TEYZEMİN AYNASIZ GÜNÜ

Korintos’da bir genç kız yaşarmış; babası çömlekçiymiş, adı da Butades’miş. Güzel kız günün birinde sevdiği tarafından terkedilmiş. Delikanlı yabancı diyarlara gidecekmiş. Belki de savaşa gidiyormuş ama masalda bu söylenmiyor. Umutsuzluğa kapılmışken kızın aklına birden, kuşkusuz bir daha hiç göremeyeceği yüzü feneriyle aydınlatmak gelmiş. Genç adamın profili evin duvarında belirince, kız babasından profilin çevre çizgileri boyunca duvara biraz kil vurmasını istemiş. Sonra Butades nesneyi öbür çanak çömlekle birlikte pişirmiş. Delikanlı oradan ayrıldığında bu kilden portre genç kızda ondan griye kalan tek şey olmuş. Bir gölgenin gölgesi, aşkın iziymiş. İstediğin kadar terket beni, görüntün bende kalacak, senin aşkından benim de belleğimden daha sadık….Yüz Romanı/Nicole Avril

Çocukluğumun en gizli sırlarından birini açmak istiyorum size. Teyzemin aynanın karşısında durup öyle kalmasıyla başlıyor hafızamdaki tuhaf olay. Hafif yan dönmüştü nedense. Sağ omuzunun üzerinden, kendini tamamen işine vermiş olarak vecd içinde bakıyordu suretine. Elinde tepsiyle misafirlerle dolu salona girmeden önce mutad bir kaçamak bakış değildi. Yüzünü sevecenliğin ağır bastığı bir kuşkuyla, hatta derin bir ilgi ve merakla seyrediyordu. Gözlerini sevimlice kısarak en manalı görüntüsünü bulmak istiyor, kendisine mutmain bir hava vermeye çalışıyordu herhalde. Olayların akışı içinde varlığına en uygun rolün ne olduğunu keşfetme çabası mıydı bu haller, yoksa da fırtınalarını gizleme alıştırmaları mı. Gözyaşlarına söz geçirmek istiyordu belki de. Yengenin sesi gelmişti içerden, biraz fısıldar gibi, ama öyle güçlü üflüyordu ki lafları evin içine, bütün tahtalar görünmez bir şekilde titremiştir o an eminim bundan.
“Kaymakamın hanımı burun operasyonlarında başarı oranının gittikçe arttığını söylüyor, Yirmisini geçtiğine göre artık kararsızlığın lüzumu yok”.

Bunu söylerken bir yandan da çok ince bir iş yapıyordu Yenge. Parmaklarındaki mahareti dilim tutulmuş vaziyette izliyordum. İlkin kutuya bayıldım. Hiç böyle bir kutu görmemiştim daha önce. Gümüş üstüne silme nakış. Kutunun üzerinde Allah sizi inandırsın bir milim boş yer yok. Kuşlara ağaçlara dalda meyvelere varıncaya kadar herşey böyle mi incelikle işlenir. Tabakanın kapağının çıt diye açılışını, Yengenin bembeyaz incecik bir kağıttan yapılma sigara yaprağını, diline değdirip nemlendirdiği orta parmağıyla kelebek dokunuşu gibi zarafetle alışını, sonra içine değerli az bulunur bir kimya gibi muamele gören tütünün ihtimamla yol gibi serilişini, sigaranın büyük bir saygıyla sarılışını, bu esnada ortaya yayılan o acayip kokuyu, kağıdın son ucunu diliyle hafifçe ıslatıp ruloyu yapıştırmasını, benim derin bir hayranlıkla onu izleyişimi görmeniz lazımdı. Filmlerde görülecek bir karizması var Yengenin. Süslü bir çakmakla sigarasını yakınca ortalığa yayılan kokunun herkesi ne kadar etkilediğini hatırlıyorum. Demek böyle başlıyor Yengenin tartışılmaz saygınlığı, elden ele dilden dile yayılan tiryakilik.

Yengenin yakınına oturup dumanı kontrollü bir şekilde salmasını seyretmiştim uzun zaman. Dumanla başetme tarzını iyice incelemiştim. Onun kadınsılıktan uzak kadınlığını inşa eden önemli bir şeydi bu. Ben zayıf ve sessiz bir kadın olmak istemediğime o zaman karar verdim. Aslında sanırım erkekle kadın arası bir şey olmak istiyordum. Yengenin sigarayı ağızlığa takmasını, hafif hafif çevirerek yerleştirmesini, elini yana doğru açıp dumanı üflerken gözlerini biraz kısmasını sevmiştim. Annemin ağlaması, durmadan burnunu silmesi canımı sıkıyordu. Şöyle bir sigara sarıp başını geriye atsa ya. Külünü zarifçe küllüğün içine düşürse. Sanki büyük şehirden biz gelmedik Yenge geldi.

Ailede elbette birçok yengeler vardı, Feriha yenge, Ayten yenge, Zerrin yenge…Fakat Yenge denildiğinde annemin amcasının hanımı yani anneannemin eltisi akla gelirdi ilkin. Ailenin en yaşlı ve en güçlü kadın profiliydi. Annemin ailesi üzerinde çok etkindi. Vakti zamanında çok güzel bir kadınmış. Zekayla da birleşince bu durum ona büyük bir iktidar sağlamış. Topraktan nakıştan dikişten mevsimden hayalden kaderden anlar, büyük şehirler gezmiş görmüş biridir, çok iyi fal bakar, birçok konuda görüşlerine başvurulur. Küçük ölçekli bu şirin şehrin bütün büyük ölçekli işleri ondan sorulur. Yeni vali mi tayin olmuş hanımını Yenge ağırlar, liseye tayin olan öğretmenlere o sahip çıkar. Evlenemeyen genç kızlar onu hoş tutmak zorundadır çünkü uygun delikanlıların adresi onda bulunur. Bunun gibi birçok şey. Teyzemin burun ameliyatı olması gerektiğine de dedemi ikna etmişti anlaşılan. Teyzem daha onsekizinde onun boy aynasında görüldükten sonra. Evinin salonunda bir ayna vardı. Ayaklı oval kocaman bir boy aynası. Çerçevesi saf cevizden. İstanbul’da bir antikacıdan alıp getirdiği söylenir. Eve gelip giden kadınlar burada boylarının ölçüsünü alırlarmış daha çok. Yenge’nin İstanbul seyahatini anlatırken binbir gece masallarındaki Şehrazat misali lafı uzattıkça uzattığını hatırlıyorum. Sanki biz o şehirde yaşamıyoruz da, hiç bilmediğimiz bambaşka diyarlardan sözediyor. Bir seferinde annemin amcası dükkanı için mal almaya gittiğinde onu da götürmüş, denize karşı bir otelde kalmışlar artık neresiyse. Hizmet eden kızların hepsi de fındık burunlu, küheylan gibi uzun boyluymuş. Hayran kalmış Yenge. O üç altın günü yıllarca anlatmakla bitirememiş. Anlatmaya başlıyor yine.
Yengenin sesi evin her yerini dolduruyor hepimizi oyalıyordu ama ben anneannemin ölmesine hiç alışamamıştım. İnce yapılı küçük kemikli zarif bir kadın olan anneannemi tekrar görmek ve onu sıkıca tutmak istiyordum.

Anneannemin ölümünün üzerinden sadece bir ay geçmişti ama dedikodular ayyuka çıkmıştı. Dedemin tekrar evleneceği haberleri beni kahrediyordu. Tek bekar çocuk olan teyzeme sahip çıkmalı, mutlu bir yuva kurması için kolları sıvamalıydık. Fakat bunun olabilmesi için kemikli burnunun ameliyatla düzeltilmesi şarttı. Hissedebildiğim kadarıyla biraz da bunun için buradaydık, onu operasyon için götürmeye gelmiştik. Anneannemin hayali daha taptaze ortada gezerken, neredeyse eteklerinin hışırtısı duyulup bakışları her yere sinmişken neler konuşuluyordu böyle teyzem ve dedem hakkında. Yetişkin insanların acımasız dünyasıyla ilk kez bu kadar yakından karşılaşıyordum ve içimde büyüyüp de bu insanlara katılmak için zerre kadar heves kalmamıştı.

Anneannemin yası tutuluyordu güya. Dedemi teselli etmek şöyle dursun, evleneceği dedikoduları yüzünden ona düşman kesilmiştim. Çünkü o anneannemin yanında dolaşan hayaliyle birlikte anlamlıydı benim için. Tek başına onu bir yere koymam imkansızdı. Dedemi bu şehirde ikinci görüşümdü. Buraya çok yakışıyordu her hali, yolda yürürken esnafla selamlaşması, ayağını biraz sürümesi, pantolonunun kılıç gibi izine özen göstermesi, herkesin her halini bilip ona göre hatır sorması bana güven verirdi. Annem öteki iki kardeşimi İstanbul’da bir akrabamıza bırakırken, ben sadece en küçük olduğum için değil aynı zamanda dedesine ve ninesine çok düşkün bir çocuk olduğum için de yanına almak zorunda kalmıştı. Şimdi bir ay geçmişti acımızın üzerinden. Ölümü algılamakta ve tam olarak ne kaybettiğimi anlamakta zorlanıyordum. Hatırlamaya çalışıyordum anneannemi her gece yatağa girince, gözlerimi sımsıkı kapatıp. Merhamet dolu bir gülümseme, kaygılı bakışlar, eteğin dalgalanışı, dizinde konuşmaları dinleyerek uyumam, annemin beni yatak odasına doğru kovalamasına karşı çıkışı, üzerimi örtmesi, saçımı örmesi, yemeğin tuzuna bakmasındaki incelik. Dedemle sizli bizli bir dille alttan alıyormuş gibi yaparak ama hiç de geri adım atmadan yaptığı münakaşalar. Şimdi evin o çok ovulmaktan pürüzsüzleşen tahtaları diken gibi batıyordu ayağıma. Terliksiz dolaşamayacaktım sanki. Ev bana hafif eğilmiş bir tarafa kaykılmış gibi görünmüştü ilk görüşümde. Düz de yürüsem zemin bana pürtüklü inişli çıkışlı geliyordu.

Annem beni öğle uykusuna yatırınca yoldan gelmenin bitkinliği, ölümün yarattığı incinmeyle biraz ağlayıp sonra derin bir uykuya dalmışım. O geliverdi. Zarif ve sessizdi. Tık tık diye topuklu terliğinin sesi geliyordu. Gözleri normalde elaydı ama güneşli havalarda yeşil gibi görünürdü. Duygularına göre değişen göz rengi gri yeşil bir hal almıştı. İki katlı evin içinde bir aşağı bir yukarı gidip gelerek bir şey düşünüyordu. Hep teyzemi düşünüyormuş. Dedem yine meyveleri sebzeleri kasalarla sepetlerle getirtmiş kilere doldurmuş. Hiçbir şey kiloyla alınmaz bu evde. Bolluk bereket yeri. Gelen giden hiç kimse ağırlanmadan ikram yapılmadan yollanmaz. Bir kez İstanbul’a bizi görmeye geldiklerinde iki oda salon küçücük evimizde herşeyin kiloyla alındığını, meyvelerin sayıyla tabaklara bölünerek ikram edildiğini görünce çok üzülmüşlerdi. Anneannem elinde gümüş bir ağızlıkla dolaşıyor. Etrafta teyzemin olmadığını iyice kontrol ettikten sonra aynaya baktı, ona bir şey söyledi emreder gibi, aynanın sırrı gitti hiçbir görüntü vermez oldu. Ben yatağımda doğrulup kalktım. Ayna kör gibi olunca bu beni endişelendirdi. Aynasız bir hayat düşünemiyordum, teyzem aynasız hiç yaşayamazdı. İçerden sesler geldi. Kadınlar muhabbete devam ediyor. Ben ne kadar uyudum bilmiyorum. Gözlerim açık onu görmeye devam ediyorum, geziniyor odalarda, teyzemi arıyor, üzerinde hayattayken son görüşümde giydiği nervürle süslenmiş elbisesi. İşlemeli gezmelik elbiselerini giyince kucağına çıkmaya çekinirdim ama o yine de beni alır göğsüne bastırırdı. Şimdi saçlarını yandan ikiye ayırıp örmüş. Sonra onları başında taç gibi topuz yapmış. Güzel bir altın gerdanlığı var. Her bir kolunda kalın altın burmalar. Bunları hiç çıkarmazdı iş yaparken. Ev işi için eve gelip giden bir kadın vardı, biz onu yaşlı sanırdık çünkü yüzü kırışıktı epeyce ama annemden bile gençmiş meğer. Sokakta yalın ayak gezermiş bazen. Adı Bacı’ydı. Mecnun damarı varmış onda. Eve kaynak suyu da taşırdı biraz aşağımızdaki çeşmeden. Anneannem çarşı pazar için inmezdi aşağılara. Dedem manifatura dükkanına gelen kumaş toplarını yukarı yollar, o beğendiğini kestirirdi diktirmek için. Annemler dikiş öğrenene kadar terzisi hep aynı terzi Mükerrem’di. Bacı teyzemin iri kocaman gözlerini çok severmiş. Bu soylu burunla padişah kızı gibi duruyon dermiş. Görmeden görmeye fark var.

Teyzem misafir odasından her çıkışında arkasından konuşuluyor. Artık bir an önce evlenmesi lazım. Bak gelecek olanlar var ama herhalde kemikli burnu mesele oluyor. Herşeyin bir çaresi var. Konuşmaları duyunca iyice uyandım. Anneannemin hayali uzaklaşıp gitti.

Aklım fikrim teyzemdeydi. Sürekli yüzünü inceler olmuştum. Teyzeme bir sessizlik çökmüş. Bir mahzunluk gelmiş. Neredeyse hiç konuşmuyor. Arada bana gülümsüyor. Sürekli göz göze gelmeye çalışıyorum ama o hep başka tarafa bakıyor. Elbiselerine bakardım önceleri şimdi yüzüne. Yüzü konuşuluyor çünkü. Artık yüzünü eskisi kadar sevmediğini hissediyordum. Ameliyat lafı onu derinden etkilemiş bu belli. Kafasına bu fikir sokulmuştu bir kere. Anneannemin ölmesinden daha çok teyzemin başına gelecek olanlar ağlatıyordu beni artık. Türlü hayaller ve varsayımlar içinde boğuluyordum. Hatta bir gece havale geçirdim bu yüzden.

Yenge konuşurken küpeleri devamlı sallanıp hareket ediyor. Elleri etli. Parmağında değerli yüzükler var. Biraz da oturmuş gibi. Sanırım kertmişler, yerinden oynayacak gibi değil hiçbiri. Parmakları nasıl morarmadan öylece durabiliyor Yengenin. Annem büyük teyzem ve dayım evli olduklarından, bir sahipleri olduğundan yetim sayılmazlarmış. Babasıyla baş başa kalan küçük teyzem gerçek yetim. Yani annemizi babamızı kaybettiğimizde evliysek mesele olmadığını anlamak lazımdı bu durumda. Üzülmesi gereken biri varsa o da teyzemdi. Dedemin her karısı ölen erkek gibi hemen sızlanmaya başlayıp ortalara düşüp evleneceğine, önceleri çocuklarına tek gözüyle bakarken-erkeklerin yavrularına düşkünlüğü bu kadarmış-şimdi iki gözünün de kapanacağına ve gözü hiç kimseyi görmeyeceğinden ailenin dağılıp gideceğine kesin gözüyle bakıyordu kadınlar. Ama o çok düşkündü karısına, çocuklarına, hatta eşine dostuna. Hayır diyordu salonu dolduran kadınlar kat i yüz ifadeleriyle ve hiç geri adım atmadan, bu ev dağılacak, bunda bir şüphe yok. Bu kızın akibeti ne olacak şimdi. Küçük şehir burası. Uygun bir kadını şehrin en zengin manifaturacısına yapmak için çöp çatanlar harekete geçmiştir çoktan. Aç gözlü merhametsiz fettan bir kadın kısa zamanda yerleşir bu eve. Kızın çeyizini bile talan eder gözünün yaşına bakmadan.

Muhayyel bir kadın dolaşıyordu evin içinde. Dehşete kapılmıştım. Kadını eve sokmamak için çareler düşünmeye başlamıştım bile. Öyle çok konuşulmuştu ki artık onu var olduğundan hiçbir kuşku duymuyordum, onu görür görmez tanıyabilirdik en olmadık yerde bile karşılaşsak. Yüzü iyice şekillenmişti kafamda. İnce ağızlı yanakları biraz basık saçları dökülmüş göz kapakları olmayan sinirli bir kadındı.

Teyzemin her mutfağa gidişinde fısıldaştı kadınlar. Her gelişinde sustular. İlk bakışta öyle göze çarpan bir albenisi yokmuş. Çok da zayıf. Simsiyah saçlı, kuru kemik, dalgın durgun bir kız.

Teyzeme bin dereden su getirerek çirkin demek istiyorlar.

Biz üç kardeş aynı anda kabakulak olunca annem bakamamış zafiyet geçirmiş. Büyük şehrin zalimliği ve yalnızlığı. Babam beni getirip bir aylığına teyzemin şefkatli ellerine teslim ettiğinde beni ne kadar şımartmışsa üstüne bir de suçiçeği çıkarmıştım. Yüzümü kaşıyıp da iz kalmasına sebep olmayayım diye beyaz pamukludan tek parmaklı iki küçük eldiven dikivermişti teyzem. Bileklere gelecek yere de incecik lastik geçirmişti. Beni yirmi dört saat izlemişti çiçek bozuğu bir yüzüm olmasın diye. Pürüzsüz yüzümü ona borçluydum. Sonra bana hastalığımı unutturmak için masallar anlatır saçımı tarar çok güzel tokalarla süslerdi. Güzel bir kız olmasaydı nasıl bulup alabilirdi ki bu güzel tokaları.

Birgün büyük bir araba tutup komşu köyün çayırlığına pikniğe gittiğimizi sonra da harika bir kilim serdiğimizi orada uyuduğumu, üzerimden atlayan yanımdan geçip duran yaramaz bir keçinin kuyruğunun yüzüme değişini, bunu gören teyzemin bana siper oluşunu, bir melek gibi üzerime şalını örtüp saçlarımdan öpüşünü nasıl unutabilirim. Bacının peşine takılıp çeşmeye gitmiştim bir seferinde de. Su içen hayvanları görünce korkup çeşmenin yalağına terliğimi düşürmüştüm. Ayağıma taş batarak ve gözyaşlarına boğulmuş bir halde eve gittiğimde de onun kollarına atılmıştım hiç tereddüd etmeden.

Bacının ayakları üşümezdi, taş da batmazdı. Onun mucizesi de buydu. Gözlerinden çeşitli renklerde şimşekler çıkarırdı. Her karmaşık olayın şifasını verecek duayı bilirdi. Büyüleri çözer, hava durumunu, zemheriyi, cemreleri herkesten önce bildirirdi. Cemrelerin sırrını büyüyünce anlatacaktı bana, ne olduklarını, nasıl düştüklerini. Cemrelere dair sayısız tahmin yürütüyorum o zamandanberi. Hiç kimse Bacının öyküsünü tam olarak bilmezdi. Kocasını kaybetmiş. Bir rivayete göre vurmuş, yoksa o mu onu vurup yaralamış, bilinemezdi. Ayakları morumsu. Keçeleştiğinden hissetmezmiş sıcağı soğuğu. Isınmayı reddeder, ısınırsam çalışamam derdi. Köyüme gideceğim diye bırakıp gitmiş anneannem ölünce. Onu karla bulanmış olarak bir dağ evinde hiç üşümeden gülümserken düşünüyorum. İşte bu Bacının teyzem ona yorgunluk kahvesi yaptığı zamanlar bu kız dünya güzeli dediğini kaç kez işittim. O diyorsa doğrudur. Teyzemin hakiki ve hakikatli güzelliğini Bacıyla ben hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak surette biliyorduk.

Dünyanın bütün kadınlarını görmemiştim ama teyzemden daha güzeli olmadığından emindim. Çok insan görmek mahvetti herşeyi. Televizyondan binlerce kadın geçmeye başlayınca kafalar karıştı sanırım. Peki hala teyzemden daha ince belli kimse var mı, yok. Ben bile küçük kollarımla tam olarak sarılabiliyordum ona. Çok güzel elbiseler giyer ve hepsi çok yakışır. Kitap okurken yüzü gerilir nur gibi parlar içinin derinliğiyle ışır. Gözleri kitap okuyan birinin gözleri olunca deniz kızı gibi büyüleyici bir hal alır.

Bütün kızlara bakmaya başlamıştım. Benim güzeller güzeli teyzem kime göre ve tam ne zamandan beri çirkindi. Güzel kızı tarife gerek yok. Güzelliği hiçbir kanıta ihtiyaç duyurmayacak şekilde birden hiç beklenmedik bir yerde beliriyor, bu da teyzemi töhmet altında bırakıp sessizce öbür tarafa ayırıyordu herhalde.

Bir komşu şöyle söylüyordu annem çıkar çakmaz, “Eh o eski saltanatlı günler bitti artık. Kızlarının ardı sıra dolaşan, elini üzerlerinden çekmeyen adamın tekmilini birden silip atması yakındır”. Çocuğum diye kimse kıymet vermiyordu ama o günlerde konuşulanlar ta içime işlemiş.

Kadının bunları söylerken yüzünün kıvrım kıvrım aldığı şekil inanılmazdı. Biraz sevinç mi vardı ne. Hayıflanma mı. Bulanmış karışmış bir şöyle bir böyle allak bullak yüzler. Hepsi ölecek sonunda, görecekler günlerini diye seviniyordum. Basit bir ölümlünün yüz çizgileriydi hepsinde belirginleşen. Yüzlere dalıp yüzmeye o günlerde başladım. Bir yüzün arkasında ne var tam olarak.

Teyzemin yüzüyle benim yüzüm konuşurdu her zaman. Şimdi yüzünün şekline odaklanmış bir suçlu olarak yakalıyorum kendimi. İlk kez görüyordum sanki. Yüzün gülüşüne, gözyaşıyla ıslanışına, yarattığı doluluk hissine değil derinin aldığı şekle, maskeye bakıyordum artık. Alt üst olmuştu onunla ilişkim.

Saltanatın gideceğini duyan annem, baktım dolaşıyor ortalıkta bu saltanatın hiç bozulmayacağını ifade eden bir yüzle, içinde kımıl kımıl hareket eden endişeleri şüpheleri kurtları solucanları sümüklü böcekleri bastırarak. Benim içim de annemle paralel olarak bulut bulut kararmıştı. Yorgun ve uykusuzdum ama yokluğumdan istifade bir şey konuşulur, teyzem hakkında bir plan yapılır da iş kontrolden çıkar diye öteki odalara gidip uyuyamıyordum.

Annem ağlıyor. Bir iki kadın da eşlik ediyor. Artık özellikle ağlayan insan yüzlerinin aldığı şekil ilgimi çekiyordu. Sonra gözlerini mendille silmeleri, mendile bakmaları illa ki. Çok ağlamış mıyım. Kederim iyice görüldü mü. Yüzlerin simetrisine, ağlarken, gülerken, yüz halden hale girerken güzel ve çirkin olurken bu simetrinin bozuluşuna dikkat kesiliyordum. Güzel bir kız olduğumdan nasıl emin olacağımı bilemiyordum artık.

Kadınlar pencereden dışarı göz atarken, konuştukça sustukça açık unutulan siyah beyaz televizyon da kendine göre sesi kısılı vaziyette çalıp oynuyordu. Bir tartışma programı vardı öğlen öğlen. Adamlar hararetle birbirlerine giriyorlardı ülkeyi kurtaralım derken. Bir şey anlamam imkansızdı, öyle bir çabam bile olamazdı zaten, sadece hayretler içinde yüzlerin şekillerine bakarak kendi kendime büyülenip heyecanlanıyordum.

Adamın tekinin saçı dökülmüş biraz, gravatın duruşu da göze batacak kadar eğri. Yana kaykılmış bir oturuş. Konuşması kırgın. Ben böyle oturumların adamı değilim, gönül indirmem böyle şeylere ya işte memlekete bir faydamız olabilirse diyerek kerhen geldik misali. Diğerleri daha aşağıdaki bir platformda oturuyormuş gibi herkese yukarıdan bir bakış.

Konuklardan birinin, olur mu canım öyle şey, siz konuşmayı bilmiyorsunuz efendim, ben insanların uzmanlık alanlarına girmeyen konularda fikir beyan etmelerine dayanamıyorum, demesi çıldırtıyor baş adamımızı. Ne demek efendim, konuşma alanımın sınırlarını belirleme hakkını siz kendinizde nasıl yani, bu ne kariyerist yaklaşım böyle, ben şimdi bu stüdyoyu terkedersem siz kiminle konuşup da kamuoyuna kendinizi gösterebileceksiniz, hı.

Gözler balık gibi yanlara genişliyor sanki, eller harekete geçiyor eşlik etmek üzere, ceket sırt ve koltuk altlarından gerilmiş, süslü bardaklara dekor olsun diye öylesine konulmuş sular bir dikişte bitiriliyor. Dalmış gitmiştim. Yenge kim seyrediyor ki bu yavanlıkları diyerek düğmeye bastı, ekranı karartıp adamları çıkardı hayatımızdan. Tülü zarifçe aralayarak sokağa baktı, geliyor dedi manidar bir sesle.

Hemen pencereye koştum.

Bebekliğimizden itibaren bizi rengarenk hediyelere boğan dedem iki yana hafifçe salınarak eve doğru yürüyordu. Fötr şapkası biraz yana kaykılmış. Şapkasını takmayı yeni bir millete mensup olmanın gereği sayardı. Dedemin babası biraz da can korkusuyla gönülsüzce takmış bu meret dediği şeyi ama dedem İstanbul’la irtibatlı olmanın, yüksek bir sınıfa ait görülmenin gereği olarak şapka takmayı önemsiyordu anladığım kadarıyla.

Sevdiğim adam şimdi kötü biri ya da potansiyel suçlu olup çıkmıştı. Pek yakında bir kadına kapılacak, bir kalemde silip atacaktı hepimizi. Gelen kadın dedemi asla sevmeyecek, herşeyi yağmalayacak, dedemi bir deri bir kemik kalıncaya kadar soyup soğana çevirecekti. İlkinden sonraki bütün kadınlar üvey kadınlardı ve dişleri uzamış gözleri kanlanmış geceleri para diye sayıklayan yarı kadın yarı canavar gibiydiler zannımca. Dedemle ilgilenen hiç kimse yoktu. Yemeğini koymak, çamaşırlarını yıkamak birlikte akşam haberlerini dinlemek dışında hiçbir iletişim kurmuyorduk nedense. Belki de dönen lafları hissettiği ve bu yüzden kendini kapattığı için daha fazlasına o izin vermiyordu. Yüzünü dikkatle inceliyordum. Gerçek yüzünü görmeye çalışıyordum. Gülümsemesine derin bir kaygı sinmişti. Hareketlerindeki kıvraklık canlılık yok olmuştu. Bir derdi vardı, sanılanın aksine büyük bir acıya uğramıştı, bunu kesinkes anlamıştım ama hiçbir kelime bilmiyordum bundan sözedecek.

Yenge kardeş gibi severim aslında bu adamı diye mırıldandı benden doğru. Yeni evlendiğimiz günlerde ne çok koşturdu evimizi kurmak için. Acı tatlı ne günler paylaştık. Kıyamam ona ben dedi ya hakkındaki söylentileri desteklemeden körüklemeden, kem sözleri mecazlarla, kinayelerle bezeyip onaylamadan da duramıyordu.

Bu evde kaldığımız üç gün içinde içime iyice yer eden şey şuydu ki dedem kördü artık ve bunun keyfiyetini bilemiyordum tam olarak. Yürürken yolları görüp göremediğinden emin değildim, şaşkınlıkla bakıyordum kendinden emin bir şekilde, yolları şaşırmadan eve doğru yürüyüşüne. Eliyle koymuş gibi buluyordu işte evini kör gözüne rağmen. Yüzü durgun ve düşünceliydi. Yerçekimi onun yüzünü yere doğru çekiyordu, gözleri dudakları burnu yanakları hatta alnı aşağıya doğru düşüyordu sanki. Bir tepenin harekete geçip yürümesi kadar şaşırtıcıydı kaskatı yürüyüşü. Mutsuzluğun mutluluktan daha yoğun, katı ve sert bir şey olduğunu hissedebilecek yaştaydım. Kimse dedemin anneannemin ölümünden derin bir üzüntüye düçar olmadığını söyleyemezdi bana.

Kadınlar ne tuhaf. Bir araya gelince hemen erkekleri kötülüyorlardı. Onlarda her zaman gizli bir hainlik vehmedilmesi gerektiği sıvı gibi kanıma yayılıyordu bu eve geldiğimdenberi. Erkekler daha inandırıcı olmanın bir yolunu bulamazlar mıydı acaba. Bana düşen hiç konuşmayan dedem hakkında delil toplamak, hissettiklerimi, önsezilerimi anlatacak kelimeler icat etmekti. Oysa derinlerden gelen bir endişe kaplamaya başlamıştı içimi, şimdiden ömür boyu beni sevecek hainlik etmeyecek birini bulamama korkusu çekiyordum. Hep bir gün mutlaka arkamdan hançerleneceğime dair hisler biriktiriyordum bilincaltıma doğru. Bu kesindi. Hiç kimse beni yeterince sevmeyecek. Rabiyetül Adeviye’nin bile başına gelenlerden sonra. Yengenin anlatırkenki kat’iliğine bakılırsa en yüce kadınların bile kurtuluşu yoktu bu akibetten. Birgün diyordu gözlerini kısarak, bir sır verir gibi, Rabia yolda giderken Hasan Basri hazretleri yanına gelip güzelliğini övdükten sonra, onunla evlenmek istediğini söylemiş açık yüreklilikle. O da demiş ki arkana bak benden daha güzeli var. Dönüvermiş adamcağız. Bir şaplak ensesine. Yürümüş gitmiş Rabiye. Kitapta aynen böyle yazıyormuş. Rabiye ki ayın ondördü kıskanırmış güzelliğini.

Teyzem bu öykülerin arasında kalamazdı. Liseyi bitirmiş. Üniversite imtihanlarına girip okuyabilirdi daha. Çok güzel bir çeyizi de vardı. Kaç kez göstermişti bana. Aynalı sehpa örtüleri, duvara asılacak gelincikli pano, iğne oyalı yatak takımları, mutfak perdeleri, işlemeli havlular. Hazırdı herşey. Varsa yoksa kemikli burnu. Yüzümü uzun bir süre mesela yarım saat göremesem panikliyordum artık. Merakta kalıyordum ne oldu, nereye gittim güzel miyim hala. Küçücük bedenim çözülüp un ufak olup gidiyordu neredeyse. Tencerenin kapağında yemek kaşığının, ekmek bıçağının metalinde, arabanın camında, vitrinde her yerde hemen arıyordum kendimi, hızlıca bir göz atıyordum yüzüme.

Herşey anneannemin bizi erkenden bırakıp gitmesiyle başımıza geldi. Annesi uzun saçlarını örerken, benim güzeller güzeli kızım derken ağzını açmaya cesaret edemeyenler, onun ölümüyle meydanı boş bulmuş teyzemin güzelliğine gölge düşürmüşlerdi. Annesine güvenmeye kendini onun gözlerinde seyretmeye doyamayan, işlerini şarkı söyleyerek yapan teyzem şimdi muallakta kalmış ve sesini kesmişti. Kedisi Kömüre de muhabbeti azaldığından aramızdaki kucağa çıkma yarışması bitmişti neredeyse. Çok bilmiş, fettan ve tembel Kömür sobanın yanında yatıp duruyordu artık. Ne olursa olsun teyzem annem gibiydi benim için, onun başına gelenler benim de başıma gelmiş sayılırdı.

Kadınlara baktım, yüzler nasıl da değişmiş, bir kararda durmuyorlar, kararsız dayanıksız oynak. Her lafı dinleme sen, biraz bahçeye çık dedi biri. Her lafı büyük bir dikkatle dinlemem rahatsızlık vermiş anlaşılan. Dursun çocuk dedi başka bir kadın, İstanbul kızı, ne düşünüyor bakalım buraları hakkında, bir duyalım. Herkes aynı anda bana bakmaya başlayınca aklım çıkmıştı yüzümü düşünüp.

Hızla kapıdan çıkarken az kalsın teyzemin elindeki tepsiyi deviriyordum. Gül şerbetiyle bisküvi getiriyordu. Bisküvi yeni çıkmıştı o zamanlar. Evde bulundurmak bir sınıf göstergesiydi. Çeşitli modellerdeki bisküvilerden ikram edebilmek prestijli bir şeydi. Aslında çok çeşit de yoktu. Şimdi kimsenin yüzüne bakmadığı pötibör bisküviler yaygındı en çok. Kıtırtı çıkarmak ayıp kaçacağından çaylarına batırıp yerdi kadınlar. Teyzem kapıdan çıkarken yine göz atıverdi aynaya.

Aşağı katta arkadaşları bekliyordu. Yazları arka bahçeye açılan kapının önüne serdikleri kilimin üzerinde oturduğu, birlikte nakış işlediği kızlar. Durmadan gülerdi teyzem. Görücüleri, lisedeki oğlanları, okudukları kitapları, üniversite için büyük şehirlere gitmeyi, çarşıya yeni gelen son moda kıyafetleri konuşurlardı. Bütün kızların çeyiz sandıkları bebekliklerinden itibaren dolup taşardı bu şehirde. Yılda birkaç kez havalandırılır, dualarla yeniden istiflenirdi.

Sonra nihayet İstanbul. Bu şehir iyi gelmemişti teyzeme. Bir haftada zayıflamış, rengi solmuştu. O gün erkenden kalkmış giyinmiş. Uyku tutmamış belli ki. Uyuma numarası yapıyordum yatağımın içinde dönüp durarak. Ne yapacağımı bilemediğimden yüzümü kapatmıştım yorganla. Çocuklar kalp krizi geçirir mi. Bu çarpıntı ne manaya gelir. Teyzem aynaya karşı burnunun ucunu havaya kaldırıp öyle tuttu bir süre. Dünyanın en güneşli İstanbul günlerinden biriydi. Bol ışık yüzünden bütün görüntüler hareketler acıtacak kadar belirgin ve netti. Annemin damarları babamın sinir uçları ortadaydı.

Teyzemin görüntüsünü izlemeye başladım. Gülümsüyor, gölgeler geçiyor, baktıkça bakıyor, bir şey görüyor, helalleşiyor sanki. Hep yabancı gibi kaçamak bakardı aynaya, böyle uzun uzun korkularının üzerine yürürcesine içi yanarak bakışını hiç görmemiştim. Uzayıp giden, bütün hayatıma yayılan bu an derimden geçip içlerime işlemeye başlamıştı. Yengenin konuşurken inip kalkan kocaman göğsü aksediyordu aynaya, annemin hıçkırığı sıçrıyordu, yatağımı dolduran güneşten boğuluyordum.

Doktor yurdışına seyahate çıkacağından böyle sabahın erken bir saatine randevu vermiş. Türkiye’de bu işler daha çok yeni olduğundan düzgün iş çıkarma oranı henüz düşüktü. Teyzem leylak renkli karpuz kollu çok güzel bir elbise giymişti. Babam arabanın camlarını kaçıncı kez parlattı. Bu gerginlik alametiydi. Dayımla ise hiç konuşulmuyor herkesi kırmaya hazır bir asabiyetle sürekli evde unuttuğu birşeyler için yeniden merdivenleri tırmanıyordu. Annem dudaklarıyla dualarını bitirmeye ve tesbihatını tamamlamaya çalıştı. Teyzeme bir durgunluk gelmiş. Uykusuzluktan gözlerinin altı hafifçe morarmış incecik damarları belirgin bir hal almış. Üçüncü kattaki evimizin penceresinden arabaya binişlerini seyrediyordum. Teyzemin arka kapının önünde titreyen bacaklarını görünce çocukluğumun erkenden sona erdiğini hissettim. Erkeklere olan bütün güvenimi böyle pırıl pırıl güneşli bir günde kaybettim. İçimde derin kuyular gibi karanlık bir çukur oluştu. Aşkın bu dünyadan sonsuza kadar çekilip gittiğine bir his doğdu içime. Kimse beni dekoratif bir malzeme gibi alıp veremeyecekti. Hiç evlenmemeye yemin ettim.


  Öyküler