarıyor”, “Ne olmak ihtimâli mevcut?”, “Acep şimdi hoş söylediğine mi kailsin?”, “kâğıt kalemin üzerinde cızırdamağa başlamıştı.”, “Fakat, istikamet illeti yüzünden babasının kendilerine hiçbir servet bırakmamış olduğuna hâlâ hiddetlenen…”, “Paşayı gördün mü? Verdiği ihsan nedir?” vb.) ama kulağı tırmalamayan, gözü yormayan sentaksıyla güzel bir öykü… Mazideki insanımızın hayatından güzel bir kesit, tarihimizden dolaylı bir nakil.

(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 1, Kaknüs Yayınları, İstanbul, ss: 367-401)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn