MAA…
“Mualla, ah ne ala! Valla bu yaşta tetris oynadığına inanamıyorum kızım, koskoca kadın oldun, ne bu böyle sabahlara kadar?’’ diyor annesi her fırsatta…
Oysa annesi bilmiyor; Tetris üzerinden hayat dersine çalıştığını. Çok kaybetti o, epeyce geç kaldı, hem de hiç farkına bile varamadan… Bir cüzzamlı gibi Mualla. Ağrı bilgisi sıfır. Yeterince acı hissedemediği için, başına gelecekleri önceden kestiremiyor, birazdan parmak uçlarını veya yüzünün bir kısmını yere düşüreceğinden mesela, haberi olamıyor. Bu yüzden uyanık kalması gerekiyor Mualla’nın, kendisini hazırda tutması ve hemen her parçasını hayatın, yerli yerine uydurması oturtabilmesi için, gözlerini dört açması gerekiyor. Elbette Kill Bill değil, dövüş sanatlarına çalışmıyor, onunkisi daha pasif bir şey: Sarışın ve uzun boylu olmayan bir acı öğretmeni Tetris, oyun içinde oyun…
Gökyüzünden aşağı doğru kayan hiçbir iyilikten kendine doğru dürüst bir pay çıkaramadı Mualla. Elini şöyle bir çarçabuk tutarak, kimseleri tepetaklak çevirip sonra da rank diye yerine oturtamadı söz gelimi. Kısa mesafe koşularında hep sınıfta kaldı, belki bu yüzden maratona kaydetti kader onu. Uzun mesafe koşucusu tüm depresif ev kadınlarının da antrenörü değil midir Tetris? Parçacıkları maharetle birbirine bitiştirmek… Nerde gezer? Her tetris parçası bizim Mualla’nın kafasına düşüyor gibi… ‘’Kızım aklını başına topla’’ diyor annesi. Kız kardeşi her uğradığında eli kolu dolu geliyor; bir gün sinema bileti, bir gün home-store dergi, bir gün toka, bir gün tarak, yarım günlük iş ilanları, ev içi emeğin değerlendirilmesi önerileri, alışveriş mağazalarındaki indirim haberleri, burçlar, parfümerideki top-ten listeleri… Yarası içeride oysa Mualla’nın, süslenmekle, oyalanmakla geçmez… Yorgun.
İşte yine gazete sayfalarını karıştırırken sigarasını masadaki kül tablasının yerine çay bardağının içine söndürüyor. Of! Eli yandı, çay çok sıcakmış… ‘’Tavşan kanı çay’’ demeyi yasakladı çevresindeki herkese. Bembeyaz tüyleri kana batmış, binlerce masum tavşan geçiyor gözlerinden kızına her baktıkça…
Küçük kızı Simerya da uyanmış işte, uzun pazenden geceliğini sessizce sürükleyerek sırtı dönük annesine sarılmak üzere… Mualla’yı her sabah böylece korkutmayı çok seviyor küçük kız, arkasından arkasından yaklaşarak ya gözlerini kapatıyor ya da dün akşam marketten aldığı jelibonları tıkıyor ağzına. Lastik gibi bir şey aslında, Mualla sevmiyor bu küçük şekerlemeleri. Ama, çok da güzelmiş manasında kafasını sallayarak, sağ elinin parmaklarını ters dönmüş bir tuzluk gibi toplayıp, güzel güzel anlamında işaret ediyor. Sonra da iki işaret parmağıyla havaya bir kalp çizip, sağ avucunun içiyle kalbini bastırıyor: Ana kızın türettiği dilsiz alfabesinde, seni seviyorum teşekkürler demek bu…
İşte yine çabucacık davranamıyor Mualla, okuduğu gazeteyi zamanında katlayamadı da dünkü çocuk Simerya, üstelik de sağır ve dilsiz, kendinden beklenilmeyen bir çeviklikle atlayarak, ‘’A bu resimdeki babam değil mi?’’ anlamında sol eliyle sağ omzundaki hayali apoleti işaret ediyor. Baba, apolet demek ana-kızın arasında. Aynı anda Mualla apoletleri sökülmüş bir Kuvayı Milliyeci’ye dönüşüyor. Şimdi ne diyecek Simerya’ya?
Kızım biz babanla üniversiteye giderken…
Kızım biz babanla aynı burçtanız ama yükselenlerimiz ayrı…
Kızım biz babanla Peyami Safa okumayı çok severdik, bu yüzden senin adını da…
Kızım biz babanla pencerenin önündeki şu berjerlere karşılıklı oturup seni beklerken…
Kızım biz babanla…
Ahh faydası yok! Simerya bu uzun cümleleri anlayamıyor. ‘’Baban bugün, sokak çocuklarıyla ilgili hazırladığı önemli projesinden dolayı Başbakandan ödül almış’’ diyemiyor. Uzun cümle… ‘’Mualla’cım, çocuğu yeni eve götüremem, biliyorsun huzursuzluk çıkıyor, üstelik Simerya hasta. Hafta sonu dışarıda gezdiririm biraz. Veya gelecek ay olsun, bu aralar dersler çok sıkı. Anlayış göster biraz tamam mı tatlım?’’ Tüm bunları dilsiz bir kıza anlatabilmek çok kolay değil. Bazen Allahtan sağır da her şeyi duymuyor yavrucak diyor Mualla içinden… Öte yandan babasından tam anlamıyla da kopmamalı çocuk, ne yapsın Mualla, böyle deyip, hayali bir makasla tutup kesiyor kendi dilini, susuyor…
Uzun cümle, uzun bir çöldür dilsize…
Küçük kıza isminin anlamını anlatmak ne kadar da zor… ‘’Yedi kat göğün üzerinde bir iyilikler ülkesidir Simerya’’ diyor Mualla. Kız gözünü gökyüzüne dikip sanki iğne deliğine kaçmış o görünmez kenti arıyor? Nerede bu Simerya? Dudaklarını büzüp ‘’Maa…’’ diye söylüyor kızı, annesinin ismini. Ne yapsın Mualla? Mualla’nın omuzlarında apoleti yok. O bir ‘’Maa…’’.
Oysa Mualla’nın içindeki ‘’Maa’’, kocaman bir yer altı ülkesidir. Kızının binbir güçlükle söyleyebildiği bu tek heceyi duyduğunda, yüzünde güneşler doğuyor Mualla’nın, ‘’canım benim’’ deyip sarılıyor onun bal renkli saçlarına… Tüm tasaları kalkıyor.
Kocasıyla mutlu günlerinde büyük bir aşkla gökte aradıkları Simerya, dilsiz dünyasının en dip kuyularından bin bir zahmetle çekip yukarı çıkardığı bu tek kova su ile, artık annesinin elindeki tek harita…
‘’Anne, babam bizi bu çölün ortasında niçin yapayalnız bıraktı? Anne, göğe çok var mı? Anne bak, yeraltından haberler getirdim sana, o görünmez kentin ismini verdim sana: Maa…’’
‘’Tavşan kanı çay’’ demeyi yasakladı evde Mualla. Tavşanları kesemez kimse, kesenlerin eli taş olsun mu? Olsun… Küçük ve dilsiz tavşanına bakıyor anne. Bir türlü susmak bilmeyen ve doğduğu günden itibaren sürekli ağlayan bir bebekti Simerya… Doktordan doktora işlerken, kızıyla anasını sürekli bitiştirip, onları ayrılmaz bir biçimde birbirine oyalayan, babayı ise giderek sökülmüş ve kopuk, kaçık bir örgü gözü gibi ayıran bir mekikti yaşadıkları…
Mekik!
Uzay Mekiği Voyager’in havalandıktan tam üç buçuk saniye sonra mürettebatı ile yanarak kül olduğu gün; ‘’bu böyle olmayacak’’ demişti Simerya’nın babası, ‘’sen bir müddet okula ara ver ve çocukla ilgilen’’… Zira doktorlar raporu yazdı: Simerya, hem sağır hem dilsiz. Doğuştan…
Meğerse unutkanlıklar çölü Tih’e ilk bırakıldıkları günmüş o gün ana-kızın… Baba her gün biraz daha uzaklaşıp, her gün biraz daha azalttıkça evdeki harflerini, içinde kaybolduğu çöl Mualla’nın, uçsuz bucaksız bir sahraya dönüşüyordu…
Birkaç başarısız ameliyat, sayısını artık unuttuğu ve hepsinden de kavga kıyamet ayrıldığı asık yüzlü rehabilitasyon merkezleri… Üyesi olduğu şehrin tüm spastik çocuk kulüpleri… Bir gün; ‘’Beyefendi’’ demişler kocasına, ‘’siz şu karınızı da bir doktora götürseniz ya, her tedavi seansında bir kızılca kıyamettir kopartıyor, kızınızdan çok, hasta olan kendisi…’’
Xanax…
Nasıl bir antidepresandır bu? Yatakhanelerden sorumlu yatılı okul belletmeni mübarek. Sürekli yanan ışıkları kontrol edip sonra da bir bir kapatıyor. Sürekli Mualla’nın üstünde eli, aman üstü açılmasın, yorgan üstüne yorgan örtüyor çalışkan uyutucu. Kolları hep sıvalı hamarat mı hamarat bir uyku ustası… Bir gün kocası okulda işbaşındayken uyuyakalmış, sigara sen tabladan aşağı düş, önce örtüyü ardından perdeyi ateşle… Simerya henüz üç yaşında o zaman, annesini kaldıramıyor uykudan… Allah’tan büyükanne yetişiyor imdatlarına. ‘’Üzümlü kek getirmiştim torunuma, gelin hep uyuyor diye anahtar verdiydi bizim oğlan, bu ne sorumsuzluk, yan gel Osman on dönüm bostan, evi yakacaktı…’’
Bostan ve Gülistan…
Ne diyor Şirazi: ‘’On tane derviş bir kilimde uyur da iki padişah bir kilime sığmazmış…’’ Kayınvalidesinin himmetiyle söndürülen yangın, ötekini söndürmeye yetmiyor işte ve Mualla içinde kıvrılıp yattığı kilimin, altından ustaca çekildiğini bir türlü fark edemiyor.
Kocası her gece biraz daha geç geldiği evine artık evim demek istemiyor. Doğuştan yankesici asistan kız, aynı zamanda doğuştan süper bir dinleyicidir. Önce barmen maharetiyle kafası zaten dumanlı babayı uzun bacaklı bir sandalyeye oturtup, sonra da bardağı dipledikçe yenisini sürüyor önüne; dinlermiş gibi yapıp yeri geldikçe kendisinden bahsediyor, çoğu kez mahçup ve titrek sesiyle ‘’ben’’ diyerek başladığı o her iç açımı celsesi zaten mutsuz adamı biraz daha sersemletiyor. Hani acı çektiğimiz zamanlarda başkasının acısı ilaç gibi gelir ya bizlere…
“Maddi durumumuz çok iyi değil, çalışarak okudum ben, sizden yaşça çok küçüğüm, anneme ve babama çok bağlıyım, aslında fakir bir aileyiz, ağabeyim çok baskıcıdır göz açtırmaz, kısa kollu gezmem ben, saçlarım mı diyor sonra küçük küçük gülerek, asla boyamam, sizi örnek alıyorum kendime, bence yaşınızı hiç göstermiyorsunuz hocam, bugünkü sosyoloji sizden sorulur efendim, siz ülkeye yön veren bir düşünürsünüz, o genç çocuk mu evlilik teklif ettiydi de kabul etmemiştim, bence evlenilecek kişide aranılan şey olgunluktur, bugün beni pek mahcup ettiniz yani nasıl desem doğum günümü hatırlamanız büyük incelik, hayır bunu yapamam yapamayız, eşiniz de benim hocamdı saygı duyarım Mualla Hanıma’a, ben geçici hislerin peşinden gidemem, ilk kez biri elimi tutuyor, iki gündür erkenden gidiyorsunuz odama da uğramadınız ağlamaktan gözlerimin altı nasıl da morardı bakın…’’
Nasıl da ustadır, yeri geldiğinde mesafe koyar, yeri geldiğinde utangaçtır, ardından da sıfır noktasının o en ateşli kuyusuna atar adamı, görünmez ve pianossimo elleriyle çıkartır sırtlardaki cümle ceketleri… Gökler ülkesi kadar yumuşak, bulutsu, hem var hem yok, mükemmel bir öteki kadındır o… Muallayla kızının bırakıldığı o bitimsiz Tih Çölüne çok uzak bir sınırda, Vaat Edilmiş Topraklar kadar çekici… Bağı bahçesi, sarayı köşküyle pürüzsüz bir yeni hayat… Mualla’nın kocası bağbozumunda…
Bağbozumu…
Mide bulantısı, ayyuka çıkan dedikodular, Mualla’nın ayaklanan kadın arkadaşları, sağdan soldan gelen haberler ve küçük Simerya’nın beş yaşındayken söyleyebildiği ilk kelime: ‘’Maa…’’
Kulaklarına inanamıyor Mualla, derhal telefonlara yapışmaca, babası bunu kendi kulağıyla işitmeli, kızı konuşmaya başladı, derhal haber vermeli… ‘’Alo?’’
Telefona yankesici kız çıkıyor. İlk kez yüzleşiyorlar ötekiyle. Mualla muhatabının aslında çift cinsiyetli bir boksör olduğunu o anda farkediyor: ‘’Sevgilim, biri seni soruyor’’ diye ekliyor beriki yumuşak kadınsı maskesini çıkartarak. Ardından pos bıyıklar bitiyor dudak üstlerinde, kolları kıllanıp dayakçı bir vampire dönüşüyor, altın vuruşunu yapmalı artık: ‘’Bir dakika duş alıyor kendisi, Sevgiliiim’’… Buharların arasından kafasını uzatıyor baba… ‘’Kimsiniz, buyurun?’’
“Maa…’’ diyor Mualla kısaca Maa…
Konuşma bitti.
Kimseyle yatak kavgası yapacak hali yok.
Hiç sorun çıkmadı zaten, tek celsede bitti iş. Yalnız evi yakması Mualla’nın, hafif tertip şaşırttı hakimleri, ‘’Bilirkişi Raporu rutin bir şeydir’’ dediler. O gün gitti ilk kez Bakırköy Sinir Hastalıkları Hastanesine ve Zuhurat Baba’ya… ‘’Sen nasıl bir babasın’’ deyiverdi sandukaya karşı uluorta, aslında bu kocasına söylemeyi düşünüp de içine gömdüğü bir cümleydi ama Evliyaya denk geldi her nasılsa… Zuhur etti…
Zuhurat Baba…
O gece rüyasında Bakırköy sahillerinde gezerken buldu kendini Mualla. Derken bir rüzgar çıkıp deniz karışınca, ufuk çizgisinden doğru çıkan iki büyük el; ‘’bunlar ellerimdir’’ dedi ona… Mualla korkuyla denizleri yarıp ortaya çıkacak olanın Zuhurat Baba olduğunu hissederek ‘’tamam’’ dedi ‘’vallahi tamam, bir daha söz etmem size’’… ‘’Hayat, oyun içinde bir oyun, masal içinde bir masal, rüya içinde bir rüyadır, aldırma’’ dedi ses ona. Sonra da denizden doğru bir bebek uzatıldı Muallaya, kundakta, boynunda ıslak kumlar… ‘’Bu Hüseyn’dir’’ dediler denizin içindeki başka küçük eller… Mualla, kumları temizlemeye çalıştıkça, ‘’Kerbela Gününde bıçağın değdiği yer orasıdır’’ dedi aynı küçük elli sesler. Mualla Hüseyn’i alıp, bağrına bastırdı. Sandı ki bastırırsa kopuk başı düzelir, sandı ki bıçakların uçları körelir… Sonra bir daha baktı kucağındaki bebeğe, Hüseyn’in yüzü, kendi kızının yüzüne dönmüştü… ‘’Yavrum’’ deyip de uyandı…
Mualla’nın acısından öfke giysisi sıyrıldı, o günden tezi yok. Bununla birlikte hala tam iyileşmiş sayılamaz yaraları, iyilik ve sağlığın ayağı aksak olurmuş derler. O da öyle işte… İçinde sağır ve dilsiz çocukların yaşadığı gizemli Maa ülkesinden, yepyeni bil dili yepyeni bir işitmeyi öğreniyordu Mualla…
Babil Kulesi yıkılmadan önce konuşulan dil miydi bu, Meleklerin dili, Hüdhüd’ün, sonra mürekkep balıklarının, gül ağacının ve yüzü yosunlu taşların dili…