POSTMODERN ZULMET
Evvelemirde belirtmeliyim ki, postmodern durumun öykümüz üzerindeki sonuçlarını konuşmak için, henüz erken olduğunu düşünüyorum. Çünkü postmodernliğin öykümüz üzerindeki etkileri nerden baksanız yaklaşık yirmi yıllık bir süre. Dahası belirgin etkileri ancak son on yılda temayüz etmiştir.
Üstkurmaca, metinlerarasılık, yazarın metne müdahalesi, kurgunun öne çıkarılması, estetiğin kötülenmesi, mekan yitimi gibi kimi unsurlar, bilindiği gibi postmodernliğin edebiyattaki sonuçları arasında zikredilmektedir. Bunlar doğru olmakla birlikte bence öykümüzün geldiği noktayı izah etmek için yeterli değildir. Örneğin Don Kişot’u ya da Letaif-i Rivayat’ı bu açıdan okursak, bunları da postmodern edebiyatın ilk örnekleri arasında zikretmek zorunda kalabiliriz.
Bence postmodern durum kalbimizi kat kat örtüler altına gömmeye, gözlerimizi kör, kulaklarımızı sağır etmeye matuf yeni bir gerçeklik tasavvurudur. Bu bağlamda gerçeklikle ilişki biçimimizin yeniden tanımlanma girişimidir. Tanım basittir: Artık, göstergeler gösterileni de kendi üzerinde toplarlar. Baudrillard etrafında bu konu o kadar sıkça işlendi ki, tanımı açmaya, üzerinde kafa patlatmaya mahal bile kalmadı. Sadece kendi kendine atıf yapan, sadece kendini gösteren göstergeler; bağımsız birer gerçeklik olarak ‘görünür dünya’da, diğerlerini de imha ederek yerlerini aldılar. Dolayısıyla bugün biz ‘yüksekgerçeklik’le yüz yüzeyizdir. Beş duyumuzla algıladığımız dünya; yerini göstergelerle simule edilmiş bir dünyaya bırakmaya başlamıştır. Eskiler yalan dünya dermiş; herhalde bugün biz de sanal dünya diyeceğiz.
Ancak zulmet bu kadarla kalmıyor, bence giderek daha karanlık sonuçlar doğuruyor. Şöyle ki; bağımsız birer gerçeklik olarak karşımıza çıkan göstergeler zamanla muhayyilemizde, sözcük dağarcığımızda, kültürümüzde ve gündelik hayatımızda, gerek imgesel, gerekse kavramsal karşılıklarını oluşturarak ortak atıf kaynağı haline geliyorlar. Ayrıca değerler göstergeleşemeden değer kazanamıyor. Bu da tam anlamıyla zulmet üzerine zulmettir. Gerçeğe gönderme yapmayan, sadece kendini gösteren bir göstergenin ortak atıf kaynağı olması korkunç bir ‘kapanma’dır. Medeniyeti ortak atıf / değerler sistemi olarak da tanımladığımızı düşünürsek; sanırım iddiaların vahameti daha da net olarak ortaya çıkacaktır.
Burada gözden kaçırmamamız gereken diğer bir husus, göstergenin gösterileni kendi üzerinde toplama olgusunun çağdaş bir put tanımı olduğudur. Put / ikonlar her daim Allah’ın âyât-ı beyyinesinin yerine geçerek, insanın gerçekle temasını keserler. Beyyine olan âyâtın yerine kendilerini koyarlar. Dahası hakikati temsilen vardırlar. Bu anlamda geleneksel putperestlikte ikonların, hakikatle insan arasında aracılar, şefaatçiler olduğu düşünülürken; bugünküler bize hakikatin olmadığı, varsa bile ancak kendilerinin gösterdiği kadar olduğunu söylerler. (Tam da bu noktada medyanın anlamının ‘aracı’ olduğunu; medyumla eşanlamlı olduğunu anımsayalım).
Gösterge etrafında kısaca anımsamaya çalıştığımız bu yeni durum, bende bir ‘Pagan’ çağrı olarak makes buluyor. İnsanlık, Allah’ın sözünün gizlendiği, eğilip büküldüğü cahiliye dönemlerine rücu ettirilmek isteniyor.
Doğrusu postmodern durumun İslam topluluklarında, Batı’da olduğu kadarıyla birebir karşılıklarının olduğunu düşünmüyorum. Zira biz Allah’ın hükmetmeye, yaratmaya devam ettiğine inanıyoruz ki; Allah’ın ‘konuştuğu’ her yerde, her şeye susmak düşer. Ancak bizim için tehlikeli olan, Batı’daki her gelişmeyi hemen memleketimize taşımaya teşne olanların gayretkeşliğidir. Son yıllarda devasa alışveriş mekanlarında, medyalarda, reklam panolarında, logolarda çağrısını duymaya başladığımız postmodernliği; sanata, edebiyata, bilime, siyasete ‘davet ediyorlar’ gibi geliyor bana.
Bu davetle kendini kuran öykü, ister istemez güncelden kaçmak, uzaklaşmak zorunda kalıyor. Çünkü güncel dediğimiz şeyde insan var; insana dair acılar, öldürmeler, işgal var. Ne ki postmodern durum öznenin öldüğünü, yazarın da gramatikal bir kurgudan ibaret olduğunu savlıyor. Ayrıca zaman / mekanın kırıklaşmasıyla olgu ve olayların idrak edilememesi, çözümlenememesi; öyküde ‘anlatamama’ gibi bir sorunla bizleri karşı karşıya getirmektedir. Göstergelerin ortak atıf / değerler sistemine dönüşmesiyle birlikte dilin imgeselleştiğinden sözedebiliriz. Bunun da öyküye yansıması ‘anlatmak’ yerine ‘göstermek’ olmuştur.
Değerler sisteminin hiyerarşik bir yapı dayattığı gerekçesiyle birlikte güzel, doğru, iyi tanımlanamaz bir hale gelmiştir. Ve sanat edebiyat kötüye, çirkinliğe, çözülmeye bulanmıştır. (Hayvan dışkılarıyla yapılan resimleri anımsayalım; pisuvarın heykel olarak sergilendiğini). Tabi ki, bu da şirkin doğal sonucudur.
Bir başka sonuç olarak da ‘gerçeklik yitimi’ni anabiliriz. Bu durum hem göstergenin yukarıda zikrettiğimiz gibi gerçekle bağının kopmasıyla; hem de ideolojilerin bir ‘büyük anlatı’ olarak mahkum edilmesiyle ilgilidir. Zira bir gerçekten sözetmek ‘inanma’yı, ‘bağlanma’yı gerektirir; buna bağlı olarak bir duruşu, bir tavrı zorunlu kılar. Yerini seçmemiş, belirlememiş birinin doğrusu ya da yanlışı yoktur.