BERRAK VE BULANIK

Onu gördüm  rüyamda.

Öyle  berrak bir  rüyaydı ki… canlıydı sanki.  Sarıldık. Sımsıkı.  Elinin  sıcaklığı elimde  hâlâ. ‘Başkana söyleyin bir daha  kabirleri kaldırtmasın’ dedi.

Aidiyet duygusu mu, ölümle  ölmüyor mu bu duygu?

İlk yerini severdi. ‘Burada korkulmaz, bu evlerin yanında şenlikte yatar insan’ derdi .

Fırtına, kar demeyip kalkıp   gittim. Evvelki yerinde dolaştım önce. 

Orada karışmıştı toprağa.  O, olan her şeyi; ellerini, dudaklarını, gözlerini.. toprak  orada almıştı ondan.  Kabrinin kaldırıldığı yere geçtim sonra. Üzerine kar düşmüştü. Başucuna  oturdum. Karları sildim.  Adını   okşadım. Ne de olsa  üzerinde isim yazılı bir taş arıyor  insan. Konuştum onunla…

Haklısın bana da yabancı geldi bu yer. Önceki kabrinde üzerine  kapanmak, toprağını okşamak gelirdi içimden. Oysa burada  bir yabanlık, bir uzaklık var. Toprağın çekmiyor beni artık.

 Biliyor musun, aslında  sen yaşarken de bulunduğun yere ait değildin .

Aklı fikri sınırsız otlaklarda olan vahşi kısraklar gibiydin. Bulunduğu yere ait gibi olan, ama aslında  olmayan. İçinde tutsak kadınlardan.

Hep bir yerlere geç kalmışsın, her an gidecek gibi, hep  acelen var gibiydi.

O bahçeli evde daha huzurluydun. Bakışların dalgın ve uzak değildi. Toprak alıyordu yükünü, toprağa basmak rahatlatıyordu seni.

Her sabah bahçeye inerdin . Tulumbadan su çeker; bahçeyi sular, taşlığı yıkardın.  Demirleri camgöbeği  yeşile boyalı camekandaki saksılar alırdı önceliği. Kuşkonmaz, küpe çiçeği, begonya… yağlı begonya.

Gülleri sular mıydın? Sulamazdın galiba. Taşlığı yıkarken güller  sulanırdı zaten. 

Küçük sarmaşık gülleri, uçuk pembe,  peygamber gülleri koyu pembeydi.

Reçel  yapardın peygamber gülünden… kokulu kokulu…  pembe pembe.

Başka da gül yoktu bahçede.

Hatmigül, gülden sayılmaz değil mi?

Ne çok sevmiştiniz o cırlak camgöbeğini. Arnavut komşularınızın hanımelilerinin  sarıldığı  bahçe kapısı,  tulumba… Tulumbanın önüne sıralanmış  çiçeklerinin teneke kapları da o renkti.

Yağ, peynir  salça tenekesi ne olursa  camgöbeği yeşile boyar, bahçeden toprak doldurur bir sap sardunya bir sap begonya sokardı toprağa  Arnavut komşumuz.

Elini severdi çiçekler. Azar giderlerdi hemencecik. Karanfiller, zambaklar,  ortancalar…    İnsanlar yüzlerine isimlerini söyler, arkalarından, Arnavut ve ya Macir derlerdi.

 O insanlar da  bir yere ait olamamanın acısını taşırlardı gözlerinde.

Evet sen orada daha  yerleşik hissediyordun kendini.  Daha iyiydin. Hele biz İstanbul’a gelince. Ne demiştin anneme, ‘artık hasret bitti ya…  ölsem de gam değil.’ 

Bizde o bahçeli evde zorlanmamıştık yeni hayatımıza alışmaya.   Bahçesi benim bahçem gibiydi.  Zerdali  yoktu . Erik, kiraz, vişne gelin oluyordu burada. Elma da  yoktu ama  bahçenin alt ucuna kümelenmiş uçuk, kaçık tozpembe çiçeklenmiş ayvalar  vardı.

İncir çiçek açmazdı. Olsun. İri  yapraklarının arasında  saklar, kollarında sallardı bizi. Çocuklar  saklanmayı  neden sever bilmiyorum. Sen bilirsin belki. Sen de çocuktun bir zaman.

II
Ben hep gecelerden  beklerdim uğursuz haberleri. Oysa  senin  haberin  güneşin ışıldadığı bir öylen vakti gelip bulmuştu  beni.

 Bembeyaz bir yüzle okula gelmişti yurt müdiresi. Niçin aklıma en kötüsü gelmişti? Altıncı his  belki:

 ‘Annem mi , demiştim kendime de tuhaf gelen  bir sesle.
‘Ablan ablan… demişti aceleyle.

 ‘Öldü mü!!

Telaşlı bir inkarla, ‘Hastaymış… hasta’ derken, sesinde de  yüzündeki gibi  uçmuş,  ölü bir renk vardı.
Babamdan sonra hep annemi kaybetmekten korkmuştum. Gece gelen telefonlar, kapı zilleri yüreğimi ağzıma getirmişti. Üstünden kocaman beş yıl geçmişti ama hâlâ açıktı yüreğim.

Annem değil ablammış!! Hastaymış!!

 Bu söz dönüp duruyordu içimde. Ne gündü Yarabbi..

Müdire hanım, otogara telefon edip benim için  yer ayırttı. Yüzüme pek bakmadan eşyalarımla ilgilendi, birkaç parça giysiyi  valizime koyup elime verdi. Yurdun kapısına  kadar geçirdi beni.

İstanbul, İzmit  arası hiç bu kadar uzak  gelmemişti bana.  Hiç bir şey değişmemişti.   Her şey yerli yerindeydi.

İnsanlar aynı, yüz ifadeleri aynı,  Ne tuhaf  gülen insanlar vardı yine.

Merdivenleri çıkıp   kapındaki   ayakkabı yığınını görünceye dek umudumu  yitirmemiştim .

Bilirdim o ayakkabı kalabalığını, ya düğünde birikirdi ya ölümde.

Düğün olmadığına göre…

Daha dündü, belki de şimdi. Sen çıkıyordun evimizin merdivenlerden  babamın  öldüğü gece. “Belki” diyen senin  bakışlarındı. ‘Belki sağdır ölmemiştir, kötü bir  kabustur her şey… sabah olur biter bu kabus.’ 

Senin bakışlarında  okumuştum bunları.

Oysa  gün ortasında  kabus görülür müydü?
Ayakkabılar… Babamdan bildiğim ayakkabılar; şaşkın, sarsak, ters, karışık  duruşlu ayakkabılar. Üzerlerine  basıp girdim  evine.
Neydi o?

Şoktu galiba. Herkes ordaydı   en son gelen  bendim.   Annem, öteki ablalarım, akrabalar.
Hastaneye kaldırıldığını, ameliyat olduğunu bile duyamamıştım. Gelemem  nasıl olsa, telaşlanmayayım diye bana haber vermemişler.
Öğrenmiştim işte. Sancılanmış, iki gün boyunca taşınmış durmuşsun hastaneye.
Anlayamamışlar, acaba erken doğum mu?

Acilen  ameliyat’ demişler. Kimselerle   vedalaşamadan girmişsin ameliyata.   ‘Kalp atışları  düzelmiyor. Böyle giderse zor…’ demişler.

Ve duan tutmuş…. ‘bebeğim koynumda, loğusa geleyim sana’
Ne söylenirdi ki …   Anneme ne demeliydim. Birbirimize ne söylemeliydik, hangi sözleri.
Ya okuldan  annesini evde bulacağı umuduyla dönecek kızına ne  söyleyecektik.  Sekiz yaşında bir çocuğa  artık annesinin olmayacağı nasıl anlatılırdı. Ölüm nasıl tarif edilirdi,  sanki biz  anlayabiliyormuşuz gibi.
 ‘Annen cennete gitti yavrum’  Böyle mi söylenirdi? 

İyi de cennet annesi olmadan da olurdu, ama o annesiz nasıl olurdu.  En zoru oydu. Çocuğa  söylenecek olan. Biliyordum ki hepimiz bunu düşünüyorduk.

Ağlayabiliyor muyduk? Vurgundu… ölüm vurgunu.
Biri sessizce,  “görmek istersen o, içerde” dedi.  O,  demişti.   Bir insan  ölünce, ismi geri alınıyor da  O’mu oluyordu.
Görmek istedim . Ne zamandır görmemiştim seni. Ölümün  kadar da  bu yakıyordu beni.
Odanın kapısını açtım. Üzerindeki örtüyü kaldırdım, bir bezle  senin de  çeneni  bağlamışlar, ‘ha gayret’ der gibi, yahut hayret eder gibi  dudağını ısırmıştın. Yorgun çok yorgun bir ifade vardı yüzünde.

Dokundum sana.  Buzdan  soğuk,  taştan katı bu şey  sen miydin?

Ya o  yumuk yumuk bebek!!  Sarılı olduğu bezi eledikçe  kımıldıyormuş hissini veren, acaba canlı mı diye yüreğimi ağzıma getiren  bebek.

Yo yo…  Uzaktı  bu ölü benden. Bu soğuk ceset  benim ablam değildi.

Bu ablam değilse ablam neredeydi peki.

Sıcacık şuh bir gülüşü vardı onun. Kendine  has; hiç kimsede görmediğim ona çok  yakışan bir gülümseyiş. Türkan Şoray’a  benzerdi benim ablam. Edalı, kibar.
Hele yemenili  haliyle,  selvi oylum al yazmalım filmindeki haline çok  benzerdi.

Bazen kısık kadife sesiyle türkü söylerdi. Sesinde öyle bir renk, yüreğe dokunan öyle bir tını  vardı ki,   o türküyü yakan  sevdalı yürekten dökülür gibiydi.  ‘Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, nazlı  yarin hayali karşımda  durur.’ Bu türküyü de ne çok severdi.

 Hayali karşımdaydı işte,  bu önümde durana  hiç benzemiyordu. Ne kadar bozulsa da  yine de güzeldi benim ablam.

Resimlerine bakar, ‘Hâle bak, gözlerim küçüldü, kaşımın kavisi bile düştü sanki. Çekmediğim hastalık mı kaldı. Kolit mi ararsın zatürre mi?  Kıskançlıklar, sıkıntılar da cabası. İstanbul’a geldiğimde çok yalnızlık çektim,  kıskançtı kocam.  Kapıyı üzerime kilitleyip işe giderdi.

Köyümüzü çok  özlediğimde çay tabağına, örgümün şişiyle vurarak sesler çıkarır , koyun sürüsü  geliyormuş gibi kulağımı verip dinlerdim.’

II

Bir sevda masalı anlatılırdı sana ait. Tam olarak öğrenemediğim yarıda kalmış bir masal. Teyzemin oğluymuş…  annem sözden dönmüş.

Teyzem annemi  hâlâ affedememiş. Ve o kopuş devam ediyormuş.

Bir sözünden yakalamıştım ki,  bir hatıra vardır; ve o da   kaldırılıp saklanan gençlik  resimleri gibi kıymetli bir hatıradır. Kurcalamak istemiştim:

Boş ver kapat der gibi bir işaret yapmış bir süre sonra…

‘Sûkut bazı  şeylere  sözden  daha iyi  yakışır.

Sen aşkların ölümsüz olduğunu mu sanıyorsun? O da her olan şey gibi; olur ve ölür.’  
II

Sahi ne kadar  az konuşurduk iç hallerimizden, kendimizden. 

Hep kalabalığa karışır  hay huy ile geçerdi beraberliklerimiz. Ah keşke, keşke daha çok konuşsaydık. Daha çok beraber olsaydık.

Belki de iç dünyalarına en uzak olduklarımız en  yakınlarımızdır. Kim bilir.

O gece koynunda bebekle yatarken fark etmiştim ki o hasta  yıpranmış bıkkın duruşun saklıyormuş gençliğini. Gençmişsin meğer… hem de çok genç.  Gençmişsin!!

 Ne  olmuştu da mişli zamana girivermiş, geçmiş olmuştun birden  
Neydi hayat, bir masal mı? Bir var,  bir yok… Bir yok, bir var. Hem var,
hem yok!

Kitaplarının  arasına koyduğun işaretler, örgünün üzerinde şişlerin, dikiş makinesinin üzerinde biçilmiş, dikilmemiş bebek zıbınları duruyordu.

Seni   muhayyilemde olduğundan  büyük-yaşlı mı demeliyim-  kılan o kadar şey vardı ki.  Sütler senin için biriktirilir,  her yıl kara gözlü kuzular   göz yaşlarımın bahasına senin gelişine  kesilirdi.  Babam alabalığa çıkar  ağ atardı. Senin   için uçan kuşlar tutulurdu.

 O zamanlar bana pek büyük gelen küçük okulumuzun basık tavan arasında, babam elindeki bardan çuvalıyla  güvercin tutardı.  Güvercinler her zaman ki çıkış  yollarının tıkalı bulmanın şaşkınlığıyla kanat çırparlar, bulut bulut oraya buraya konarlar ama 
babamın mahir manevralarıyla çuvallanmaktan   kurtulamazlardı.

Kocaman toprak kaplarda tandırda kebap yapılır, ağzı lehimlenen, yağ bal tenekeleriyle  beraber ta  dağların ardında ki İstanbul’a  gönderilirdi. Kim keserdi onları hatırlamıyorum  ama küçük banyomuzda bir dolu güvercinin tavana yakın küçük cama kendilerini çarpıp durduklarını  hatırlıyorum.

İçlerinden birini çok sevmiş,  onu kesmemeleri için  yalvarmıştım. Süt gibi beyaz tüylerinde mor benekleri, paçalı pembe ayakları, başında taç gibi duran tepeliği vardı. Paçalarına bakmak için gevşeyen parmaklarımın arsından   uçup gitmiş, içimdeki çocuğun kayıpları arasında yer etmişti.
Senin  gelişin bayramın gelişinden daha çok sevinç yaratırdı evde.

Elbiseler gelirdi İstanbul’dan. Elbiseler, kolyeler oyuncaklar. Ortancanın kolyesinin  taşı, yeşim, benimkinin taşı  turkuazdı. Hele yaylı  mekanizmasına  dokundukça, çatlayan yumurtadan sapsarı bir ciciv çıkan o oyuncak. Aman Allah’ım. Ne kadar sevinmiştim.

Hatıralar… Ne tuhaf bir kısmı berrak, bir kısmı bulanık hatıralar. Düşünceler gibi.

 Acaba o oyuncaktan sonra mı başlamıştı benim civcivlerin yumurtadan çıkışını bekleyişlerim. Yumurta kımıldamaya başlar… sağa, sola sallanır, diklenir… zayıf tıktıklar çalardı hayatın kapısını. Tık tık… bir dünyanın kapısını çalışlar. Nihayet  minik sarımtırak bir gaganın ucu çıkar önce sonra minikcik bir baş ve hayat.

Ah hayat… Motor ve stop.

Annem hıçkırıyordu, ‘Çocuk şimdi mektepten  gelir.’

Babasına bıraktık, o söylesin dedik çocuğa annesinin ne olduğunu. Belki  ölümün  tarifini o daha iyi yapardı.

II

Sanki sekiz saat, yahut sekiz yüzyıl  önce bir  gece koşturmalara, telaşlı sözlere açmıştım gözümü. Eniştemi ebeye koşturmuştu annem. Babamı da komşulara. Çığlıklarını başımızı yorganın altına sokarak duymamaya çalışmıştık. Cılız bir çığlığın duyulmasıyla sen susmuştun.  Sevinçle yataklarımızdan fırlamış odanın kapısına birikmiştik. Babam, eniştem  gelmemiş misafir odasında kalmışlardı yine. Annem, ‘kızımız var demişti.’ Tıpkı annesine benzeyen bir kız… koşup biz çocuklar söylemiştik. Babama, babasına. “Kız oldu.”

Yanına  girdiğimiz de  yanakların pembe pembe uyuyordun . Yorgundun ama huzur vardı yüzünde. Bebeğine dokununca  uyanıvermiştin hemen.   ‘O oyuncak değil.’

Canlı bir bebek! Belli belirsiz, bebek  kokusu gibi hoş bir koku, bebek gibi hafif bir hava gelmişti eve.

Üzeri örtülü kek, meyve  tabaklarıyla  gelen komşular… ikram edilen kan kımızı loğusa şerbetinin  içinde kuğular gibi   yüzen soyulmuş badem taneleri… Bir çocuk için  ne  şenlikli bir gündü.

 ‘Bademleri sıcak suyla ıslarsan kabukları soyulur, vitrinden de ayaklı bardakları çıkarırsın.’ diye tembihlemiştin anneme.   İstanbul’da böyleymiş, böyle istemiştin.

Ah! Berrak bir su gibi sesinin şırıltısı yayılırdı insanın içine.

II

Canım benim, karnı burnunda  temizlik yapmış, halı silmişsin. Prıl pırıl  parlıyordu halılar, sirkeli suyla da durulamıştın mutlak, ‘sirkeli suyla durulamazsan yün halı bulanık kalır’ derdin. Bulanık olsa ne olurdu sanki. 

Sandalyelerimizi yanına koyup oturduk…  ölü yalnız bırakılmazmış!
Gece ölüm sessizliği sinmişti  eve. Ağlama sesi bile  yoktu. Sadece ölümün donuk sesi  ve dudaklarda  mırıl mırıl dua vardı.  Gece ve ölüm birlik olmuşlar, güçlerini ilan etmişlerdi. Geceye olan boyun eğiş… ölümeydi  şimdi.

 Serinde yatasın diye, camı aralar aralamaz perdelerin uçtuğu o  odaya yatırmışlardı seni.  Camı açtım. Rüzgar  güç yetirebildiği her şeyi uçurdu yine. Üzerindeki örtüleri  havalandırdı, birbirine bağlanmış  ayakların göründü.

Her şey aynı gibiydi. Dolunay vardı. Martı yine  umursamaz oturuyordu bahçedeki servinin tepesinde.  Haliçte sular, tersanede çelik pırıltılar hep aynıydı.  Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.
II

Gazete  ilanından öğrenmiştik   kabrinin kaldırılacağını.  Yol geçiyormuş, kavşak  yapılacakmış mezarlığın yerine. Az kaldı bizden habersiz yalnız göçecektin oradan buraya.  Biz geldiğimizde   mezarları  numaralamış açıyorlardı. Sana da numara vermişlerdi;  yüz on üç.  

Bekliyorduk ve umuyorduk.  Belki de sen çürüyüp bozulmamıştın.  Loğusa ölmüştün ya.

Ah ne  heyecandı o. On beş yıl sonra seni yeniden görecektik. Tıpkı o gün seni kefenleyip gömdüğümüz  halinle.   Birileri su dökerken, yanaklarını okşayarak yüzünü yıkamıştım. Ölüm yorgunluğunu almıştı su.  Gelin gibi olmuştun. Yo hayır gibi değil tıpkısı. Tıpkı o gelinlik resminde ki gibi yüzün gergin kaşların kalkık, dudakların dolgun.  Saçlarında saysam sayılırdı beyaz teller. İki, bilemedin üç. Dalgalı saçlarını omuzlarından göğüslerine doğru bırakmışlardı. Başına attıkları örtüyle, loğusa  mevlidinde  içi geçip göz kapakları düşüveren anneler gibiydin. Mutlu huzurlu, aydınlık yüzlü anneler gibi. .. Bebek de koynunda  kefenli haliyle şeker paketi gibiydi

Sende hissetmiş miydin hiç? Gizli bir gurur, çocukça da bir hal vardır annelerde.

Gizli bir ses, ‘Benim bebeğim der, benim o.’  Sanki dünyaya gelen ilk bebektir  O.  Havva’nın bebeği gibi. Şaşırtıcı; minik minik  eller,  ayaklar. Bir de uykularında gülümsemezler mi, yanpirik yanpirik, ağzlarını çarpıtarak…

‘Biri önden gidecek elbet, kalan görecek’ derdin.  Ne  kadar meraklıydın gitmeğe rahatladın mı  şimdi. Ne diyordum, yıkanınca çok ama çok güzelleşmiştin. Sen sana benzemiştin.

 İyiye işaret diye mi… yoksa bizde ki o güzel tutkunluğu muydu bilmem  sevinmiştim güzelleştiğine.

Anneannem, ‘Başım geriye gider cenazem çirkin olur, başımın altına ince bir yastık koyun.’ diye  vasiyet  etmişti. Ölümüz  bile güzel olmalıydı bizim.

Kabrin  açıldı.  Soluklarımızı  tutmuş özlemle seni  görmeği bekliyorduk.

Nafile bir bekleyiş…   Bebekten bir iz yoktu. Senden  geriye bir protez ve iki azı dişi kaplaması  kalmıştı. Ve bir kafatası, iki kaval, iki kürek kemiği…

Tabutunun ardından bakarken, apartman kapısından uzanan  bir elin,  tarçın renkli ayakkabılarını kapının önüne bıraktığını görmüştüm o gün.  Senin  ayakkabılarının yerinde annemin ayakkabıları kaldı. Aylarca…

Halılar, kapılar camlar; evin  eskisi  gibi hiç parlamadı  bir  daha. Bulanıktılar. Hatıralar hayaller  gibi.


  Öyküler