11 Mar 2010

REYHAN GÜNER | Haberler

KÜÇÜK ARI’YI HİÇ EDERKEN…

“Dokuz parmaklı bir kadın, kostümünü hiç terk etmeyen bir süper kahraman, kimlik buhranında aklını yitiren bir adam ve Nijeryalı bir göçmen; Küçük Arı.”

Küçük Arı, geçtiğimiz yılın aralık ayında okura sunulan ve buna rağmen ismini 2009 yılının en başarılı romanları listesine yazdırmayı başaran bir kitap. 2006 yılında yayınlanan Incendiary adlı kitabının aynı yıl yirmi ülkede basılması ve Somerset Maugham gibi prestijli ödülleri alması ile haklı bir üne kavuşan Chris Cleave, Küçük Arı adlı ikinci romanının satış başarısıyla edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırmış görünüyor.

Küçük Arı’nın, hayatları sıra dışı bir olayla kesişmiş iki kadının hikayesi olduğunu öğrendiğimde, Khaled Hosseini’nin Bin Muhteşem Güneş’i belirdi zihnimde. Bin Muhteşem Güneş de tıpkı Küçük Arı’daki gibi hayatları birbirinden çok farklı olan Afganistanlı bir kadın ve bir genç kızın hikayesiydi ve bu romanla büyük ses getirmişti Hosseini. Yazarların, farklı hayat kartlarını yeniden kararak oluşturdukları yeni ‘ortak hikaye’ anlayışı, bu iki kitabın benzer yönleriyle ilgili bir yazı yazma fikrini getirdi aklıma. Yetim büyümüş, cahil Meryem ve idealist, okumuş Leyla’nın Afganistan sıcağında patlayan bir bombayla kesişen yolları ve başarılı İngiliz editör Sarah ile Nijeryalı mülteci Küçük Arı’nın bir plajda birleşen hayatları… Dünyanın üç ayrı kıtasından kadın hikayelerinin toplandığı bu iki kitap, aynı kürede yaşayan ama birbirleriyle aynı koşulları ya da anlayışları asla paylaş(a)mayacak olan dişi hayatların kritiğini yapabilme fırsatı sağlayabilirdi. Bu yolla toplumsal, dini ya da siyasi farklılıkların, kadına giydirdiği roller bile tartışılabilirdi belki de. Fakat Bin Muhteşem Güneş’ten çok daha farlı bir üslup gördüm Küçük Arı’yı okuduğumda. Bu yazıya “Dünyanın Her Kıtasında Kadın Olmak” yahut “Kesişen Hayatlar” yerine “Küçük Arı’yı Hiç Ederken” gibi bir başlık seçmeme neden olacak bir üslup…

Kısaca Küçük Arı’nın hikayesinden bahsetmekte fayda olsa gerek. Nijeryalı Küçük Arı- asıl adıyla Udo- ve ablası, köylerindeki petrolün ticaretini yapan insanların köy halkına yaptığı katliama şahit olmuştur ve bu yüzden görgü tanıklarını öldüren yetkililerden kaçmaktadırlar. Günlerce bir ormanda durmadan yürüyen iki kardeş, sonunda bir plaja varırlar. Bu sırada plajda, editör Sarah ile kendisi gibi ünlü yazar eşi Andrew tatil yapmaktadır. Tatile gelmelerinin nedeni ise Sarah’ın Andrew’u aldatması sonucu yara alan evliliklerini tamir etmek istemeleridir. Udo ve ablası plaja vardıklarında peşlerindeki adamlar onlara yetişmiştir ve iki kardeş Sarah ve Andrew’a kendilerini kurtarması için yalvarırlar. Adamlar kızların hayatlarının bağışlanmasına karşılık karı-kocadan orta parmaklarının birer tanesini kesmelerini isterler. Sarah kendi parmağını keserek Udo’yu kurtarır ama Andrew parmağını kesmeyi kabul etmediği için Udo’nun ablası öldürülür. Andrew yaşadığı pişmanlık ve bunalım sonucu intihar eder. Udo ise İngiltere’ye bir gemiyle mülteci olarak gelir ve bir mülteci kampında kalır. Daha sonra mülteci kampından kurtulduğunda Sarah ve Andrew’un evini bulur ve Andrew’u aldattığı adamla ilişkisi devam eden Sarah ile yaşamaya başlar. Olaylar bu şekilde gelişerek devam eder.

Hikayenin bir paragraflık özeti bile okuyanı kurgusu ile büyülemeye yetiyor aslında. Böylesine şaşırtıcı ve etkileyici bir olay örgüsüne temellendirilmiş bir kitabın insanı alıp götürmesi hiç de zor değil. Fakat bu kitapta bir şeyler var okurken akıcılığın önüne set çeken ve hikayeyi bölük pörçük eden: olay akışını fazlasıyla sekmeye uğratan ve kitabın trajedisini öldüren cinsellik içeriği…

‘Edebiyat tabiattan ayrı tutulur mu hiç?’ten dem vuranlar için, sözde-tabii bir sonuçtur cinselliğin edebiyat satırlarını gölgelemesi. Edebiyatın aslında ilm-i edeb olduğunda ısrar edenlere rağmen, edebiyata hayatın her karesinin dâhil olması gerektiğini savunanlar şimdilik yarışı önde götürüyor olsa gerek. Kitapçıların çok satanlar standından aldığımız kitapların içeriği ya da üzerine basılmış fotoğrafı gördüğümüzde hayâ ederek tersini çevirdiğimiz kitap kapakları, edebiyatta cinselliğin –mutlaka- olması gerektiği tezini savunanların geldiği noktayı gösteriyor maalesef. Yazılan eserleri daha çekici kılmak adına içeriğine serpiştirilen ve belki de kapalı kapılar ardında dahi kısık sesle konuşulması gereken kavramlar, bir hikayeyi daha mı inandırıcı kılar yoksa onu esas ekseninden uzaklaştırıp basitleştirir mi? Bunu kurgusal olarak birbirine benzeyen iki romanla, Küçük Arı ve Bin Muhteşem Güneş’le analiz etmemiz mümkün.

Bin Muhteşem Güneş de tıpkı Küçük Arı gibi cinsel öğeler içeriyor aslında. Yalnız Cleave bu kavramları açık bir biçimde kitabının üslubu ve kendince süslemesi olarak kullanma konusunda ayrılıyor Hosseini’den. Hosseini Bin Muhteşem Güneş’te cinsel öğeleri Cleave kadar cesur davranarak kullanamıyor yahut kullanmıyor. İçerikteki cinsel olguları üstü kapalı ya da kısa olmasına dikkat ederek sunuyor okuyucuya ve yine Cleave’den farklı olarak, cinselliği kitabın merkez konularından biri olmaktan uzak tutmaya gayret ediyor ve bu yönüyle hikayenin akışını bir nebze de olsa zedelememeye çalışıyor. Bin Muhteşem Güneş’i okurken satırları, paragrafları atlamak zorunda kalan okuyucu, Küçük Arı’yı okurken sayfaları atlamak zorunda kalıyor diyerek özetleyebiliriz sanıyorum. Bu durumda hikayenin akışında ciddi aksaklıkların yahut okuyucuda kitabın trajedisine karşı duyulan his kaybının oluşması kaçınılmaz.

Küçük Arı’nın ustaca kurgulanmış hikayesinin cinsellik öğelerince nasıl hiçe dönüştürüldüğüne ışık tutabiliriz birkaç örnekle. Kitabın daha ilk sayfalarında, henüz büyüme çağındaki Udo’nun mülteci kampında hayata karşı geliştirdiği bakış açısından bahsediliyor hassas bir dille. Özellikle Udo’nun, İngiltere’de öğrendiği her yeni kavramı ölen ablası yaşıyormuşçasına ona anlatma isteği ve ‘Eğer ablama ya da ülkemdeki diğer kızlara bu durumu açıklamam gerekseydi…’ diye başlayan cümleleri yüreğini burkuyor okurun. Fakat mülteci kampını tasvir eden Udo’nun, gazetelerde uygunsuz fotoğrafları olan kadınlardan ve mülteci kampındaki adamların bu resimlere karşı tepkilerinden bahsetmeye başlaması, hikayenin trajedisini buharlaştırıyor aniden ve apayrı bir yöne çekiyor yazının akıcılığını. Başka bir örnek ise, Udo’nun birkaç kızla beraber mucizevi bir şekilde mülteci kampından serbest bırakılması. Neden serbest bırakıldıklarını anlamayan Udo bunu yanındaki arkadaşı Yevette’ye sorduğunda, Yevette kamptan kurtulabilmeleri için görevli adamla yaşadığı ahlak dışı olaylardan bahsediyor ve iki yılı mülteci kampında acı içinde geçen Udo’nun kamptan kurtulma sevincini kursağında bırakıyor okurun. Roman karakterlerinden Sarah ve eşi Andrew’u birlikte aldattığı sevgilisi Lawrence’la yaşadıkları ayrıntılar da kitabı okurken birden çok sayfa atlamanıza neden olabilecek türden. Kitabın sözde-tabii yapısını güçlendirmek için merkeze çekilen cinsellik kavramı, kurgusu zor ve oldukça akıcı bir kitabın kesik çizgiler halinde ilerlemesine ve hikayesinin gereksiz doğallık çabası ya da bir art niyetin ürünü olan cinsellik öğesi tarafından tahribine sebep oluyor.

Avrupa ve Amerika’nın en itibarlı gazetelerinden, dergilerinden ziyadesiyle övgü toplayan ve başarısını aldığı ödüllerin cilası yüksek satış oranlarıyla yeniden ispatlayan bu kitabı eleştirmek haddi aşmak mıdır; bilmiyorum. Yalnızca, “İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir.”(1) diyene hürmeten ve hala edebiyatı ilm-i edeb olarak isimlendirmekten hazzeden kalemime istinaden bu satırları karalamak istedim. İçeriği cinsellikle zenginleşmek yerine; satırları, sayfaları atlandığı için kurgusu ve anlatımı çölleşen kitaplara yazık olmasın diye… Küçük Arılar hiçleşmesin diye…

(1)Mevlana Celaleddin Rumi(KS)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn