31 Eki 2012

| Haberler

DERYAY-I SİM İÇİNDE ZÜMRÜT GERDANLIK ‘SULTAN AHMET ÇEŞMESİ’

DERYAY-I SİM İÇİNDE ZÜMRÜT GERDANLIK ‘SULTAN AHMET ÇEŞMESİ’

http://www.youtube.com/watch?v=GqoVmsdk3HE&feature=BFa&list=PLF17A3134B0A38DC5&index=1

Bâb-ı Hümâyun…

Sultan Üçüncü Ahmet Hân, güzel yüzünü ve mercan mevceli gözlerini annesi Rabia Gülnûş Emetullah Sultan’dan mı almış? Öyle olmasa ikindi güneşinin bu solgun saatinde varlığın orta yerinde dehrin gözleri gibi parlar mı bu çeşme?

Asırlardır ebediyete akan bu sebil, hafızasına sinen binlerce bakışla beni fark etti mi acaba?  Ürperiyorum… İlk defa eşyanın beni fark etmiş olmasından korkuyorum. Ona baktığımda kalbime üşüşen yüzler, sesler ve görüntüler, kendinden çok benim varlığıma bir kanıt sanki. Ne tuhaf… İlk defa bir çeşmenin varlığımda bir payı olduğunu hissediyorum… Var olmak biraz da hafızaya dokunan suretler, sesler ve kokularmış demek. Peki ya bundan ötesi?

Sultan Üçüncü Ahmed Hân’in ilk padişahlık günleri disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayreti içinde geçmiş. Ne tuhaf… Devlet-i Âli Osmâni,  bir asitin demiri eritir gibi eritmeye başladığı o sinsi ve menhus hastalığın sancısını ve solgun yüzünü örtmek için gül sima padişah kalbinin hâllerini şehre yansıtmış.

Topkapı Sarayı ile Yeni Cami’ye kelebek elleriyle kütüphaneler kondurmuş. Padişah, yaralı kalbini kütüphanelerin kocaman meşin ciltlerinde onarmış. Belki de Enderunlu kâtiplerin kamışlarından damlayan mürekkep, bu sebillerin kurnalarından dolduruluyormuş. Öyle olmasa dipsiz  bir hokkaya batırılmış gibi bunca cümleler çeşmenin mermer hafızasına nereden kazınmış? Ya bu gümüş kubbesine çarpan Şehnaz şarkılar, suyun tenine nerden karışmış?

Nerede hatırası kazınmış bir sebil görsem aklım yaralanır. Aynada yüzüm yanmış gibi telâşa kapılırım. Şehrin eriyip akan her bir uzvu ile ben de eksilirim.

Ne garip… Sultan Üçüncü Ahmet Hân sanki hep acıya susmuş. Sustukça rahmeti artmış gönlünün, gözyaşları bereketlenmiş. Belki de bu yüzden kör kuşları toplayıp cami ve sebil kubbelerine kondurmuş. O kör kuşlar ki, tahtanın etrafında dönüp, altını oymuş. Oysa o tahtını indirenlere öfke bile duymamış. Şehrin her yerine lâleler ekerek kin ve nefretin oyununu bozmuş. İhanetin mor duvarlarında oynaşan gölgeleri “Derya-i Sim” içinde eritmiş.

Bir gün Nevşehirli Damat İbrahim Paşa eski bir düş görmüş. Bir zümrüt gerdanlık güzelliğinde çeşme cennet vadilerinde akıyormuş. Bütün ulular ve hanlar, bu zümrüt kolyenin gerdanından âb-ı hayat içiyormuş. Ses mimarı melekler zümrüt çeşmeyi getirip avucuna koymuşlar. Rüyanın en tatlı yerinde uyanmış. Kalbine bahşedilen bu çeşmeyi hemen Sultan Ahmet Hân Efendimiz’e arz etmiş. Çeşmenin planını bizzat Sultan Ahmet Hân çizmiş. Sebil, hâl geometrisini iyi bilen saray mimarı Kayserili Mehmet Ağa’ya yaptırılmış. Teni buz kesilmiş Bizans çeşmesi Perayton, nakkâşının elinde şehrin gerdanına zümrüt bir gerdanlık gibi asılmış. Üstelik Avrupa’da yara almış gibi gitgide batan “Rokoko” tarzı, Türk nâkkaşların elinde biraz aşk, biraz da rüzgârla kavrulmuş.

Karşıdan bakılınca, sekizgen prizma gövdeli su haznesinin köşeleri yumuşatılmış dikdörtgen içine alınmış. Fakat bu koku, iki basamakla çıkılan zümrüt köşkün neresinden geliyor? Çeşmenin dört bir yanını sarmış simetrik yıldız tozları belli ki o eski rüyadan gelirken üstünde kalmış.

Sebilin çehresi bitkisel motifler, bezemeler, mukarnas, vepalmet gibi mimari işlemelerle bezenmiş. Bu terimleri de neden anlatıyorsam… Bu çeşmeden içmek öldürebilir beni… Çünkü dört bir yanından akan kurnalar değil, şu üzerinde “Maşallah” yazan uzun vazolar resim tuvallerine hapsolmuş bütün çiçeklere her gün âh ü zâr etmekte…

Bakanın ruhunu, içindeki eğri büğrü çizgileri kim bilir ne kadar değiştirmiş bu nişler ve bordürler… Belki de sebilden akan bu suyun tadı, sebili güneş ve yağmurdan koruyan ahşap saçaklar sayesinde bozulmuyordur. Çeşmenin tavan örtüsünü meydana getiren kurşun kaplamalı ahşap çatı, Türk aklının Osmanlı Sebil mimarisinde çeşmenin sudan başka su ve ışığa nasıl da dönüştüğünü de anlatıyordu.

Üstte mukarnaslı bir kuşak, onun üzerinde de çini bir kuşak yer alıyor. Tıpkı padişahın bahtı ve tahtı gibi iç içe, üst üste… Aslında yara almış bir gemiyi okyanus ortasında onarmak pek mümkün değildir. Onu kıyıya çekmek yenilemek gerekir. Belki de bu yüzden Tebrizli ustaların ruh haritasının içine klasik motiflerin yanında, hem lâle, hem de akantüs yaprakları gibi Avrupâi motiflerde ilâve edilmiş.

Bir türlü bitmek bilmeyen Yeniçeri isyanları yüzünden göğsü daralmış, gül siması somuş padişahın. Yine de ülkeyi geriletmeye çalışanlara inat Avrupa dünyasına şekil veren her şeyi ülkesinde gerçek mânasına kavuşturmak için çalışmış. Sait Efendi ve İbrahim Müteferrika’ya ilk matbaayı kurdurmuş. Elbette ülkeyi karanlıktan aydınlığa götürürken elindeki kandili söndürmemesi gerekiyordu. Vazo içindeki bu çiçek motifleri Avrupa’ya geçici olarak gönderdiği kültür ve medeniyet akıncılarını mı temsil ediyordu?

Avrupa’nın abajurlu odalarında kalbinde Kûfi yazıyla dolaşan bu münevverler, kütüphanelerin serin meşin kokularını, katedrallerin küf kokusuyla bulanık salonlarına bir ıtır gibi taşımışlardı. Dönerken getirdikleri motifler, nakkaşların varlıkları asli manasına dönüştüren karanfil tırnaklarında san’at zevkine dönüştürülüyordu. Belki de padişah kütüphanesine yaptırdığı bu motiflere bakarken gönüllü yüklendiği bu yangında ülkenin yapısını, halkın gönlünü ve ruhunu muhafaza eden kapının anahtarını kaybetmemeye çalışıyordu.

“Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmet’e eyle dua”

Her şey besmele ile başlanmalıydı. Yangının içinde, suyun üzerinde buğulmadan kalabilmek için besmele… Sebillerin ve her kenarda bulunan çeşmelerin üzerine ta’lik hatla yazılmış on dört kıtalık Kayseri ve Halep kadısı şair Seyyit Hüseyin Vehbi bin Ahmet’e ait kasidenin sonundaki beyt ise Sultân’a ait… Hatta çeşmeyi çepçevre saran kitabeyi de bizzat kendi yazmış… Seyyid Vehbî’ye ait bu kasideyi nakşetmek sanki Sultân’ın “Patrona Halil” isyanıyla gönlüne darlık veren yükü atmak için bir vesileydi..

Çünkü suyun yüzünde kalabilmek için fazlalıkları atmak gerekir denize. O fazlalıkların avuçlarda bıraktığı kesikleri yıkamak için de çeşme…

Çünkü su güzeldir, serindir… Bakmasını bilene sırrını gösterebilecek kadar berraktır. Fakat biz yüreğimizi görecek kadar cesur değiliz ki, artık unuttuk sebilleri, terk ettik, kırdık, kuruttuk… Bulanık kalplerle dolaştığımız şehirlerde çiçeklerimizi soldurduk. Düşlerimizi kemirir gibi eskiye ait ne varsa kalbura çevirdik…

Çeşmenin Ayasofya’ya bakan yüzündeki mısraya takılıyor gözüm:

“Aç Besmeleye iç suyu

Han Ahmed’e eyle du.”

Ben deminden beri bir masal mı uydurdum?

Bu griye boyanmış şehir… Dev binalar…

Bakışları silinmiş şehzadeler, valide sultanlar bu eski zaman kaçağı sebillerden bize bakıp kim bilir neler söylemekteler…

Ne tuhaf…  İlk defa eşyanın beni fark etmiş olmasından korkuyorum. Ona baktığımda kalbime üşüşen yüzler, sesler ve görüntüler kendinden çok benim varlığıma bir kanıt sanki.

Ne tuhaf… İlk defa bir çeşmenin varlığımda bir payı olduğunu hissediyorum… Var olmak biraz da hafızaya dokunan suretler, sesler ve kokularmış demek.

Peki ya bundan ötesi?

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn