SESLER VE YÜZLER: NURSEL DURUEL ÖYKÜCÜLÜĞÜ
Nursel Duruel’in ilk kitabı Geyikler, Annem ve Almanya 1982’de (Nursel Duruel, Geyikler, Annem ve Almanya, Can Yayınları, 1. Baskı 2006), ikinci kitabı Yazılı Kaya ise (Yazılı Kaya, Telos Yayıncılık, 1. Baskı 1992), bundan on yıl sonra 1992’de yayınlandı. Kuşkusuz Duruel az yazan/yayınlayan bir öykücü. Ancak iki kitaplık öykü birikimine bakıldığında az yazmanın Duruel’de bilinçli bir seçim olduğu saptaması yapılabilir. Çünkü az ama nitelikli bir öykü evreni kurma peşinde. Kuşkusuz az yazmak başlı başına yüceltilecek bir durum değil. Ama bir yazarın öykü evrenini zenginleştirmeyen çoğaltmacılığa, tekrarlara uzak durması alkışlanacak bir yazarlık tavrı. Kısacası, Duruel, her yazdığıyla tersinden kendini silen çoğaltmacı yazarlardan değil. Çünkü öykü evrenini tuğla tuğla örerken hiçbir çürük tuğlayı koymuyor yapıya. Öyle ki, yapıyı boyamaya, süslemeye bile ihtiyaç duymuyor. İki yetkin kitaba ve kanıtlanmış öykücülüğüne rağmen bunu istismar etmiyor. Az öykü yayımlamasının nedenini kendisi şöyle izah eder: “Az kitaplı bir yazar olacağımı en baştan biliyordum. Geyikler, Annem ve Almanya ilk çıktığında, yirmi küsur yıl önceki bir röportajda da söylemiştim bunu. Böyle bir karar aldığım için değil, kendimi az çok tanıdığım için. Yazmaktan vazgeçmeyen, ama yayımlama konusunda istekli davranmayan, tersine ayak direyen biriyim. Daha üretken olmak, iki yerine, diyelim beş kitap çıkarmak mümkündü. Şimdi de mümkün. Şunu da söyleyeyim: Kendi tutumumu bütünüyle savunmuyorum. Böylesi iyidir, demiyorum. Niteliğin yanında nicelik olarak da verimli yazarlara hayranlık duyuyorum. Kitabım olsun da nasıl olursa olsun diyebilenleri ise anlayamıyorum.” (Ömer Erdem, Nursel Durel’le Konuşma, Kaşgar, sayı: 36, Ocak/Şubat 2004) Görüldüğü gibi az yazmaktan çok, az yayımlamak onun yaptığı. Kuşkusuz bu da ayrıca tartışılmaya değer bir edebiyat sorunu, yazarlık tavrı.
Nursel Duruel, öykülerinin merkezine “insan sevgisi”ni oturtur. İnsanın içinde bulunduğu koşullarda şekillenişini, koşullara direnişini, zaaf ve güçlü yanlarını ele alır. Her insanın sonunda biricik olduğunu çeşitli insanlık durumlarıyla test eder. İnsan yapısının karmaşıklığını, derinliklerini, eşiklerini ve sınırlarını irdeler. Eşikleri aşanları ve takılanları hikâye eder. İnsanlık tecrübelerinden yola çıkarak, insanın kendi kendine koyduğu sınırları aşmasını önerir. Kardeşlik, dostluk, iyilik, adalet etrafında oluşturduğu bir insanlık idealini yüceltir. Duruel, insanlara hep neyi kaybettiklerini anlatır. Güzelliklerini, doğrularını kaybeden insanlara, çocukluk safiyetinin bozulmamışlığını hatırlatır. Çünkü büyüklerin dünyasında güzellik, kardeşlik, dostluk yoktur. Tarlada bir gelinciğe dokunan çocuk tüm gerçekliği kavrar ama büyüklerin dünyasına ulaşınca, çocuk safiyetini yitirir, kimliğini, benliğini kaybeder ve daracık hayatlarda sıkışıp kalır. Tükene tükene “ben kimim?” sorusuna ulaşır. Ancak bu yolculuğu kurgulayan kimdir, ufuk çizgisini çeken kimdir bilinmez. Sadece yaşanır, çünkü sorular cevapsızdır.
Öykülerde geriye dönük yüzleşme, ödeşme baskındır. Bireylerin hayatlarındaki önemli duraklar bir deneyim olarak metne yansır. Duruel, yollarını, kurallarını, doğrularını ve yanlışlarını kimin belirlediği belli olmayan bu kimliksizleştirme serüveninde, kaçırılmış, kaybedilmiş hayatları örnekler. Kendini, kimliğini bulamamış, hayatın içinde silikleşmiş kahramanlar, bir rüyada, bir fotoğrafta, birden kendi içlerinin derinliklerine dalıp giderler. Çocukluklarına, kaybedilmiş yaşamlarına uğrayıp şimdiye, yalnızlıklarına, sonsuz boşluklarına yeniden dönerler. Bu kısa bir ana sığan içsel serüvende, kayıp gitmiş hayatlara, yanlışlıklara, kırılmalara değerler. Yaşanan sadece ve sadece kayıp hayatlardır. İşte Duruel bu kayıp hayatın incitici duraklarına eğilir. Orada, bir süre eğlenip, kimi fotoğraftan anılar, sesler aktarıp neler kaybettiğimizin tutanaklarını aktarır. Bu nedenle, yol ve yolculuk, hayat serüveninin izleri onun temel ilgileridir.
Öykülerin hayatla bağları sıkıdır. Toplumsal sosyolojik gerçekler didaktikliğe düşmeden, bireyin hayatına etkisi oranında metne yansıtılır. İdeolojik tutumlar rahatsız etmeden, özenle, insani bir sıcaklıkla verilir. 1980 öncesinin ideolojik kampları, 1980 sonrasının savrulmaları büyük bir incelikle işlenir. Duruel bir “anne bakış açısı”yla bakar olaylara, toplumsal olgulara. Kimsesiz çocuklara, dağılan ailelere, genç insan ölümlerine, şefkatle yaklaşır: “Beni kimsesiz koyan, beni kendi toprağımda, kendi evimde yabancıya döndüren, acemi öksüzlere çeviren ölümler, adını bile duyup bilmediğim gençlerin ölümüdür.” (Geyikler, Annem ve Almanya, “Fırıncı Şükriye”).
Öykü Serüveni
Geyikler, Annem ve Almanya, ilk kitapların bildik acemiliklerinden uzak, yetkin, oturmuş bir karakter sergiler. Kitapta göç (iç ve dış) olgusunun bireyde, ailede meydana getirdiği değişimler gündeme getirilir. Göçle birlikte aileler parçalanmakta, anlayışlar değişmekte, kuşaklar arası çatışmalar yaşanmaktadır. Bu sarsıntıdan herkes üzerine düşen payı almaktadır. Özellikle anneler bu parçalanmadan en ağır yarayı alır. Kitaba da adını veren ilk öyküde, babası Almanya’da, annesi de sabah onun yanına Almanya’ya gidecek olan küçük kızın o geceki duyguları anlatılır. “03 Nöbeti”nde, bir yandan okumak bir yandan da çalışmak zorunda olan Saliha’nın genç kızlığını ertelemesi ve büyükşehirdeki uyum sorunu işlenir. Geldiği küçük kentin güvenliğini, bildik havasını büyükşehirde bulamamaktadır: “Sen yarı taşralı bir bayansın Saliha Hanım diyordu, bu kent elbette yutacak seni. Geldiğin küçük kentin bildik havasını, güvenliğini bekleme. Bu koca kalabalığa eklenmiş yeni bir parçasın, eklemeliğin her yanından akıyor. Kalabalık içindeki yerini bir türlü saptayamıyorsun. Sen sabah treninden boşalanların bir parçası mısın, yoksa fakültede gördüklerinin bir parçası mı? Hatta ailenden biri misin? (…) Ne tam onlardan birisin ne de onlardan ayrı.” (Geyikler, Annem ve Almanya, “03 Nöbeti”) “Fırıncı Şükriye”de yine büyükşehre göç ve dağılan aile gündeme getirilir. Büyükşehir, ailenin delikanlılarını terörün eline kurban verir. Genç kıyımlar ülkeyi baştan başa kuşatmıştır. “Nereye” öyküsünde, çocuklarının büyükşehre göçmesi ve eşinin ölmesiyle yapayalnız kalan bir annenin dramı anlatılır.
İletişimsizlik, yalnızlık, güvensizlik öykülerin temel vurgularıdır. Boğucu bir atmosferin, bir karabasanın yaşandığı gündelik hayatta, bireyler arasındaki iletişim kesilmiş, değerler kaybolmuştur. Doğru ve gerçeğin bir türlü tanımlanamayışı, bireyleri gitgide birbirlerinden uzaklaştırmaktadır. İnsanları bir arada tutacak ortaklıklar süratle flulaşmakta, silikleşmektedir. Bu boğucu atmosferde insanlar önce birbirlerine yaklaşmakta, çarpışmakta, sonra kırılıp pek çok parçalar hâlinde sağa sola savrulmaktadır.
Bu belirsizlik ve kaosta en büyük acıyı kadınlar yaşamaktadır. Bütün öykülerde bu yaşananların kadın üzerindeki olumsuz etkileri gündeme getirilir. “Geyikler, Annem ve Almanya”da anne, çocuklarını bırakıp Almanya’ya gitmek zorunda kalır. “03 Nöbeti”nde genç kız Saliha büyükşehrin acımasızlığına teslim olur, genç kızlığını unutur. “Nereye” öyküsünde aile ilişkileriyle, kent yaşamının boğuculuğunun arasında kalan Aytaç, bir türlü kendi olamaz, kaybolur. “Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni”de, işyerinin boğucu havasını soluyan ama bir sinemacı olmayı düşleyen yirmi beş yaşındaki Aslı, birden bire ihtiyarlayıverir, cinselliğini bile yaşayamaz. Ne cinselliğe ne de sevgiye hazırdır. Koşullar, çevre tüm duygularını öldürmüştür. Kısaca öykülerde kadınların yaşadıkları olumsuzlara toplumsal, sosyolojik tanıklıklar getirilir. Kadın, toplum içinde varolma savaşı verirken, toplumsal baskı, ayrımcılık ve yoksayılma sorunuyla karşı karşıya kalır. Ekonomik özgürlüğüne kavuşamamış kadın, kocasının tüm yanlışlarına karşın bu olumsuzluğu yaşamaya mahkumdur. Kadınların birey olarak varolma serüvenleri Duruel’i hep çezbeder. Bu kaotik ortamın olumsuzluğu erkeği de etkiler tabi. Ama en altta kalan yine de kadınlardır.
Nursel Duruel, ikinci kitabı Yazılı Kaya’da, soyut, simgesel bir anlatımı tercih eder. Dil işçiliği iyice incelmiş, felsefi boyut derinleşmiş, anlam soyutlama/metaforlarla zenginleştirilmiş bir hâldedir ve okurdan dikkat/çaba isteyen biçimsel bir yapı oluşturulmuştur. Evet, biçim ağırlık kazanmıştır ama öykülerde geometrik bir kuruluk, suni bir çaba hissedilmez. Anlamı silecek bir arayış yoktur. Tam tersine yoğunluk ve şiirsellikle anlam parlatılmıştır. Duruel, tematik anlamda bildik klişeleri (ölüm, aşk vbg.) yeni bir söyleyişle öyküleştirirken yazınsal yaratıcılığın ışıltılı örneklerini verir. Akışkanlık, şiirsellik ve yoğunlukla oluşturulur öyküler. Anlam öbekleri simgesel ifadelerle izah edilir. Kuşkusuz bu da yazarın anlamı çok katmanlı bir seviyeye ulaştırma amacından kaynaklanır. Söylenmek istenenler düz, yaygın ve ilk anlamlarından çok, farklı, çok katmanlı bir biçime dönüştürülerek söylenir. Bu da metne hem felsefi derinlik hem de anlamsal yoğunluk kazandırır. “Çöl ve Yazılı Kâğıtlar” öyküsünde anlatıcı şöyle der: “Yazı bütünüyle okunuyor ama anlamı sökmek neredeyse olanaksız. Okuyana kapalı olması için özel bir gayret gösterilmediği belli, bir okuru olabileceğinin düşünülmediği de belli. Kapalılık sözcüklerle değil, sözcüklere bilinenin dışında anlamlar yüklenmesinde. Aynı paragrafta, hatta aynı cümle içinde birbirlerine mesajlar ileten iki kişi dillerini öylesine özelleştirmişler ki, simgelere yüklediklerini birbirlerine bile tam olarak iletebildikleri kuşkulu. Belki de bu yüzden takılıp kaldım, bilmece çözer gibi çözmeye, anlamaya kalkıştım: giderek içine yerleştim ve kurtulamaz oldum o sayfadan” Duruel’in sözünü ettiği gibi, öykülerde, anlatımın kapalı olması için özel bir gayret gösterilmediği açıktır. Ayrıca kapalılık sözcüklerde değil, sözcüklere bilinenin dışında anlamlar yüklenmesindedir. Öte yandan kimi kahramanların da özel dilleri olduğu görülür. Eğer öyküdeki bu cümlelerden yola çıkarsak, Duruel’in bu yaklaşımla, okurun ilgisini çekerek, metni onun zihnini yerleştirerek anlatılana kendisini vermesini sağlamayı amaçladığı söylenebilir.
Hiç kuşkusuz öykü, zaman zaman yazarına, kimi soyut yaklaşımları, anlamı örtmeyen bir kapalılığı dayatabilir. Ama bu, suni bir girişimden öte, yapısaldır. Öykü, yapısı gereği üç- beş sayfada oluşturulan bir dünya olduğundan, bir çok olmazsa olmazlara ihtiyaç duyar. Öykü bir kere, her şeyi kısa ama yoğun anlatmalıdır. Ayrıca vurucu ve net anlatmalıdır ve gereksiz kelimelere yer vermemelidir. Çünkü öykü, bu kısalıkta anlam yoğunluğunu yakalamak durumundadır. İşte öykü bütün bunları, her zaman sade ve açık bir anlatımla gerçekleştiremez. Çünkü öykücü bu üç-beş sayfada, bu kadar gerekleri (kısalık, yoğunluk, anlam zenginliği, vuruculuk, netlik vbg.) yerine getirebilmek için bazen kaçınılmaz bir şekilde, soyutlamalara, simgelere, göndermelere, bilinçaltı çoğaltmalarına ihtiyaç duyar. Burada amaç, anlamı örtmek değil, çağrışımı bol araçlara gönderme yaparak, anlamı zenginleştirmektir. Bu araçlarla okuyucunun muhayyilesi ve dikkati yardıma çağrılır, paylaşım artırılmaya çalışılır. Yazarın anlattığı şeyin gereklerinin yerine getirilmesinden ve anlamın derinleşmesinden başka amacı yoktur. Değilse, hiçbir öykücü, anlattığı şeyin hayata dokunmasından alınmaz, kompleks duymaz.
İki kitap arasında biçimsel farklılık görülmekle birlikte, tümüyle birbirinden kopuk öykü dünyasını yansıtmazlar. Hatta birbirini tamamlayan, yeni açılımlarla zenginleşen bir tavırdır gözlenen. Duruel bunu şöyle izah eder: “İlk kitapla ikinci arasında kurgu ve biçim açısından farklılıklar olduğu görüşüne ben de katılıyorum. Büsbütün farklı değiller ama. İki kitapta da iki kanalda akan ortak bir öykü dünyası var. Birini, kabaca, atardamara, öbürünü toplardamara benzetebileceğimiz kanalların kitaplar arasındaki dağılımı neredeyse eşittir. (…) On yıl arayla çıkan bu iki kitabın bazı öyküleri arasında içsel bağlar var.” (Banu Yıldıran, Nursel Duruel’le Konuşma, Adam Öykü Dergisi, sayı: 10, Mayıs/Haziran 1997).
Yazılı Kaya’daki özellikle “Su” öyküsü, Türk öykücülüğünün en seçkin örneklerinden biridir. Öykü, “kimim ben?” sorusu etrafında dönen bir kimlik arayışını yansıtır. Anlatıcı, uyku ile uyanıklık arasında, çocukluktan yaşlılığa kadar geçen hayat evrelerine, duraklarına uğrayıp o varoluşsal temel soruyu sorar: ben kimim? Su, simgesel olarak hem akışkanlığı hem de zamanın geçiciliğini işaretler. Öykü boyunca aralıklarla çalan ziller, çocukluğuna ilişkin düşler gören kahramanımızın yaşananla/şimdiyle bağlantısını kurar. Öykü, kapalı, simgesel ama çok anlamlı okumaya yatkın bir biçimsel yenilikle oluşturulur. Kuşkusuz parlak bir şiirsel düzyazı örneğidir.
Temalar
Ses, yüz, fanilik etrafında dönen öyküler, ölüm, aşk, özgürlük, toplumsal baskı, birey olamamak, varlık-yokluk, zaman, rüya sorunlarını ana tema olarak işler. Kuşkusuz sesi anlama çabası, eşyanın, hayatın künhüne varma çabasının bir uzantısıdır. Pek çok öyküde, insanlar çığlıklarla, seslerle tanımlanır. “Sesleri, alacakaranlığın hafif yankılanan uzaklık sesiydi. Kentlerden yükselen uğultular vardı artık.” (“Ölüm Aralarında Kaldı”), “Bir yüzüm var. Arada bir aynalarda görüyorum. Bir sesim var, istiyorum. Sesimi nerelere koyacağımı bilemiyorum, yakıştırıp hiçbir söze yerleştiremiyorum.” (“Su”). “Ses Maketi” öyküsünde, Ses Dağıtım Merkezi’nde bir ses belleği oluşturmaya çalışan “ses hastası” kahramanımızın arayışları anlatılır. “Yazı kalıyor, ses uçuyor” gerçeğinden hareket eden kahraman bunun önüne geçebilmek için kent planlayıcısına, bir ses yapı merkezi inşa etmesi için başvurur.
Zaman da onun öykülerinde temel bir izlektir. Kahramanlar geçip gitmiş bir zamanın peşindedir. Onu yorumlar, anlamlandırmaya çalışırlar. “Burgaç”ta bir mücadelenin içinde, “ben” değil, “biz” olan insanların savrulmuş hayatlarını anlatır; zamanın nasıl kullanılacağını, nasıl yönlendirileceğini bilemeyen kahramanların derin yenilgilerini. “Zamandı elindeki tek araç. Nasıl kullanacağımı, nasıl yönlendireceğimi, belleğimde nasıl buluşturacağımı bilemediğim zaman. Hayatlarımıza eşlik ettiği için varlığını kabullenmek zorunda kaldığımız görünmez canavar, sinsi düşman, aldırışsız dost, koca sakal, arapsaçı!…” “Zaman Aralığında” öyküsüne ise şöyle girer: “Bana ZAMAN’dan söz etme. Onu dilim dilim bölüp, her bir parçayı ayrı ayrı ezberleyen düzenli, işbilir, akıllı insanlardan değilim.” Duruel bu iki öyküdeki zaman algısını şöyle açıklar: “İkisi de zamanı sorun edindikleri için çatışırlar zamanla. Biri, gündelik-ortak zaman anlayışımıza teslim olmayı reddedip ötesine uzanabilmek için; öbürü, beceremeyeceğini bile bile, zamanı bir araç olarak kullanıp anılarını gerçeğe tıpa tıp uyacak biçimde yeniden kurgulayabilmek için.” (A.g.y)
Rüya onun öykülerinden sıklıkla gündeme getirdiği bir başka temadır. “Yedinci”de “kıyısı olmayan bir denizde kaybolmuş kahraman” anlatılır. Anlatıcı rüyaları yazmak ister. Çünkü “insanın yüzde yüz benim diyebileceği tek şey rüyalardır.” Öyküde, öykünün yazılış süreci okurla paylaşılır ve postmodern yazını çağrıştıran bir tutum alttan alta hissedilir. “Çöl ve Yazılı Kâğıtlar”da, okuduğu bir el yazması metinde düşlere dalan anlatıcı, gördüğü düşü öyküleştirir. Gözlerini açmadan, yüzünü göremediği bir kadının anlattıklarını dinler. Gözlerini açarsa her şey bitecektir. Öyküde yine rüya ve öykünün yazılış süreci gündeme getirilir.
Nursel Duruel’in öyküleri, Adalet Ağaoğlu, Nezihe Meriç, Füruzan, Tomris Uyar, Sevim Burak gibi kadın yazarların imar ettikleri geniş kanaldan akar. Ama ona bir yer tayin etmek gerekirse Füruzan ile Sevim Burak aralığında bir yerdedir. Özellikle tematik duyarlığı (dağılan aile, küçük kız bakışı, değişim ve dönüşüm) Füruzan’a, Yazılı Kaya’daki biçimsel arayışları da onu Sevim Burak’a yaklaştırır.
Sonuç olarak Nursel Duruel, sadece iki öykü kitabı bulunmasına rağmen, öykücülüğümüzün imkânlarını genişleten avangard tutumu, insanımızı yansıtmadaki derinlikli gözlem gücü ile Türk öykücülüğünün önemli bir durağı olmayı hak etmiştir.
(EŞİK CİNİ, MART-NİSAN 2008, SAYI 14)