ÖMER ERİNÇ | Eleştiri, Edebiyat, Eleştiri Yazıları
ÜÇ DARBE ÜÇ RÖNESANS
İslam tarihindeki ilk tartışmaların mihverini siyasi, kelami problemler teşkil eder. Öncelikle hilafet sorunu etrafında şekillenen tartışmalar giderek kelami bir boyut kazanır. Söz konusu sorun siyasi bir mesele olmanın ötesinde itikadi bir problem hâline gelir. Bunun sonucunda da Müslümanlar farklı görüş açılarıyla yüzleşmek zorunda kalarak ileride meydana gelecek sarsıntıların öncelikli deneyimini bilfiil tecrübe ederler.
Özellikle Hakem Olayı’ndan sonra; Mürtekib-i Kebirenin durumu, insanın fiilleri ve kader konusundaki tartışmalarla karmaşıklaşan Müslüman zihni; bu sorunların üstesinden gelebilmek için yoğun çaba harcamıştır. Mu’tezile bu ortamda şekillenmiş ve itikadi duruluğun inşası için çaba göstermiştir. Ancak zamanla başlangıçtaki tutumundan gitgide uzaklaşan Mu’tezililer, bir anlamda rasyonel aklın Müslüman zihninde karşılık bulmasına da zemin hazırlamışlardır. Buna karşılık maneviyatçı ve içe dönük söylemleri öne çıkaran tasavvufi çizgilerin ortaya çıkması süreci de hız kazanmıştır. İlkinin dünyaya dönük yapısıyla, ikincisinin kalbe, içe dönük yapısı arasında bir denge kurulamamış ve Müslümanlar zihinsel anlamda savrulmalar yaşamaya başlamışlardır.
İslam fetihlerinin genişlemesiyle de seküler Yunan ve Latin kültürüyle yüzleşmek zorunda kalan müslümanlar, Grek kültüründen intikal eden sorunlarla cebelleşmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bu kültürlerden intikal eden meseleleri kendi sorunlarıymışçasına tartışarak zihin kirliliğine maruz kalmışlardır.
Yaşanan gündelik hayatla zihni hayat arasındaki mesafe giderek açılmış, Müslüman zihni gelecekçi bir tasarımın akışına eklenmiştir. Kabuller dünyasında tartışmaya zemin teşkil etmeyecek problemlerin münazarasıyla yaşanılan zamana yabancılaşmışlardır. Kur’an’da apaçık ortaya konulan inanç ilkelerinin yabancı kültürlerin inanç ilkeleriyle mukayesesini yapmakla içinden çıkılmaz zihni karışıklığa düçar olmuşlardır. Söylenilenlerine açıklık getirmek bakımından Helenistik kültürden intikal eden Tanrı’nın zatı, sıfatları ve fiilleriyle ilgili teolojik problemlerin Müslümanlar arasında öncelikli tartışma konuları hâline gelişi örnek olarak zikredilebilir. Çünkü dönemin koşulları içerisinde bu meseleler etrafında spekülatif birtakım fikirler ortaya konularak bu fikirler etrafında gelişigüzel tartışmalar yapılmıştır. Bu durum da sorunu algılamak yerine zihinsel dağınıklığı beraberinde getirmiştir.
Gelişen tartışmalara paralel olarak Hint, Yunan ve Latin kültürlerinde tartışılanlarla Müslümanların kendi sorunları arasında bir illiyet bağı kurmak kaçınılmaz gereklilik gibi algılanmıştır. Abbasilere kadar uzanan ve onlar eliyle devam ettirilen süreçte söz konusu kültürlerden çeviriler yapılmış, bu çeviriler sonucunda oluşan zihin yapısıyla bir Müslüman filozofisi oluşturulması hedeflenmiştir.
Sözü edilen dönemde din dili ve kültür dili Arapça olup Grek metinlerinin Arapçaya tercümesine Süryaniler öncülük etmiştir. Beyt’ül-Hikme’nin oluşumunun arka planı iyi okunmadan söylenilmek istenilenin anlaşılması güçtür.
Burada diğer kültürlerle İslam arasındaki ayrılık gözden ırak tutulmuş, meseleler bütünüyle zihnin dar kalıpları içersinde şekillenerek çözüm arayışına gidilmiştir. Söz gelimi Kur’an’ın mahluk olup olmadığı meselesi uzun zaman Müslümanların gündemini işgal ederek tartışılmıştır. Oysa bu sorun, Lebid b. Asam’ın Tevrat’ın yaratılmış olduğu görüşünün bir uzantısı olarak Müslümanların gündemine girmiştir. Sonuçta da Kur’an’ın mahluk olduğu görüşünü kabullenmeyen birçok insan, öldüresiye kırbaçlanmıştır.
Selefiyye, Eş’ariyye, Maturudiyye, Şia gibi inanç çizgilerinin yanı sıra fıkıh ekolleri de bu kargaşa ortamında vücut bularak şekillenmiştir. Özellikle Eş’ari bilgilenmenin temelini oluşturan savunmacı ve muhafazakâr refleks -Mu’tezilî saldırılara cevap üretme mantığı- sıcağı sıcağına gelişen sorunlara cevap bulunmasına kapanırken; Maturudi bilgilenmenin kökenindeki sükûnet ve itidal düşünmenin önünü açarak Müslüman zihninin yörüngesinde konumlanması gayesini üstlenmiştir. Bu amaçlılık içerisinde meseleler enine boyuna bütün ince ayrıntılarıyla tartışılarak doğru bilgiye ulaşılması hedeflenmiştir.
Buradan bir direniş ve diriliş hamlesi doğmuştur. Özellikle; Ebu’l Hasan Ali el-Eş’ari, Ebu Mansur Muhammed el-Maturudi, Ahmet Bin Hanbel, İmam-ı Azam Ebu Hanife, İbn Rüşt, Fahrettin Razi, İbn Teymiyye, İmam-ı Gazzali gibi özgün düşünürler elinde bütünlüğe eren bu atılımla; Yunan, Latin ve Hint’ten gelen sarsıcı darbeler atlatılarak Müslüman zihninin yeni baştan kurulması çabası amacına ulaşmıştır. Bu çizgiyle âdeta ümmetin tarihindeki ilk yabancılaşmanın hesabı sorulmuş, yatağına kırgın akan hayatın, yeniden mihverini bulması çabası güçlenerek hamle tamamlanmıştır.
Aradan çağlar geçtikten sonra yeni bir dalgayla Müslüman zihni sarsılmaya başlar. Bu savruluşun resmiyetteki adı ise Tanzimat’tır. Bu dönem, modernleşme tarihinin resmi tescil aşamasıdır. Batı’da gelişen düşünsel ve teknolojik ilerlemeye eklemlenme sürecidir. Modernleşme tarihinin ilkini ise askeri modernleşme oluşturur.
Tercümelerin yoğunlaştığı bir dönem aralığındadır Osmanlı. Osmanlı sarayında bulundurulan tercümanların ise çoğunlukla Rumlardan olup bunlara dilmaç adı verilmektedir. Dönemin şartları içerisinde Osmanlıda kurulan Tercüme Odası’nın görevi diğer dillerden çeviri yapmak ve yaptırmaktır. Tanzimat’la birlikte Fransızca birinci yabancı dil olarak tercih edildiğinden öncelikle çeviriler bu dilden yapıldı. Ardından da ikindi dil olarak İngilizce ağrlık kazandığından Fransızca’dan çevirileri İngilizce’den çeviriler izledi.
Katip Çelebi ilk çevirmenlerden olup bu dillerden Cumhuriyet öncesi süreçte ilk kuşak çeviri yapanlar arasında; Yanyalı Esat Efendi, İshak Efendi, Asım Efendi, Konstantin İpsilanti, Münif Paşa, Yusuf Kamil Paşa, Ziya Paşa, Şinasi, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa, Namık Kemal, Haydar Rifat, Beşir Fuat, Şemseddin Sami gibi yazar ve şairler yer alır. Bu ilk kuşak çevirmenler aracılığıyla Batı kültürü ve Batılı değerler Osmanlı ülkesine intikal etmeye başlar. Osmanlı’da ikame kültür ve değerlerle düşünmenin kapısı aralanmış olur böylece.
Dıştan içe doğru büzülen Osmanlı’nın yeni bir hayat pratiğine yönelmesi girişimidir bu. Bu kere istikamet, aydınlanmayla yürürlüğe giren modern Batı medeniyeti olur. Yenilgilerle sarsılan bünyenin yeniden kurulmasına çalışılır bu noktada. Ne ki gelişen şartlar karşısında günden güne mukavemet yitirilir.
Pozitivist bakış açısı hayatı buyruğu altına alır. ‘Mağluplar galipleri taklit ederler.’ hakikati yüzünü gösterir artık. Kilise ile hesaplaşmasının ardından, Batı’nın tanrısal iradeye sahip olduğunu var saydığı insan eliyle bir yeryüzü cenneti kurma tasarımı gündemdeki yerini alır. Aydınlanma, Osmanlı’da beklenen şafak olarak görülmeye başlar. Şinasi, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet, Beşir Fuat gibi şair ve yazarlar elinde kutsallaşan muasırlaşma retoriğine eklemlenir aydın zihni.
Bunlara karşılık Muhammet Abduh, Reşit Rıza, Cemaleddin Efgani, Mehmet Akif, Bediüzzaman Sait Nursi, Muhammet Hamdi Yazır, Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi gibi düşünür ve aktivistler bu körü körüne bağlılığa karşı çıkarak yerli bir zihnin kurulması çabasını başlatırlar. Sesleri o günün koşullarında makes bulmuyor gibi görünse de arkadan gelenler bu çağrıya eklenirler. Şemsettin Günaltay, Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen gibi münevverler bu çabanın susturulmaması için ömürleri boyunca didinirler.
Muasırlaşma paradigmasını ülküsel hedef olarak odağa yerleştiren Cumhuriyet eliti; bu hedefe varabilmek adına muhaliflerle kavgalaşmayı göze alarak, yönetim biçimi değişikliğinden, kılık kıyafete, alfabeye kadar birtakım değişiklikler yapmıştır. Daha çok biçimsel anlamdaki bu değişikliklerin kültürel zemini 1940’larda ortaya konulabilmiştir. Hasan Âli Yücel’in Millî Eğiitm Bakanlığı döneminde Abbasiler dönemindeki Beytü’l Hikme ve Osmanlı’daki Tercüme Odası’ndan ilhamla Tercüme Bürosu kurulmuş, Tercüme Bürosu’nun çalışmaları sonucunda da 1000 temel klasik Türkçeye çevrilmiştir. Çevirilen klasiklerden tamamına yakını Yunan, Latin ve Şark klasikleriyle aydınlanma sonrası dünya edebiyatlarındandır.
Söz konusu eserleri Türkçeye çevirenler arasında; Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Burian, Nurullah Ataç, İrfan Şahinbaş, Azra Erhat, Bedrettin Tuncel, Nusret Hızır, Akşit Göktürk, Bertan Onaran gibi isimler yer alır. Adı geçen isimlerin hepsi de Batılılaşmayı; zihinsel, kültürel bir zeminin inşası olarak algıladıklarından Cumhuriyet’in seküler tercihine bağlı kalmışlardır. Bu bağlılık sonucundadır ki uygarlık kırizi yaşayan Batı’nın değerleri Anadolu toprağına ikame bir kültür olarak taşınmıştır. Eklektik Batı düşüncesinin ürünlerinin taşınışıyla ülke yeni bir kültürün istilasına uğramıştır.
Zamanla bu kültürel darbeye karşı direnişler sesini yükseltmiştir. Bu yeni direnişçi akım bir yandan Batı ile hesaplaşırken diğer yandan da ‘Yerli Düşünce’ye dayalı ürünler ortaya koymuşlardır. ‘Bunalım edebiyatı’nın saldırısına ‘Diriliş’çi bir yaklaşımla muhalefet etmişlerdir. Üçüncü darbenin ardından gelen bu saldırıyı püskürtecek çalışmaları; Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil etrafında kümelenen şair ve yazarlar başlatmıştır. Bunlar arasında ise; Atasoy Müftüoğlu, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Arif Ay, Turan Koç, Hüseyin Su, Hasan Aycın, Ömer Lekesiz, Cemal Şakar, Ebubekir Eroğlu, İhsan Deniz, Hüseyin Atlansoy, Osman Konuk gibi şair ve yazarlar yer alır.
Bunlardan farklı olarak İsmet Özel de kendine mahsus görüş açısıyla Anadolu düşüncesinin neşvünema bulması çalışmalarını sürdürmektedir. Yazıları ve şiirleriyle modern olanın çürütücülüğüne ilişkin tezini seslendirerek Türk insanını varoluş dinamiğini anlamaya ödevlendirmektedir.
Nurettin Topçu’nun Hareket dergisi çevresinde kümelenen Mustafa Kutlu, Mustafa Kara, İsmail Kara gibi isimlerle temsil edilen düşünce çizgisi de modernleşme travmasına tutulan Anadolu insanını uyarmak göreviyle kendilerini sorumlu tutmaktadırlar. Söz konusu yazar ve şairlerin her biri Batılılaşma sendromuna değişik görüş açıları ve sanat ürünleriyle muhalefet ederek entelektüel bir zihnin kurulması çalışmalarını yürütmektedirler.
Diğer yandansa Tayyip Okiç, Mehmet Hatipoğlu, Hayrettin Karaman, Ahmet Saim Kılavuz, Bekir Topaloğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Atay, Şerafettin Gölcük, Mustafa İslamoğlu, Süleyman Uludağ, Süleyman Ateş, İsmail Lutfi Çakan, İhsan Süreya Sırma, Bekir Karlığa, İlhan Kutluer, Mehmet Aydın, Mustafa Tahralı, Ali Bulaç, Mustafa Öztürk gibi kişiler ilahiyat eksenli yorumlarıyla Müslüman zihni oluşturmak için düşünsel çalışmalar ortaya koymaktadırlar.
Yeri gelmişken bir noktayı belirtmekte yarar olduğu düşüncesindeyim. Söz konusu bu dönemde de çeviriler aracılığıyla bir zihin inşası için çalışmalar yürütüldüğü görülmektedir. Ortadoğulu yazarların yanı sıra Batı’dan ihtida eden yazar ve düşünürlerin eserlerinin Türkçeye tercümesiyle bu sürecin zenginleştirildiğini belirtmek bir hakşinaslık olacaktır. Reşit Rıza, Muhammet İkbal, Muhammet Abduh, Seyyit Kutup, Muhammet Kutup, Ebu’l Ala el-Mevdudi, Hasan el-Benna, Ali Şeriati, Fazlur Rahman, Muhammet Arkon, Hasan Halife, Muhammet Âbit el-Câbirî, Seyyid Hüseyin Nasr gibi İslam dünyası yazarlarının dışında Martin Lings, Frıthjof Schuon, Titus Burckhardt, René Guenon, Ian Dallas, Roger Garaudy, Hamid Algar, Murtaza Mutahhari, Abdülkerim Süruş, William C. Chittick gibi belli başlı gelenekçi ve modernist düşünürlerin eserlerinin Türkçeye aktarılması Müslüman zihninin oluşturulması noktasında zihinsel uyanışa katkıda bulunmuştur.
Abbasi ve Osmanlı deneylerinde medrese kökenli ulema direnişçi ve dirilişçi hamleleri başlatırken, bu dönemde seküler okullarda yetişen aydınlar eliyle söz konusu hamleler ateş almıştır. Bu üç darbeden ikisi rönesansla tamamlanırken, üçüncü darbenin sorgulanması çabası hâlen devam etmektedir.














