HİKÂYAT
SÂMİRÎ
Bir boşluk bulmuştu: hem kendi sihir gücünü ortaya koyabileceği, hem de yanındakilerin böylesi heveslerinin kabardığı bir boşluk.
Gözle görülür, elle tutulur, somut bir şeyi gönüllerinden kovamıyorlardı.
Hemen yanlarında getirdikleri altınları, ziynetleri çıkarıp ona verdiler; ivecen davranmasını istiyorlardı.
Bütün marifetini ortaya koyarak altınları eritip döktü; güzel bir buzağı heykeli yapıvermişti, üstelik rüzgar estikçe ses çıkaran.
-İşte sizin tanrınız, dedi; onun da tanrısı budur, ama o geçmişini unuttu.
Büyücülerin önde geleniydi; insanların görmediği bir şeyi gördüğünü iddia ediyordu. Böyle yapmakla onlara yardımcı oluyordu; gözle görünene, elle tutulana inanmak daha kolaydı. Bu yüzden şimdiye kadar onlara öğretilenlerden bir tutam alıp fırlatmıştı. İçinden gelen sese kulak vermişti.
Cesaretini toplayan bir gurup kalktı; heykeli yakıp denize saçıverdiler.
Korkmuştu.
-Bir daha bana dokunmayın, dedi.
Zaten hayatı boyunca onun da payına düşen buydu.
KÖRLÜK
On gün mü olmuştu, bir gün mü ya da bir günden de az mıydı? Şaşkınlık içinde uyandırılmıştı.
Her yan zifirîydi.
Vaat edilen gün müydü? Bir kalabalık, bir mahşer… Sadece sesleri duyuyordu; göremiyordu.
Gözlerinin gördüğü günleri hatırladı: Dünyası daracıktı, zaten bir şeyin peşinde de koşmamıştı. Ama görmüştü, gözlerini alan ışıltıları.
-Rabbim, dedi. İlk kez böyle diyordu. Kendinden utandı, hep beraber oldukları neyse ki yanında yoktu. Ben gören biriyken beni niçin kör olarak kaldırdın?
Artık, Rabbim! demenin fayda etmediği o vaat gelip çatmıştı.
İFTAH
Kısa zamanda kasabaya haber ulaştırılmıştı: toplaşacaklardı.
Yalnızken duydukları bazen bir içsızıya dönüşüyordu; kendileriyle başedemiyorlardı. Beraberlikten, birliktelikten güç alıyorlardı.
Kısa zamanda sokaklarda dalga dalga yürümeye başladılar. Güçlerinin, dalgalarının karşısında kimse duramazdı.
En önde seçkinler yürüyordu; sadece onların sesi çıkıyordu; sadece onların ses çıkarmaya hakkı vardı. Diğerleri avuçları patlarcasına alkışlıyor, duyduklarını yüksek sesle tekrar ediyorlardı.
-Ey halkım, diye bağırdı içlerinden biri. Bu adam sizin üstünüzde bir yer sağlamak isteyen; bir ölümlüden başkası değil. Eğer Tanrı bize bir buyruk ulaştırmak isteseydi, herhalde melek gönderirdi. Zaten biz atalarımızdan asla buna benzer bir şey işitmedik. O bir mecnun, meczup olmalı; bir süre onu gözaltında tutun.
Sokaktaki dalgalanma büyüyerek, güçlenerek kasabanın her yanını kuşatıyordu.
Küçük bir gurubun gemi yaptığını görünce, gülüştüler.
Onlar sel olup akıyordu işte; diğerleriyse…!
Diğerleri bir yandan gemiyi yapıyorlar; bir yandan dua ediyorlardı; Allah’ın onları güvenli ve emin bir yere ulaştırması için.
Onlar sular seller misali sokaklarda akarken; gökten aniden inen sular sel olup basıverdi kasabayı.
-Ey oğulcuğum, diye bir feryat yükseldi gemiden son kez, gel katıl bize.
-Beni azgın sulara karşı koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi oğul; binmeyeceğim bu gemiye.
Bir dalga giriverdi aralarına.
Azgın dalgalar sokaklardaki feryatları, figanları bir bir yutuverdi.
Sonra gök suyu tuttu; yer suyu yuttu.
AHKÂF
Taşı işlemekte mahirdiler.
Taş taş üstüne koyarak muhkem yapılar inşa ediyorlar; sonra da yapıp ettiklerinin azameti karşısında gözleri kamaşıyordu. Bunlar sayesinde sonsuz bir ün sağlayacaklarını düşünüyorlardı.
Maharetlerinin verdiği güven duygusuyla burunlarının ucundan başkaca bir yeri görmüyorlardı. Cebbârdılar; rahatlıkla başkalarının hak ve hukuklarına el uzatabiliyorlardı.
Kendilerine sürüler, çocuklar, bahçeler, pınarlar verenin kim olduğu akıllarına bile gelmiyordu;
-Bize öğüt veriyor olsan da, olmasan da, fark etmez diyorlardı.
Ünlerinin sonsuza dek yaşayacağı vehmiyle, muhkem malikâneler yapmak; her tepede anıtlar, tapınaklar yükseltmek üzere elçiye sırtlarını dönüp gidiyorlardı.
-Yaptığımız atalarımızın yaptığından başka bir şey değil. Hem, bu yüzden azaba uğrayacağımızı da sanmıyoruz diyorlardı. Büyük bir kibir ve güvenle, helâk edilecekleri azabı çağırdıklarından haberleri bile yoktu.
Oysa müstehak oldukları ürkütücü bir bela ve gazapla kuşatılmıştılar.
Yedi gün yedi gece süren kum fırtınalarıyla son izlerine kadar silinip gittiler.