EŞYÂYI TERBİYE EDEN MÜRŞİT: SÜHEYL ÜNVER

EŞYÂYI TERBİYE EDEN MÜRŞİT: SÜHEYL ÜNVER
19 Mart 2016 - 5:15

https://www.youtube.com/watch?v=LieCp3_SOYk Hezârfen… Bin fen sâhibi… Yeryüzü bu kelimelerin kalbini hangi târihten beri kaybetti bilemiyorum. Ancak şu an bir şey var bizi kelimelerin ruhundan uzaklaştıran. Eşyâya dokunmayı ve onu dinlemeyi, dost olmayı hatta terbiye etmeyi unuttuk biz. Belki de bu sebeple varlıkla aramızdaki korkunç kopukluk… Belki de bu sebeple ezber cehenneminde...

https://www.youtube.com/watch?v=LieCp3_SOYk

Hezârfen…
Bin fen sâhibi…
Yeryüzü bu kelimelerin kalbini hangi târihten beri kaybetti bilemiyorum. Ancak şu an bir şey var bizi kelimelerin ruhundan uzaklaştıran. Eşyâya dokunmayı ve onu dinlemeyi, dost olmayı hatta terbiye etmeyi unuttuk biz. Belki de bu sebeple varlıkla aramızdaki korkunç kopukluk… Belki de bu sebeple ezber cehenneminde mütemadiyen yuvarlanışımız.

Eşyâ ile ünsiyet kuramayan bir gönlün onun ardındaki sırra nüfuz etmesi mümkün müdür? Eşyâ ile ünsiyet unutturuldu bize. Hekimlerin kasap, hukukçuların minareye kılıf uydurma, imamın namaz kıldırma, mühendisin teknikerlikten başka bir vazifesi kalmadı. İnsan bedeninin nasıl bir âlem olduğunu, dünya târihi boyunca şifânın âlemleri kuşatan o Şâfi esmâsını merak etmedi. Câmi hocası beş vakit girip çıktığı o mabedlerin, taşların sırrını, hikâyesini merâk etmedi. Belki de bir gün bile dokunmadı çinisine, hattına. Mühendis, o tekniğin ve mekaniğin kalbinde ve derûnundaki kösün ritmini, musikîsini merak etmedi, peşine düşmedi, eşyânın kalbinden gelen sesi duymadı.

1İşte bu sebeple olacak hezarfenlik de terk edip gitti yeryüzünü. Oysa meslek sâhibi olmak hermetî bir yol ve sırdı. Eşyâyı okuyan insanın onu terbiye etmesiyle kendini bilmesi ve tanıması başa baş bir seyrin zevki ve çilesiydi.

Yahya Kemâl’in “hisden fikre yükselmek” tanımı tam da bu hâlin izâhıdır. Yâni eşyâdaki bilinci ve sonsuz şuur akışını keşfetmek. Evvelâ eşyâ ile münasebeti bir bilinç durumuna yükseltmek. İnancı ve dindarlığı insanın hayâtında kimlikten ziyâde kişileştirme, şahsiyet kazanma ve kemâle erme vasıtâsı kılmak…

Merhum Süheyl Ünver Hoca’yı özel ve büyük kılan şeyler sadece iyi bir hekim, müzehhib, ressam, kültür ve sanat târihçisi ve sayamayacağımız binlerce fen değildi. Onu özel kılan bu fenleri kazanmasına vesîle olan o bilinç durumuna yükselmiş olmasıydı. Yâni eski tekkelerin, sokakların, hazîrelerin, çeşmelerin önünden geçerken duyduğu ıstırap, yok olan târih karşısında kendi moleküllerinin yitmesi gibi eksiklik ve acı duyması. Uyduruk ve betonarme câmilere bakarken kalbini yakan zevksizlik vebâsı. Onu özel yapan eşyâyı ve insanı “bilinciyle”, “bilinçlilikle” “kavramış” olması.

2Bizde “kavramların” anlaşılmamasının sebebi onları açan “miftâhların” (anahtar) yitirilmiş olmasındandır. Süheyl Hoca’yı Süheyl Hoca yapan onun insan, eşyâ ve mekâna bakışındaki yüksek vicdandır.

Artık kabul etmeliyiz ki günümüz İslâmcısının eşyâ ve mekân ile münasebeti tamamen kopmuştur. Özünde varlıkla daima şuur akışı içinde bir birlik ve bilinç hâli olmadığı için onun dinle ve kutsalla olan bağı da kopuk ve sadece bir ezberden ibarettir.

İnsanın Allah’la olan bağı eşyânın kalbiyle olan bağına bağlıdır. Ne yazık ki bunun farkında da değildir o. Geleneğe bağlılık süreklilik şuurunu yakalamak ile mümkün değil midir? Şu hâlde şuur; eşyâyı, târihi ve dîni geçmişin hikâyelerinde değil bugünün hikmetinde bulma hâlidir.

3Süheyl Ünver Hoca bin fen sâhibi olmayı böyle bir ünvan kazanmak efendim ünlü bir bilgin olmak, anılmak, adına heykeller dikilmek için istememiş bilâkis san’atta, târihte ve inançta köklerin varlıkla olan sürekliliğini, hâfizasını sürdürmek için çalışmıştır.

Bu anlamda İslâmcı yahut şucu ve bucuların hamaset yüklü nutuk ve söylemlerinden ziyâde ecdâdın bizzat ruhunu temsil etme ve bu yolda hizmet etmeyi ve hiç durmadan çalışmayı kendisine şiar ve yol edinmiştir.

Eşyâ ve mekân ile münasebeti sıfır olan bir insanın hangi meslekte ve konumda olursa olsun varlıkla ve kendisiyle, dolayısı ile Hakk’la da münasebeti sıfırdır. Hâfızasını yalnızca ezber için kullanan bir insanın en küçük aksaklıkta onu kaybetmesi mukadderdir. Ezberi olan kişinin muhayyilesi zayıftır ve onun rüyâsı ve hayalleri de yoktur.

Oysa ecdâdı asırlarca vâr eden onun fütuhat ruhu ve nizâm-ı âlem rüyaları ve hayalleridir. Bu sebeple Yahya Kemâl “gittik… bahs açmadık dönüşten..” demiştir.

4Bu ülkenin yeniden ayağa kalkması, kökleriyle tekrar irtibata geçmesi ve tekrar nizâm-ı âlem ülküsüne kavuşması için hamaset edebiyatına değil eşyâyla münasebeti kemâle ulaşmış bir târih şuuruna ihtiyaç vardır. Bu da başta kültürel mirâsla temas, onu bir tabib hassasiyeti ile kavrama, dinleme, anlama, konuşma, okuma, ona dost olma ve onu tedâvi etme ve terbiye etme ile mümkündür. Zîrâ her şeyden evvel “tâmir edici” olmak eşyânın bâtınına nüfuz edebilmek demektir. Günün çöplüğe dönmüş ilim ve bilim çarşılarındaki ezber satıcılığı değildir gerçekte “tâmir edici” olmak.

Batının eşyâ ile münasebeti bizimle tamamen zıt bir husûsiyet arz eder. Çünkü onun ruh kökünde insana ve mahlûka şefkat ve hizmet değil “kafeslemek” (!) iştihası vardır. Mekân ile alış-verişi ise sefahat ve yağma içindir. Târih onun için “kara büyünün” izini sürmektir. Hikmet onun düşmanıdır! O her şeyi “tahakküm” için kullanmak ister. İnsanlığın hayrına bir şey beklemek beyhudedir Batı’dan. Teknolojinin karabüyüsüne taptırılan insanlığın son savaş sahneleri ve okyanus gibi kan öğüten coğrafyaları göstermiştir ki gerçekte üstünlük ve güç “medenî” olmak ve “medeniyet sâhibi” olmaktadır.

Bu gerçek artık gün gibi ortaya çıktığı için bugün Batı’nın insanlıkla savaşı para ve güç savaşı değil bir medeniyet savaşıdır. Unesco’nun “Kültürel Mirâsı Koruma” projesi bu anlamda dünya medeniyetini zabt-ı rabt altında tutmak istemesindendir. Bugün Orta Doğu’da silinen ve yok edilen târih bizim ruh kökümüzdür. Ve Kültürel Mirası Koruma adı altında Müslüman coğrafyanın her yerinden yeniden ayağa kaldırılan binlerce manastır, kilise vs…

5Tasavvuf bizim geleneğimizde toplanıp sadece zikir çekme değil toplumu bütün kurumları ile ayrı ayrı terbiye etme geleneğidir. Âhilik her meslek sâlikinin evvelâ eşyâ ile arasındaki rabıtanın seyri, sonra kendini biliş ve buluşun seyri ve daha sonra eşyâyı ve insanı tâmir ve tedâvi edebilmenin seyridir. Eline çekici alan demirci çekiçten gayrı değildir. Neyden, kudümden, sülüs ve çiniden de gayrı değildir. Neşteri eline alan bir doktor neşterden gayrı değildir. Onu kullanan ustaların, hekîmlerin dünya târihindeki hikâyesinden, izinden, tozundan habersiz değildir. Eşyâyı bilmek ve tanımak kültür; onu “an”daki şuur akışında kavramak ise irfandır.

Eski irfânımız eğer yeniden anlaşılmak istenirse eşyâ ve varlık ile olan birliğin, münâsebetin, iletişimin, her ân onda olmaklığın, haberdarlığın, onu cân kabul etmişliğin yeniden anlaşılması gerekir. Terzi Baba Hazretleri küçücük köyünden, kasabasından çıkmasa da elindeki eşyânın(iğnenin, makasın ve kumaşın) serüvenini okuyarak bulmuştur hikmeti.

Tasavvuf, insanı evvelâ eşyâ ile temas etmeyi öğreterek onu sadece meslek ve zanaat sahibi etmez ayrıca medenî, kültürlü ve irfan sâhibi bir insan kılar. Bugün toplumun ve kürsülerin diplomalı cahiller ile dolu olması toplumun bütün kurumları ile bu terbiyeden yoksun olmasından kaynaklanıyor. En kötüsü de tasavvuf anlayışının son dönem tarikat anlayışında bir keramet ve ezber, arızalı bir mürşit-mürit münasebetine dönüşmesidir.

7Artık yeni nesillere “işini” değil “eşyâyı” bilmenin ve tanımanın yolu öğretilmelidir. İş bitirici, bencil, çıkarcı, hiçbir mefkûresi ve hizmeti olmayan bireylikten kurtarılmalı insanlık. Sözde dışı kültürle boyalı içi boş bir küfe olmaktan sıyrılmalı münevverlik ve san’atkârlık. Bâtıl Batı’nın insanı ve hayvanı “kafesleyen” köleleştiren zihniyetinden, insanlığı teknolojinin kara büyüsüyle makineleştiren ve robotlaştıran tuzağından, anneliği bakıcılıktan, hocalığı ego kürsüsünde homurdamaktan ve horuldamaktan kurtarmalı…

Hikmet; eşyânın bâtınını okuyabilmektir. Eşyânın bâtını ile iletişimi bozuk insan, dünyada münasebette olduğu her şey ve herkes için bir felâkettir. Çünkü o dokunduğu eşyânın ve insanın tabiatını da bozar. Şu halde memleketin maarifinin vazifesi sadece doktor, mühendis, münevver, siyasetçi vs mezun etmek değil, tekâmülünü tamamlamış, eşyâ ile rabıtasını ve seyrini tamamlamış, varlık ile birliğe ulaşmış, yüksek şuura, akla, bilince, vicdana ulaşmış “kâmil insanlar” yetiştirmek ülküsü olmalıdır.

Merhum Süheyl Hoca işte bu mektebin mürşid-i kâmilidir. O sadece insanı değil, eşyâ da tâmir, tedâvi ve terbiye etmiş bir kâmil-i mükemmildir. Bu sebeple Merhum Süheyl Ünver Hoca yeni nesillere bir ders olarak okutturulmalı ve tanıtılmalıdır.

Aziz mânâsı önünde hürmetle eğilir, mübarek ellerinden öperim.
Ruhu şâd olsun.

Kadirşinaslıkla efendim…

Anahtar Kelimeler: ,