LÂL

Yaşanmış bir hikayenin; bir annenin anısına…

Lâl, Merhaba,

Aylardan Mayıs.
Dışarıda diri bir bahar… Evimizin terasındayım.
Sık sık güneşe çıkıyorum. Güneş ıssızlığımı alıyor.
Terastaki küçük asma fidesi yapraklanmış. Hafif hafif ırgalanıyor rüzgarda. Küçücük bir asma. Ama bir bağı çağrıştırıyor.
Gece kuvvetli bir fırtına, yağmur vardı. Terasın çadır brandası rüzgarda çırpınmaktan kopmuş, minik asma fidanın yanına yığılmış. Bir yıkım sonrası sanki… Fakat şimdi, fırtınadan, yağmurdan sonra güneş çıkmış ve küçük bir asma ile bağ yeniden berekete durmuş gibi.
Kuşlar gagalarını dikip, gırtlaklarını şişirip ötüşüyor, uçuşup duruyorlar. Çatıda martının, pencerenin önündeki ceviz ağacında karganın yuvası var. Kuş yuvalarından ince cıvıltılar geliyor.
Şimdi, ben de minik serçelerin gagalarını havaya dikmeleri gibi havayı koklamak, yüzümde rüzgarı duyma isteği, havayı kokluyor, içime çekiyor, yüzümü rüzgara tutuyor, esinti ile geleni istiyorum.
Terasa çıktığım anda yavrusuna zarar veririm diye martı çığlık atmağa başlıyor. Haksız da değil. Karşı yuvanın anne kargası, yavrularına yem yapmak için bütün gün pike yapıyor martının yuvasına.
İçeri girip keten perdeyi iyice çektim. Küçük asma görünecek kadar aralık bıraktım sadece. Küçük olan her şeyi sen diye seviyorum, asmayı da.
Nasıl hitap etmeliyim sana, ne demeliyim; minik bebeğim, küçük kızım, genç kızım? Herhalde sen hepsi birden olacaksın bu mektupta…
Sana, Su veya Yağmur demeyi düşündüm önce… Saf, katışıksız, berrak. Hayat demek olan… Sonra, Lâl dedim sana.
Su, hayatsa, Lâl coşku. Hayatın özünde olan ateş.
Toprağın içindeki töz… Ağacın, çiçeğin, gülün ucunda tutuşan alev. Har.
Canın rengi belki…
Yakıcı olduğuna göre hasretin de rengi olmalı Lâl. Belki de bu ismi sana duyduğum özlem düşürdü içime. Seni öyle özlüyorum ki…
Sana yazıyor, seni tahayyül etmeye çalışıyorum. Yumuk yumuk bir bebekken, emeklerken, koşarken, düşerken… -düşerken seni tutup kaldıramayacak olmak! -
Elin bahçıvan pantolonun cebinde, saçın yüzüne düşmüş bir tane kar beyaz dişin çıkmış, yatağının kenarından tutmuş, birinin seni almasını bekliyorsun. Masumiyetin resmi gibisin.
Ve şimdi on sekizinde çiçek açmış bir genç kız güzelliğinde mektubumu okurken görüyorum seni.
Birden heyecanlanıverdim. Aman Allah’ım içim pür telaş. Nasıl bir kız olacaksın.
Kime benzeyeceksin? Baban gibi, bir kenarından tutuşmağa hazır buğday başağı sarı saçların mı olacak, halan gibi mavi gözlerin mi?
Anneannen gibi ela gözlü mü olacaksın?
Tıpkı annesi mi diyecekler sana?
Kimselere benzemeyen bir genç kız olacaksın belki…
Belki de zamane, metalci? Seni öyle düşünmek! Sanki seni öyle karşımda görmüş gibi, gülüyorum şimdi.
Mesela yazdığım kelimeler, kullandığım dil, sana yabancı mı olacak?!
Hayır, hayır… Su yatağını bulur.

LâL, henüz içimde kıpırtılarını duyduğum bebek.
Sana her yıl için bir defter doldurmak, mektup yazmak, kart hazırlamak isterdim. Beş yaşa, altı yaşa, on yaşa, on beş yaşa öğütler. Hayır, ardında bir hayalet gibi dolaşmak istemiyorum. Ama masallar yazdım sana. Sen, bunları benim yazdığımdan habersiz dinleyecek, benim masallarımla uyuyacaksın. Hiç bir şeye müdahil olmak istemedim. Her şey kendi mecrasında aksın istedim. Ama dayanamayıp odanı hazırladım. Küçük bir gardırop da hazırladım sana. Kırmızı pabuçlarını da yatağının yanına koydum. Kırmızı pabuçsuz olmaz. Her küçük hanımın yastığının yanında bir çift kırmızı pabucu olmalı. Bez bebekler de aldım sana; düğme burunlu, gülen bebekler.
Belki bir kısmını çıkarırım yazdıklarımın. Seni üzmek istemiyorum. Fakat şimdi yazmak istiyorum, konuşmak istiyorum seninle. Sen, öyle yakın, öyle tanıdıksın ki…
Belki de doktorlar yanılıyorlardır, belki bir mucize olur da sen bu mektubu okumak zorunda kalmazsın.
Senin o acıyı yaşayacak olmaman teselli ediyor beni. Fakat tam bilemiyoruz belki de… Yine de bilmenin, düşünmenin çoğalttığı bir acı olmayacaktır bu. Annenin ölümünü bir yokluk, bir yoksunluk olarak hissedeceksin belki.
Bu durumu bir telefon konuşması ile öğrendim. Cep telefonu ile konuştuğu birine anlatıyordu doktor.
“Bir cerrah bu denli duygusal olmamalı. Hislerimi işime çok karıştırmağa başladım. Yaşlanmış olmalıyım. Henüz otuz yaşında. Doğurursa ölecek.”
Yarı baygın bir başkasının hikâyesi imiş gibi dinledim.
“Yazık… Demek doğurursa ölecek. Ve çocuğu annesiz kalacak.”
Oysa seni o kadar çok kucaklamak, göğsüme bastırmak istiyordum ki…
O kadar özlüyordum ki anne demeni, eteğimden çekiştirmeni…

Bu kararı vermek elbette kolay olmadı. Etrafımdakilerin “anneden yana” tavırlarından, itirazlarından ziyade, ardımda annesiz bir çocuk bırakmak endişesi düşündürdü beni.
Ya üstü açık uyuya kalırsa, karanlıktan korkarsa, ateşi çıkarsa, karnı aç kalırsa, burnu akarsa, altı ıslak kalırsa, okula başladığında kalabalıktan korkarsa, arkadaşlarının anneleri geldiğinde mahzun olursa… ya sandığım gibi emin ellerde olmazsa, yalnız kalırsa! Fakat yanına ölüm konulduğunda hayat ne kadar da kutsal… Bunlar ne kadar basit şeylerdi.
Yattığım servisin karşısında lösemili çocukların kaldığı servis vardı. O çocukları tanımasam, mesela başka bir katta olsaydı o servis… sonuç başka türlü olur muydu? Sanmam. Ben zaten, hayatın senin hakkın olduğunu düşünüyordum. Tanrı’nın sana verdiği bir hak.
Fakat o çocukları gördüğümde… -galiba hiçbir şey, bizi, ölümün ve hastalığın eşitlediği kadar, bizim dışımızdakilerle eşitleyemiyor- O çocukların ölümle, hastalıkla yüz yüze kalan duruşları, o kıpır kıpır yavruların ellerini kollarını kaldırmaya muktedir olamayışları, o susuşlar… Karşılaştıkları şeyin büyüklüğünden dilleri alınmış gibiydiler. Düşündüm. Bizim onlardan ne ayrıcalığımız var. Ve anneleri onlar için ne yapabiliyor. İşte bu kararın kesinliği bunlarla birlikte geldi. Seni kaderine emanet edebilirdim.
Belki de babanın kuvvetle beklediği gibi doktorlar yanılırlar ve bir mucize olur.
Fakat bu oluş; bir masal gibi yoktan var oluş zaten büyük bir mucize değil mi?
Inşallah sen de anne olur, sen de bunu yaşarsın.

Benim seni merak ettiğim gibi, zannediyorum ki sen de beni merak edeceksin. Sana benim genç ve güzel olduğumdan söz edecekler. –iyi ki bu böyle, senin tarafından beğenilmek isterim- Resimlerim de buna şahadet edecek ama gördüğünün duyduğunun ötesinde nasıl biriyim bunu merak edeceksin?
Nasıl biriyim? Doğrusu sorulduğunda bunu pek bilmiyorum. İnsan tanınır mı, insan kendini tanımlayabilir mi?
İnsan; değişen durumlar, değişen görüntüler…
Bir çocukken annemin tarafındaydım. Şimdi anneyken çocuğumun tarafındayım; senin tarafında!..
Yirmi yaşımda siyahı seviyordum, yirmi beş de maviyi, otuz da sarıyı seviyor olmuşum. Şimdi ki rengim bunlarla birlikte yeşil ve lâl…
Sahi biz, ne zaman tam anlamı ile biziz? Bir bilgenin dediği gibi, ağacın hangi hali tam olarak ağaçtır? Çekirdek hali, yeşil hali, ateş hali, kül hali?
Küçük büyük, genç yaşlı, ölü diri, hangi halde iken biz, biziz sahi?
Ben de çağımın getirdiklerinden etkilendim; sevdim, tepki duydum.
Okuduğum kitaplar, dinlediğim müzikler de benim hakkımda bir fikir verecektir sana. Gelinliğimi, giysilerimden bazılarını da bu mektupla birlikte sana verilmek üzere kaldırıyorum.
En çok sevdiğim yiyeceklerin başında peynir, simit ve çay…
İlk gençlik yıllarımda tuzluları severdim. Yetişkin olduğumda tatlı sevmeğe başladım.
Küçük hanım sana kartlar yazsaydım çok şeker yeme, çikolata yeme, dişlerin çürür sonra çirkin bir kız olursun, derdim. Ben çayımı şekersiz içerim, “içerdim” mi demeliyim? Anlıyorsun değil mi, duygulandığımda çay, kahve molasına giriyorum.
Bu anne kız muhabbeti mahzunluğumu aldı.
Aslında hep iyi olmaya, hüznümü sana bulaştırmamaya çalışıyorum. Zira anne karnında bebeğin algısının geliştiğini söylüyorlar. Sen bu mektubu okuyorken, mutlaka bunları biliyor olacaksın. Hipnoz seansları vesaireler, anne karnındaki tarihleri ile çakışan vakıaları hatırlayanlar… Ne büyük bir mucize.
Ben bir mucizeye gebeyim.
Anneannen şimdi seni görmek istemediğini seninle asla ilgilenmeyeceğini söylüyor ama ben inanmıyorum. Benden sonra hemen sahiplenecektir seni.
«Bir cenin için sen benim kızımın canına kıyıyorsun… »

Hayır, bir cenin değilsin sen! Kökleri, dalları, yaprakları, çiçekleri hatta kuş sesleri ile kendisinde bir ağacı barındıran bir tohum gibi, sen de varlığın özünü barındırıyorsun kendinde.
Şimdi ruhumun tâ derinlerinde daha bir başka türlü idrak ettim, ölümüm bahasına niçin sana hayat vermem gerektiğini. Sen öyle büyüksünki …
Şimdi anne değilim. Bir nehir yatağı, içime dolan şeyin kabıyım ben.
*
Baban ve ben bu durumu pek konuşmuyoruz. Bizim için gelecek zaman kavramı, gelecek kurgusu yok olmuş gibi. Tabii bunun yalnızca dilimizde yok olmuş olduğunu, ikimiz içinde gelecek zamanın şimdinin önüne geçtiğini biliyoruz. Zaten sözler neyi anlatabilir ki!? Esas anlatılamayan çok şeyler söyler.
Fakat bazen unutup, bir yolculuğa çıkmak üzere olan biri gibi konuşuyorum. “Şunu aradığında şurada bulabilirsin. Şunu şöyle yaparsın, bunu böyle yaparsın.”
İşte böyle zamanlarda; bu boş bulunmalarda önüne geçilmez bir sel geliyor. Bir çocuğun annesinin eteklerine sarılması gibi sarılıyor bana. “Neden, neden ölümüne bu kadar çok istedin?’’ Elbette, o da biliyor ki bu kararın üstünde başka bir karar var. Kader var.

Bir erkeği, bir başına bir bebekle bırakmak… Hep sevilmek ister gibi duran yüzü, arkamda senden başka bir çocuk daha bıraktığımı söylüyor bana.
Ah, neler neler yaparız onlara… Erkekler ağlamaz, erkekler korkmaz, erkekler güçlüdür. Erkekler…
Oysa onlar da bir kadının çocukları. Kim çıkardı bu ayrımı, kim uzak kıldı bizi birbirimize? Belki de birbirimize duyduğmuz alaka. Çekim. Merak. İçten içe utandırdı, mahcup kılıp uzağa attı bizi birbirimizden… Attıki yeniden yeniden keşfedelim birbirimizi.
*
Şu anda karşı karşıya kaldığım en önemli zorluklardan biri çevremdekilerle münasebetim. Ne onlar, ne ben, birbirimize nasıl davranacağımızı kestiremiyoruz.
İnsanların acıyan bakışları, dalan gözleri yoruyor, sıkıyor beni. Veya yapmacık şaşkın nasıl davranmalarını kestiremez halleri. Aslında haklılar. Böyle bir acının nasıl bir şey olduğunu, nasıl yaşandığını anlamak istiyorlar. Acaba ne hissediyorum. Neden böyle rahatım. Ağlamalı değil miyim, oynuyor muyum?
Zannediyorum ki bu durumda benim en güçlü dayanağım, ruhun ölümsüzlüğü. Ebediyete iman. Elbette bu durumun kendi tercihim olmasının duruşumda tesiri var, ama zannedildiği gibi trajik de değil. Dayanılmaz sandığımız şey- galiba korkusu daha büyük- yaşarken hiç de öyle olmuyor. Bu gibi durumlarda insanın yapısında olan yedek bir trafo giriyor olmalı devreye; yedek bir güç. Tren makas değiştiriyor sanki.
Bazen de çok muhteşem heyecan verici bir tecrübe olarak buluyorum ölümü, onu bir an evvel yaşamak istiyorum. Fakat “hayır, şimdi değil!” diyorum. Zira birimiz gözlerini kapadığında diğeri açmış olacak.
Şu ana değin, acaba demedim. Masum ve savunmasız bir hayatı korumak bu benim yapmam gereken şey değil miydi? Bir balık, bir kuş kadar erdem göstermeli değil miydim? Hayatın devamı için kilometrelerce mil tersine yüzüp, nehirler aşan balıklar kadar, hayatı pahasına yavrularını koruyan kuşlar kadar erdemli olmalı değil miydim?! Hayır, hayat şimdi senin hakkın. Bu, sana Tanrı’nın verdiği bir hak.
Lâl; ışığı içinde saklı olan, biricik kızım,
Yazdığım birçok şey sevgiye, özleme dair olduğu kadar aşka dair bir şey söylemek içindi belki. Yapan, yıkan aşka dair. En kırılgan yanımıza, kalbimize dair şeyler söylemek içindir. Fakat bu da doğmak gibi ölmek gibi insanın bizzat öğrenmesi gereken bir şey.
Acaba paylaşır mıydın benimle, aşkı konuşabilir miydik? Acaba nasıl birini beğenecek, seveceksin?
Gelinliğini birlikte seçerdik. İlkbaharda kır düğünü yapardık sana.
Kim bilir daha neler neler paylaşırdık birlikte.
Mesela İstanbul’u gezerdik seninle. -Dün gece Salacak önlerinden Boğazı seyrederken, yarımay gökyüzünden nurlu göğüsleri ile bebeğinin üzerine sarkmış bir anneye benziyordu. Minareler de annesine uzanan bir bebeğin ellerine.-
Boğaz’da, Haliç’te dolaşırdık. Beyaz gemileri sayardık. Lunaparka gider, dönme dolaba binerdik.
Fakat yaşananlar boş değil. Bir tekâmül süreci bu. Sanki algım açıldı iyice. Sana yazdığım masal kitaplarını daha güzel yazabilirim şimdi.
Şimdi Musa’yı saklayan sandığın Nil’de ırgalanarak ilerlemesini görüyorum. Şimdi bir kadının sazlıkların arasında eteğini toplayıp, sandığa doğru uzanmasını izliyorum. Irmağın akışını, teninin suyla temasını hissediyorum. Şimdi bir su kuşu ürküp havalandı Nil kıyısından, kanadının rüzgârını duyuyorum.
Sanki hayatı içinde toplayan bir noktada, -insanların, hayvanların gölgeye, bitkilerin köklerine çekildiği kızgın öğlen vakitleri gibi- bir anda yaşıyorum.
Sonra o noktadan, soft, sis gibi maddesiz, gri bir çiçek içten dışa doğru peş peşe açılıyor, açılıyor… Bu defa genişleyen, bütün zamanları kapsayan bir zamana ulaşıyorum.
Belki sen, öyle zaman gelecek ki doğmamış olmayı isteyeceksin ve belki de, keşke annem beni doğurmamış olsaydı diyeceksin. Umarım hayat sana böyle şeyler dedirtmez. Ama sırf o âna bağlı düşünmemeli, bütün bakmalısın hayata.

Beni ozonun delinmesinden ziyade en çok mesafelerin delinmesi, iletişim çağının cinneti endişelendiriyor. Tüm dünyanın hep birlikte tüm insanlığın cinnetlerini yüklenmesi. Aktarması. Televizyonlar vs… Ve insanların birbirlerine yaptıkları haksızlıklar, kendi bunalımlarını, doyumsuzluklarını, diğerlerin üzerinden dışa vurmaları, incitmeleri…
Fakat insanlıktan ümidimi kesmiş olsam, hayat hakkında kötü kanaatlerim olsa seni dünyaya getirmezdim.
Bu iyi niyet ve samimiyet, başının üzerinde bir ışık halesi gibi koruyacaktır seni. Bütün kalbimle buna inanıyorum.
Asmanın incecik bağları ile çardağa sarılıp tutunması gibi tutunmalısın hayata.
Şimdi düşünüyorum da -biraz evvel kendimi tanımlayamazken- hayatım boyu benim kuşandığım şeydi bu; iyi niyet ve samimiyet.

“Sıcak bir tebessüm, içten bir merhaba”
Bana dair bir iz olarak bunu bırakmak isterim sana.

Lâl, rüzgâr esiyor. Dallarda kuş yuvalarını sallıyor. Terasın brandasını, penceremin perdesini, mektubumu uçuruyor… Belki yazarım yine.

Vedalaşmayalım.
Kelebek dokunuşu gibi bir temas, ılık bir nefes, bir kanat sesi, bir etek hışırtısı olup dolanırım belki hep etrafında…


  Öykü ve Öykü Yazıları