LEYLA DİLİYLE

LEYLA DİLİYLE
28 Şubat 2017 - 4:56

Hasibe Çerko’ nun 2015′ te yayımlanan Leyla adlı öykü kitabında kullandığı anlatım dilini üç kelimeyle şöyle özetleyebiliriz: Kapalı, sessiz ve aykırı. Bugün bir metnin anlamının nerede aranması gerektiği sorusuna üç ayrı görüş cevap vermektedir. Birincisi anlamı yazarın zihninde, ikincisi eserin metninde, üçüncüsü okurda aramak gerektiğini iddia eder. …Yazarın amacı olan...

Hasibe Çerko’ nun 2015′ te yayımlanan Leyla adlı öykü kitabında kullandığı anlatım dilini üç kelimeyle şöyle özetleyebiliriz: Kapalı, sessiz ve aykırı.

Bugün bir metnin anlamının nerede aranması gerektiği sorusuna üç ayrı görüş cevap vermektedir. Birincisi anlamı yazarın zihninde, ikincisi eserin metninde, üçüncüsü okurda aramak gerektiğini iddia eder. …Yazarın amacı olan anlamla, eserin anlamı aynı olmayabilir, bundan ötürü eserin yorumlanmasında son söz, eseri yaratan sanatçının değildir şeklinde bir görüşe yer veriyor Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı eserinin Sanatçıya Dönük Eleştiri bölümünde. Sanat felsefesi alanında derinleşen, sanatın tanımlanabilir olmadığını savunan Morris Weits’ e göre, edebiyat, önemli bir kısmını kapalı anlamın oluşturduğu metinlerle kurulur. Platon’ dan günümüze çeşitli karşıt görüşlerle tartışılagelen, metafizik felsefe ve psiko-analitiğin de konu edindiği edebî metne yönelik eleştiri kuramlarından, örneğin Derrida ve Saussure gibi önemli edebiyat felsefecilerinin öncüsü olduğu yapı-sökücülük yaklaşımı, eninde sonunda, metnin içinde saklı yapıları derinlemesine ayrıştırmayı önerir ve yazarın zihninde oluşan ya da söze dökülmüş metnin, yazıya aktarılandan daha güvenilir olduğu fikrinde uzlaşır.

Küçük ve sessiz harflerle konuşan, sözcüklerin üzerinden zihninin ayak uçlarına basarak geçen Çerko, kaba dalgaların altındaki dip akıntılarda dolaşıyor. Martin Heidegger, susmanın da konuşma ve dinleme gibi varoluşsal bir imkan olduğunu savunuyor. Şuurlu, eylemci bir sessizlik: Sükût. Metin ile okuyucunun arasına girmemek; başka bir deyişle, zihnindeki metni okuyucu ile başbaşa bırakmak.

Öykülerinde nesnel gerçekliklerin, tarihsel verilerin ve tabiata ait bilgilerin kendi bilincindeki yansımalarını aktaran yazar, sezgisel iç ve dış âlem bilgi ve deneyimini bu altyapıya uyumlu bir alternatif dil ile ortaya koyuyor. Bu, yazarın kendi bilincinde özel bir gramer ve sözlük geliştirmesini gerektirmiş elbette. Alışılmışın, kalıplaşmışın uzağındaki bu anlatımın okuyucuyu şaşırtması doğal. Sözcükleri, hayatın sıradan akışı içindeki rollerinden daha üst bir renk ve derinlikte, çok boyutlu uçlarından yakalayan yazar, bir bakıma, ince bir örtünün altında uyuyan çocukluğunun yanaklarına dokunarak geçen esintinin dilini kullanıyor. Sözcük kök ve gövdelerine getirdiği denenmemiş yapım ve çekim ekleriyle, o çok bildik sözcükler hiç duyulmadık yeni formlarda karşımıza çıkıyorlar. Bu dili çözümleyebilmek için, morfoloji, fonetik ve semantik bilgisine hâkim olmak yetmiyor tabii.

Yazar, aynı cümle içinde bile zamanlar arasında geçiş yapıyor. Örneğin, şimdiki zamanı anlatan bir cümle ile geçmiş ya da gelecek zamandan bahseden bir cümleyi ansızın birbirine ekleyerek, okuyucunun önünde bir zaman izleği oluşmasının önüne geçiyor. Metin, okuyucuyu, alışkın olduğu zaman deneyiminin dışına çıkarıyor.

Fantastik, okuyucunun, olayların olağanüstü mü yoksa tuhaf mı olduğuna dair yaşadığı kararsızlıktır Todorov‘ a göre. Leyla’ da, baştan sona mitik, fantastik, masalsı anlatımlarla dekore edilmiş bir mekân tablosu var. Düşsel betimlemeler, kurgu içinde kurgu, bir alandan öbürüne; bir duygudan diğerine haber vermeksizin geçişler, tanıdık olmayan metaforlar, ilk o metin için tasarlanmış alegorilerle birlikte zihnin düş bahçelerinde gezinen bir şeffaf varlığın ayak sesleri. Okuyucu, tuhaflıkla olağanüstülük arasında kalakalıyor.

Nesnel ve düşsel dünya arasında gidip geliyor yazar. Nesnel dünyada bir karşılığı olan kavramlar üzerine hayâller oturtabilmek için, onlara dair bilgi, gözlem ve deneyime de sahip olmak gerekir diye düşündüğümüzde, yardımımıza yine yazarın kendi cümleleri koşuyor: Çocukluğum tabiatın bağrında bir kasabada geçti. Yağmuru, karı, soğuğu, rüzgârı temeline kadar yaşadım. Bülbüllerin şakıyışını günün her saatinde dinlememiz mümkündü. Seher vakti serçeler çağıldayıp bizi uyandırırdı..Dağlarımızdan ırmaklar akardı. Ben suyun kenarında saatlerce oturup sesini dinlemeyi arzu ederdim. İlkbaharda elimde çiçekli bir dalın olmadığı, bir meyve çiçeğini okşamadığım olmamıştır belki de… (Hece Öykü, Şubat-Mart 2014)

Anlatımını kesintisiz bilinç akımı ve iç monolog tekniğiyle sağlayan Hasibe Çerko’ nun öykülerinde derinde bir kurgu ve buna bağlı bir akış var aslında. İyi kulak verince, film rulosunun hareket hâlindeki sesini duyuyoruz; ama oyunun akış plânına, oyuncuların kimliklerine, birbirleriyle ilişkilerine, içinde bulunulan mekâna, eşyâya ve dekora ilişkin kimsenin eline verilmiş hazır bir metin yok. Yönetmenin de senaryosuz çalıştığını belirtmeliyiz. Başlangıçta vardı belki; ama zaman, eldeki bütün hazır metinleri, replikleri toplayıp ince hesapların çöplüğüne bıraktı. Maaşlı suflörler kovuldu. Geriye metne dökülmemiş, sınırı çizilmemiş izlenimler ve daha önce duyulmamış seslerin boşluğa çarpıp dönen yansımaları kaldı. O yırtılıp çöpe atılan senaryoda neler yazdığı da çok merak edilecek bir şey değildi açıkçası; çünkü zaman her istediğini bir kalemde unutturan gizil gücün adıydı. Görüldüğü gibi, bireye zamâna oynamak dışında seçenek kalmamıştı. Heyhât, o mavi kar tanesi de eriyerek aramızdan çekildi.

Yazarın, karakteri değil, muhtelif durumlarla yüz yüze gelen insanı öne çıkarma gayretinde olduğunu söylemeden edemeyiz. O insan, doğa, mekân ve zaman karşısında var olduğunun farkındadır; ama onun bir adım ötesindeki özünün sınırlarına da girer. Sartre’ ın varlığın keşfi bahsinde de üstünde durduğu gibi, insan böylece var olmakla kalmayıp, var olduğunu anlar da. Çerko’ nun öyküleri de, ben‘ in varoluş ve ölüm‘ ün yok oluş gerçeği arasına sığdırılmış; insanın varlığı ile özü arasında uzlaşım girişimleriyle sürüp gider.

Kendi bilincinden yansıttığı görüngüler dünyasına dair olağanüstü tablolar çizen ve geliştirdiği özgün öykü diliyle uzlaşı dilinden, kamusal dilden çok uzaklarda ve bu yüzden kimi okuyucu için yadırganır nitelikte bir anlatım oluşturan; insanın aşklarını, yalnızlığını, kırgınlıklarını; hayatı anlamlandırma çabasını, kişisel ve toplumsal çatışmalarını, çıkmazlarını öne çıkaran; varlığı bu karmaşa içinde çözümlemeye ve özle buluşturmaya yönelen öyküleriyle iddialı bir basamakta duran Hasibe Çerko’ nun ilgiyle okunacak daha nice öyküyle edebiyat merdivenimizdeki çıkışını sürdüreceğini öngörmek hiç de zor değil.

(Dergah dergisi)