ŞEHR VE DEHR ORTASINDA KAYIP KELİME: KIZ KULESİ

ŞEHR VE DEHR ORTASINDA KAYIP KELİME: KIZ KULESİ
12 Ocak 2014 - 8:15

http://www.youtube.com/watch?v=87f4QghIZRc&feature=youtu.be Üsküdar… Zevklerin ve renklerin hâl denizinde füsûnlu bir aşka dönüştüğü o hermetî yol güzergâhı… Ne zamandır ona düşmemişti yolum. Oysa her kış Üftâde Tekkesi’nin yitik dervişi gibi kendimi onun dergâhına getirir, unutulmuş bir eşyâ gibi bir köşede hatırlanmayı beklerdim. Eşyânın hâfızası ve gözleri tarafından izlenmek ne tuhaf şey… Bunu...

http://www.youtube.com/watch?v=87f4QghIZRc&feature=youtu.be

Üsküdar…

Zevklerin ve renklerin hâl denizinde füsûnlu bir aşka dönüştüğü o hermetî yol güzergâhı… Ne zamandır ona düşmemişti yolum. Oysa her kış Üftâde Tekkesi’nin yitik dervişi gibi kendimi onun dergâhına getirir, unutulmuş bir eşyâ gibi bir köşede hatırlanmayı beklerdim.

Eşyânın hâfızası ve gözleri tarafından izlenmek ne tuhaf şey… Bunu iskeleden denize, Kız Kulesi’ne bakarken ilk kez hissediyorum. Mekânların ve insanların bu dünya üzerinde bir esâtîr ve hikâyeleri olsa da, hikmet; kelime toprağının altında sırlanmış hiç kuşkusuz. . Öyle olmasaydı mukaddes kitapları elinden alınıp yakılmış hahamlar ve rahipler çıldırırdı belki de.

Şu hâlde Hâmûş olmak da, kendini mezar taşlarında sırlayan bir medeniyyet için, sırrında mukaddes kılınmaktan başka nedir ki? Böyleyken gözlerim hâlâ Kız Kulesi’nde. Ne çocukken Van Gölü’nde dinlediğim “Âh Tâmâra” ne de içinde yılan, kral, sepet, âşık, ölüm geçen hikâyelerin hiç birini kabul etmiyor zihnim. Hayır, post-modern, çaputlar, oryantalist harmanîler giydirilen ve ortaçağ cadılarına mahsûs siyah nefeslerle diri tutulmaya çalışılan bu taş mumya bana kendini anlat(a)mıyor. Dilini bilmediğim bir ülke gibi duruyor dehrin ve şehrin birleştiği orta yerde… Belki de bu yüzden “kayıp kelime” diyorum ona ben.

m1Neden öyle diyorum? Bilmiyorum… Sabah Karacaahmet’in mezar taşlarına bakarken de bu kabîl suâller vardı zihnimde. Sanki… sanki öleceğim gün tespit edilmiş ve bana bildirilmiş gibi bir his içerisinde me’yûs geziyordum. Şu bilmem kaç bin yaşındaki dünya bile bir ân, tek bir ân rotasını şaşmadan dönerken, insan pusulasız, rotasız nasıl yol alır hayat denizinde?
Deniz fenerleri olmasa, kanlı bir denizin ortasında yol almaya çalışan gemiler nereden ışığını gönderebilir ki? Zevklerin ve renklerin ortasında bir murâd-ı ilâhî gibi parlayan özünü fark edince insan arayan değil, bizzat aranılan olduğunu da fark ediyor böylece. Denizin dalgalı saçlarına takılan bu gergefli toka bunca sene İstanbul’un saçlarından düşmemişse her asırda çok derin bir mânâ taşıması gerekir. Bu nasıl bir kelime ki, her yüz sene de bir elbise değiştirmiş lâkin gölgesini çağın ışıklarına yaslamayı başarmış.

Bu nasıl bir kelime ki, zamanda geri kayar gibi bir başı Agathedemon, ortası Platon ve sonu Tusterî olan bir gizli yol bulmuş? Bu kelime nasıl bir kelimedir ki, Üsküdar, bir Manascı Dede olmuş, asırlara destân düzmüş, Üsküdârîler kalemini, fırçasını dipsiz bir hokkaya banmış, Ressam Hoca Ali Rıza Bey’ler nezâket şerbetiyle boyanmış, Üsküdar Sultan Ahmed Çeşmesi’nin billûr kurnalarından gök şehrine, oradan buharlaşıp yer şehrine inmiş.

Üsküdar şehrin ve dehrin serdarlarını ötelerden beri hep bu meydandan ufuklara yolladılar. Yahya Kemâl’in “İslâm’ın son ordusu” demekten maksadı, şâirliğin vermiş olduğu o buğulu ve bulutsu ilhâmdan çok daha derin bir hakîkattir. Kız Kulesi’nden Yuşa Tepesine akan gizli bir gök nehri, denizin ortasında süt liman bir güzergâh çizmektedir. Yahya Kemâl bunu bilmektedir. m2Esâsında şâir olmak kitap neşretmek değil, yaralı ve kaybolmuş kelimeleri bulmak demektir.

Şâir olmak, gazel yaprakları gibi titremektir, üzülmektir. Şâirlerin toprağı zigguratların kalbinden yedi semâya serpilmiştir. Belki de bu yüzden incecik bir kan damarı gibi Fârâbî’nin defterinde gezinmektedir ince ruhları. Belki de bu yüzden ruhun gökten sarkan Tûba Ağacına tutunması gibi kelime dallarına sımsıkı tutunmuştur.

Kayıp Kelime hâlâ bakıyor, izliyor, kalbiyle dinliyor beni, hissediyorum. “Bizi seven denizde boğulmasın” diyen serdar velî Hazreti Azîz Mahmûd Hüdâî kâmil bir aklın hangâhında ne demek istemiş? Ölmeden evvel ölen kişi suda ölse ne olur ki? Oysa orada bir gizli nota var. Yahya Kemâl’in “Akşam Mûsikisi” dediği şey bu notalardır. Şehrin notaları silinirse, bestesi değişir. O efsûnlu ve füsûnkâr âlem kaybolur, şehr bâtınında göklere çekilir, yeryüzünde çatlak bir ses fay kırığı gibi bir gürültüyle sallanır, medeniyyet ve onunla birlikte insanlık yeryüzünden kaybolup silinir! Dünya büsbütün kül renkli bir hân olur!..

Şehrin kayıp kelimesi belki de şâirleridir. Şâirler bugün eşyâya ve kendisine bütün mânâları devler tarafından giydirilmiş Güliver gibi, bir kalem vebâsına tutulmuş, esîr olmuşlardır. Öyle olmasa, saklamazdı bunca zaman bu kayıp kelime kendini, açardı sırlarını, sarnıcını, mâdenini. Nûh’un gemisini yürüten o ilâhi yakıt belki de bu kelimenin yazıldığı lügatte idi. Sildiler m3lügatlerden kelimeleri. Ne kadar az kelimesi olursa, o kadar bulması anlaması güçleşir mânâların.

Vaftizci Yahya Klisesi’nin uykusuz keşişleri hayattan çok şey beklememişlerdi. Tâ ki, İskenderiye Kütüphânesi’ni yerle bir eden insanlığın yüz karaları bir daha dokunmasın diye hokkasına, kalemine “Kardinal külâhındansa, Osmanlı sarığını” tercih etmişti.

Çünkü açgözlü ve entrikacıydı Bizans! Keopsun kalbinden çaldığı bilgiyle dünya şimdi muzdaribdi.
Kayıp Kelime’yi düşünürken elimde gün boyu taşıyıp durduğum Balzac’ın romanına bakıyorum. Sevmiyorum bu adamı. Kahramanları ye’cûc-me’cûc kavmi gibi, istilâcı, açgöz ve sefih! Oysa bir Dosto yer altında başka bir hayatın kapısını aramıştı bir ömür. Tolstoy, o başımın belâsı o sevimlı ve deli ihtiyarsa kendininden uzaklaşıp, kendini bulmaya çalışmıştı.
Bense içtiğim bir fincan kahveden sonra kendime gelebildim. Sâhi, kahveyi getiren o gül bakışlı dede nerde? Gri bir İstanbul saatinde güneşi parlatacak kadar aydınlık bir yüz taşıyan ihtiyâr hangi diyardan tenezzül etmşti bizim ülkemize?

Harfleri bulup tek tek onarıp, bir araya getiren bir simyâcı gibi, kayıp kelimeyi nasılda derûnuma kazıyıp gitmişti. Oysa Karnak’ın en şanlı kâhini dirilip zaman duvarından atlayıp gelse bu hâle bir mânâ bulamaz.

m4Ve Üsküdar… Zevklerin ve renklerin hâl denizinde füsûnlu bir aşka dönüştüğü o hermetî yol güzergâhı… Ne zamandır ona düşmemişti yolum. Oysa her kış Üftâde Tekkesi’nin yitik dervişi gibi kendimi onun dergâhına getirir, unutulmuş bir eşyâ gibi bir köşede hatırlanmayı beklerdim… Ve İnsan… Ünsiyet ve nisyan demek… İnsanlardan kaçan münzevîlerin ruhlara tesadüf etmesi nasıl bir muratsa… Şâirler de Hakk’ın murâdı, bu İlâhi şehirde…

Hayır! Yanlış notalara basmayın dostlar…

Hikmet, ne kralın güzel kızı ne de yılanlı sepette!

Hikmet; bir yol güzergâhı, zâhir bâtın karargâhı…

Hakk’ın nazargâhı…

m5Serdarların sipergâhı…

Âşıkların kalpgâhı…

Bu kelime söylenmez…

Lâkin bulursunuz gönlünüzde…

Âhirimizin evvelimizden hayırlı olması niyazıyla…