İSTANBUL'A HÜSEYİN DEDEDEN BAKMAK

İSTANBUL'A HÜSEYİN DEDEDEN BAKMAK
1 Mayıs 2009 - 2:05

İdeal Kariyer derneği yazarlık okulu katılımcılarıyla kaynak kültür merkezinde kahvaltıda buluştuk. Son katta boğaza nazır salonda kahvaltı yaptık. Martı kuşları pencereye konup durdu. Üsküdar’ın sisli görüntüsü hüzün çağrıştırıyordu. Kitap bölümünü gezdikten sonra servis aracı ile araba vapuruna bindik. Harem vapurunda galata kulesi, köprüsü, Beyoğlu, Beşiktaş, Ortaköy manzarasında Cafer Keklikçi ile...

İdeal Kariyer derneği yazarlık okulu katılımcılarıyla kaynak kültür merkezinde kahvaltıda buluştuk. Son katta boğaza nazır salonda kahvaltı yaptık. Martı kuşları pencereye konup durdu. Üsküdar’ın sisli görüntüsü hüzün çağrıştırıyordu.

Kitap bölümünü gezdikten sonra servis aracı ile araba vapuruna bindik. Harem vapurunda galata kulesi, köprüsü, Beyoğlu, Beşiktaş, Ortaköy manzarasında Cafer Keklikçi ile yazarlarımızla, şairlerimizle ilgili hatıraları anlattık. Galata köprüsünü ben, Sait Faik ve Memduh Şevket’e bağlayarak anlattım. Kursiyerler gezi yazısında neye dikkat etmemiz gerektiğini sordular. Ben de daha çok birikime, müktesebata dayanarak ve özgün olmaya dikkat ederek yazılmalı diyordum. Kursiyerler de neye dikkat etmeliyiz sorusunu soruyorlardı?

 

Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin türbesini ziyaret ederken içimde bir kımıltı, kıpırtı duymadım. Bir kafirin bir mabede baktığı gibi baktım. Dua okudum. Ama okuduğum duanın ne anlama geldiğini düşünmedim. Türbenin önünde mendil satan bir ihtiyar vardı. O dikkatimi çekti. Türbenin alt girişinde Cafer Keklikçi sigara içiyordu. Dumandan rahatsız olan adam az öte gitti. Ben adamın yanına yaklaştım ve burada mendil satıyorsun ama burada yatanı tanıyor musun dedim.

Tanıyorum dedi.

Sultanlara sultanlık yapmış dedi.

Yutturma, tanımıyorsun işte dedim.

 

Adı Hüseyin’di. Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerini anlatmaya başladı. Boğazdan yürüyerek geçmesini, sokaklarda ciğer satarak nefsini yenmesini anlattı. Üftade hazretlerine talebelik yaptığı yılları anlattı.

Hüseyin Amcaya inandık.

Halk diliyle, samimi konuşuyordu.

Okumamıştı. Sadece sohbetlerde dinleyerek öğrenmişti. Öğrendiğini iyi öğrenmişti.

Kursiyerler ihtiyarla konuştuğumu görünce “Hikayeyi bulmuşsunuz.” dediler. Evet, dedim. Hikaye bu. Bu türbenin, bu tabiatın, bu güzelliğin insan olmadan anlamı yok, dedim. En güzel doğa manzarası olsa bile insan olmadan manası yok. Varlık insana hizmet etsin diye yaratılmış.

Kurmacacının çıkış noktası insan olmalıdır. Mekanı insanla anlatırsak daha kalıcı, daha inandırıcı, daha açık olur. İnsandan arındırdığımız her anlatı uzak, afaki anlatıdır.

Hüseyin Dede, kursiyerler için uygulamalı bir hikaye oldu. Hüseyin Dede’yi gözlemledik, dinledik. Şimdi onu yazmak kaldı. Sol yanağındaki iri mor beni, içine düşmüş gözleri, dökülmüş kaşları, çapaklanmış kirpikleri, yağmurluğunun şapkasının kenarından görünen kırçıl saçlarıyla Hüseyin Dede bir hikayenin başkahramanı idi.

 

Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinden indik, Kuşkonmaz camisinin solundan ilerleyip Kızkulesi’ne vardık. Kuleye nazır büfenin şemsiyelerinde yağmurdan korunarak salep içtik. Yandaki tentenin altında iki sevgili sarmaş dolaş idi. Kafile başkanımız selamünaleyküm dedi. Gençler irkildi. Erkek saldırmak için yekindi, kalabalığı görünce kafile başkanımıza saldırmaktan vazgeçti.

Cafer Keklikçi orada, ayakta şiiri anlattı. Şiirde gerilim ve gerçeklik nasıl olmalı konulu bir konuşma yaptı.

Kursiyerler, boğaza bakarak In case you missed them, check out some Instagram of Justin recently getting cozy with Kendall Jenner!20 pictures inside of justin-bieber-news.info having fun at Disneyland…Buaha! I love that nobody cares anymore. yazı yazmanın sırrını soruyordu. Oysa yazı yazmak içimizdeki denize bakılarak yapılırdı. Bunu nasıl anlatacağımı epeyce düşündüm.

Öykücülerden hatıralar anlatarak oradan ayrıldık. Öğle okunuyordu. Mihrimah Sultan camisine gittik. Bütün tarih kokan caminin mehabetinde kendi nefsimin küçüklüğünü fark ederek eğildim kalktım.

Cafer Keklikçi ve diğer arkadaşlarla servise bindik. Keklikçi, Koğma Beni adlı şiirini gür bir seda ile casino online okudu.

Sahil yolundan, Fethi Paşa Korusu’nun önünden ilerlerken Cemil Meriç’in hüznünü duydum. Meriç’in oğluyla ilgilenen Robertli gençleri düşündüm. Kim sahip çıkarsa, gençlik orada olur.

Kozyatağı’ndan geçip Yuşa tepesine ulaştık. Dar yollardan tepeye çıkmak epeyce zahmetli. Bediüzzaman hazretlerinin oraları nasıl çıktığı, orada nerede yaşadığı içimde dönüp durdu.

Marmara’nın manzarası muhteşemdi. Boğaz masmavi bir göl gibi görünüyordu. Yuşa tepesi, yeşillikle doluydu.

Mimozalar, akasyalar, çuha çiçekleri, asma güllerle süslenmişti. Hazretin mezarı on yedi metre. Çok uzun değil mi? Yuşa hazretleri Hazret-i Musa’nın yeğeni imiş. Boğaza nazır poz verdik. Türbenin bakımını yapan kişiye oranın tarihini sorduk. Otuz sekizli yıllarda tamirattan geçmiş. Eski yapılar yıkılmış, yenileri yapılmış.

Oradan aç karınla ayrıldık. Anadolu kavağına ulaştık. Yollar, doğal gaz çalışması nedeniyle kazılmış, yeni kapanmış. Çamur içinde ilerledik. Anadolukavağı küçük, şirin bir mahalle. Köyden bozma. Plajı güzel. Balıkçıları meşhur. Kafile başkanımız bir balıkçıya selam verdi, adam selamı almadı.

İki bin birde yalnız başıma gelmiştim. Belediyenin boğaz turu yapan vapuruyla. Akşam beşe kadar da kalmıştım. Paramın azlığından, ağzıma bir lokma koyamamış, sadece su alabilmiştim. Bu kez de kursiyerlerle yemek yiyemedik. Herkesin cebi boştu. Balıkçı restoranların önünden geçerken, garsonlar buyurun, buyurun nidalarıyla bizi içeri davet ediyorlardı. Biz hiçbirine girmeden ilerliyorduk. Biraz daha ötedeki balıkçılar ümitleniyor, kapıya çıkıyorlardı. İhtiyar bir casino pa natet garson, bana yaklaştı “emekliye indirim var” dedi. Kursiyerler gülmekten kırıldılar. Otuz sekiz yaşımda emekli etmişti beni adam. Bir balıkçı da Cafer Keklikçi’yi çevirdi. İlla içeri buyurun diyor. Cafer Keklikçi İsmet Özel”in Amentü şiirinde geçen marşı adama okumaya başladı. Adam dinledi, dinledi bir where is justin bieber u smile lyrics got the 5th place in the list (2014) stars who spend a large amount of money to charity for people and animals. şey anlamadı. Cafer Keklikçi’nin elini sıktı, uğurladı. Yürüyerek Yoros Kalesi’ne çıktık. Yarım saat kadar sürdü. Sarp yolu, taş merdivenlerle çıktık. Araba yolu da varmış ama acemiliğimize geldi.

Kalenin burçlarında fotoğraf çektirdik, bir yanda Karadeniz’i, bir yanda Boğaz’ı izledik. Manzara burada da harikulade idi. Kale yer yer yıkılmış, köhnemiş, bakımsız bir halde. Böyle giderse birkaç yıl içinde ayakta kalan bölümleri de yıkılır. Kale içinde bir akasya ağacına çaputlar bağlanmış. Muhtemelen adını da dilek ağacı koymuşlardır. Müslümanların işi olmasa gerek. Ben de kağıt mendil bağladım. Kursiyerlerin yazarlık sıfatını kazanmalarını dileyerek. İyi yazılar yazmalarını dileyerek.

Kale esiyordu. Üşüdük, şapkalarımızı taktık. Boğazın karşı tarafı Rumelikavağı. Masmavi, masmavi göl.

Yarım saat kadar o oksijenli havayı soluduktan sonra yavaş yavaş indik. Taş merdivenler epeyce dik yapılmış.

 

Kale hakkında bilgiler okuyoruz: “Yoros Kalesi çok ilginç bir mimariden izler taşıyor. Bu kalenin 1190 yılında inşa edildiği düşünülüyor. Önce Bizanslıların, daha sonra da Osmanlıların eline geçen Yoros Kalesi içinde bir zamanlar 25 evlik bir Türk mahallesinin bulunduğu Evliya Çelebi’nin Seyyahatname’sinde yazıyor.”

 

İniş zor oldu.

Anadolukavağı gezimiz de böylece tamamlandı. Bu şirin plajın havası her gelenin hoşuna gidiyor. Memleket için böyle güzel yerlerin bulunması bir güzel mübareklik.

Anadolukavağı yerleşim merkezinde şirin bir cami var. Ahşapla süslü kargir bir yapı. Camiyi huşu içinde ziyaret ettik. Yöre halkı hem camiye hem de Yorgos Kalesi’ne hürmetle hizmet ediyor. İkindi sonrası şirin köyden ayrıldık, Kozyatağı belediye tesislerine gittik. Denize sıfır. Dağların, koyların ortasında bir dinlenme, yeme içme mekanı. Uzaktan görünmeyen bir yer. Hatta hemen üstünden geçen yoldan bile görünmüyor. Koyun gözden ırak harika bir manzarası var.

Belediye tesislerinde yemek yiyemedik. Bir saat beklememiz gerekiyordu. Saat beş olmuştu.

Her birimiz İstanbul’un bir bölgesinden gelmiştik. Büfeden simit çay aldık. Martıların çığlıkları eşliğinde simit yedik. Martılar simit parçalarını havada kapıyordu.

Bir televizyon kanalıyla çalışan aracımızın işi çıktı. Hemen dönmesi gerekiyordu. Bizim de gezimiz bitmişti. Şirinevler’e kadar araçla gittik. Orada Cafer Keklikçi ile indik. Bir korunağın altında durduk. Yağmur sabahtan bu yana dinmemişti.

Gezinin değerlendirmesini yaptık. Ben metro trenine yönelirken Cafer Keklikçi de Sefaköy arabasını beklemeye başladı. Esenler otogarında bütün büfeleri dolaştım. Milli Gazete bulamadım. Az geliyor, erken bitiyor, dediler. Adapazarı arabasına binip ayrıldım İstanbul’dan. Geride yorgunluk, geride kursiyerlerin tebessümleri, Yuşa, Anadolukavağı, Üsküdar kaldı. Hüseyin Dede ise içimde büyüyüp büyüyüp konuşuyor; gözlerini kısa kısa, yumuşak tatlı sesiyle, şirin bakışlarıyla hikayesini çoğaltıyor bende. İstanbul Hüseyin Dede’nin hikayesidir, diyesim geliyor.

Bir şehre bakmalı insan. Kendi gözünde, kendi gönlünden görünen şehre bakmalı. Başkalarının anlattığı, yaşadığı şehri değil de kendi şehrini gezmeli, görmeli, yaşamalı. Tarih içinde, tarihi mekanlarda kendini kuramıyorsa efsane dinlemekten başka fayda elde edilmez.