TÜRK’ÜN TÂLİHİNDEKİ ŞİFRE MA’KÛS MÜ, “KÛS” MÜ?

TÜRK’ÜN TÂLİHİNDEKİ ŞİFRE MA’KÛS MÜ, “KÛS” MÜ?
22 Ağustos 2016 - 4:01

-Okuyamayanlar içün- İhmâl ettiğimiz, özensiz davrandığımız bir konu imlâ. Çoğu yayın evleri ve gazeteler neredeyse üç beş mecburi imlâ dışında bir vakit kaybı, can sıkıntısı ve baş belâsı olarak bakıyorlar artık bu konuya. “Makus Talih!” diyerek manşet atan gazete gerçekte kelimenin ruhunu karartıyor. Harfler bir ümmet ise ancak imlâlarıdır onlara...

-Okuyamayanlar içün-

İhmâl ettiğimiz, özensiz davrandığımız bir konu imlâ. Çoğu yayın evleri ve gazeteler neredeyse üç beş mecburi imlâ dışında bir vakit kaybı, can sıkıntısı ve baş belâsı olarak bakıyorlar artık bu konuya. “Makus Talih!” diyerek manşet atan gazete gerçekte kelimenin ruhunu karartıyor. Harfler bir ümmet ise ancak imlâlarıdır onlara ruh veren. Ne yazık ki bizim gibi kelimelerimiz de ruhsuz bir ceset gibi günlük tahriratımızda yaşam sürüyor. Gerçi bu zamanda muharrir olacak ne yapsın? TDK’ya baksa bütün kelimeler gibi onu da muhakkak ters yüz etmiştir! Ma’kûs kelimesinin kalbinde gerçekten aks kökü mü var?

Kelimeye şöyle bir bakalım. Kûs; yâni kös; eski savaşlarda, alaylarda deve veya araba üstünde taşınarak çalınan büyük davul. Ve ne gariptir ki “ma” bizim dilimizde eylemi, hareketi olumsuzlaştıran bir ek. Şu hâlde ne demek istiyor kelime? Kûs burada bir yansıma mı, yoksa büsbütün kelimenin kalbi mi?

Târihimizin en kanlı darbe ve haçlı saldırısı girişimini Anadolu topraklarından püskürttüğümüz şu günlerde Tampliye Tarikatı”nın Sion Kardeşleri’nce yarım yüzyıldır “Gülen Hareketi” olarak projelendirilip ülkemizin ve ülkelerin başına belâ edilen bu şeytâni tarikatın başındaki meczubun ve kontrollündeki haşhaşilerinin sosyal medyadan yayınladığı tehdit içeren kriptolu sayılar ve kelimelerin de bir yönlendirme ve kontrol olduğu ne yazık ki fark edilmiyor.

Zaten işin temelinde de bâtıl Batı’nın bize dayattığı kelimeleri ve kavramları nasıl “ters-yüz” ettiklerini anlayamayışımız yatıyor. Bu zihin kontrolü yeni değil, yüzyıllardır var. Meselâ onların “aydın olma” diye çağa dayattıkları moral/ahlâk denilen kavramı bizde karşılayacak tek bir kelime bile olmamasına rağmen Çiçero’yu ıvır zıvır, özensiz yapılmış çevirilerden okuyan entelijansiyamızın neredeyse onbin kelime ve sembolle konuşan Opus Dei tarikatının projelendirdiği Fetö terör örgütünün işaret ettiği rakam ve sembolleri anlaması da muhal üstü muhaldir!

unnamed-4Çünkü o şifreleri çözmek için evvelâ kelimelerin kökenine yönelmemiz ve kendi ontik algımızı devreye sokmamız gerekmektedir. Bizde “aydın olma” yani “münevver olma” kavramını en iyi şekilde temsil etmiş mütefekkirlerimiz vardır. Cemil Meriç’i ele alalım meselâ. Bugün üstâdın kabri açılsa gözleri… sadece gözlerinin “dipdiri” olduğunu görebiliriz belki de. Bir çift revan yâkutu şehit göz! Çoğu entelijansiyanın değerlendirdiği gibi Fransızca’ya, Paris’e hayranlık değil elbette ondaki okumaya, dile, kelimelere ve kitaplara duyduğu sonsuz aşk! ! Âdeme öğretilmiş kelimelerin, Hakk’ın tedrîsine ve anladıkça insanlaşan, yakınlaşan cevherin ruhlaşmasına, açığa çıkmasına şehadet etmek! Ve bu sonsuz esmânın kendini açmasına mâni olmak isteyen bâtılın mütemadiyen bu mânâları nasıl “gizleyip, kriptolaştırdığını, bâtıl perdelerin altına gizleyip sakladıklarını anlamak yâni “şehadet etmek”, ANLAMAK demek. Mütefekkir ve münevverin bizdeki ontik mânâsı bu namusa yani vicdana (ahlâka) sahip ve malik olan kişioğlu demek.

Meseleye bu ay penceresinden baktığımızda Çiçero’nun bizim felsefe meraklısı entelijansiyamızın sandığı gibi meşinden masasında oturup Yunanca kelimelerin tercümesi ile ömür tüketmemiş. Ya ne yapmış? İşte bugün Opus Dei menşei Fetto gibi kavramları sulandırıp bulandırmış, “onları kendi mânâsından, kökeninden kopararak hakîki hüviyetine düşman etmiş!

unnamed-3Şimdi dikkat ediniz! Yunanca’da “ethikos” insan karakterinin her zaman sistemli olarak belirli bir biçimde davranma bağlamında “karaktere uygun olan” anlamına gelir. Bu şu demek; “İnsan toplum içerisinde mutlaka “olduğu gibi görünmeli”, olmadığı gibi görünme rolüne girerek kendini de insanları da aldatma yoluna gitmemelidir! Birlik; yâni vahdet iksiri sayıklarken nefsin kesret kuyusunda parçalanmamalı ve toplum da bu kesret kuyusuna itilmemelidir!

Çağın kaybolduğu girdap burasıdır! Olduğu gibi görünmeyen bâtılın çoğunlukla da sûret-i haktan görünerek Hakkı bâtıl ile telbis etmek cinâyeti! Burada dikkat etmemiz gereken husus Kur’an-ı Kerîm’i nasıl tahrif ve tahrip ettiği, yahut Muhammedî Nûr’u kelime-i şehadetten nasıl sürgün ettiği değil! Burda dikkat etmemiz gereken bizim bu çukurlara nasıl düştüğümüz de değil, bu çukurları ve kendi varlığımızdan KOPUŞ’u, “NEDEN” fark edemiyor oluşumuz!

Fikri tâkib edebilenler için bu “KOPUŞ” hikâyesine nereden geldiğimizi hatırlatalım; Ma’kûs kelimesi! Ma’kûs kelimesinin kökenine yolculuk edebilmek için “ma’dan evvel “kûs”’u anlamamız lâzım. Bu da ancak o kelimeye Batı’nın kavramları yahut kıytırık TDK sözlüğü ile değil, kendi “ontik kordonun” ile bağlanmakla mümkün! Kavramlara anneyle bebeğin arasındaki kordon gibi bir bağla bağlanılmazsa kelimelerin seyrinden, kokusundan, zevkinden, özünden, hülâsa; hakikatinden beslenmek muhaldir! Yâni hakikati bilmemiz yetmez, hakikatle temas etmemiz de gerekir. Çünkü bizim hakikate temâsımız hakikatin de bize temas etmesi ile mümkün. İşte o temastır kelimelerin ve kavramların bizdeki VARLIK ANLAYIŞI, İşte o ONTİK KORDONDUR tıpkı tezyinat ve mimarimizdeki sonsuz geometri gibi Hakk’ın bizde kendini açtıkça açması, anlayanın her ân Esmâ kuşanması…

unnamed-2Şimdi… Hakikatle temâsa geçmişlerin Fetö gibi şeytanın terliğini hangi taş, hangi mevsim, hangi rakam ve takvime sakladığını bilmesinin ne ehemmiyeti var? Çünkü o meselâ “Kûs” un; tokmağı davula gümbürdetip hamaset kabartmaktan ibaret bir kavram olmadığını bilir. Gerçekte Kûs; insanın inşâ ettiği mâbedlerde, tezyinatta, tabiatta ve kâinatta aradığı bir ritme, harekete, şuura ve sonsuz akışa BAĞLAMA isteğidir. Çağın hâfızı, âlimi, ilâhi hayatçısı Kur’an’ı yüzünden okur ama göbek kordonu kopuktur onunla arasında. Semazen mütemadiyen sema eder, döner ama asıl ruhunu demir bir kazıkla bağlamış değildir kubbeye. Kubbe döner… O kubbe ile dönemez… Çünkü kubbeye değemez. Üftâde Hazretleri’nin zikirde yükseldiği kubbe bu kubbedir, ayakların yerden kesildiği o remz dervişlerin gündüz düşleridir.

Artık anladık sanırım mâ’kûs’u. Gerçekte o büyük kopuş!… Kesret!… Kaos!.. Bizi asıl tehdit eden kriptolu takvimler, semboller değil, deccâliyetin insanlığı oyalamak, akıldan ve düşünceden “KOPARMAK” için uydurup çoğalttığı yecüc-mecüc harflerinin peşine düşmemiz dostlar! Bizi asıl tehdit eden ecdâdımızın cihâna nizâm vermek, adaleti tesis etmek ve Hakk’ı hâkim kılmak üzere çıktığı seferlerdeki o yürüyüşü ve yürüyüşlerindeki RİTMİN mânâsını fark edemememiz! Onların KÛS’daki sonsuz ritmle aklını, gönlünü, yaşayışını ve varlığını HAKK’a bağlamasını anlamadan, kelimelere ve kavramlara kendi ontik kordonumuzla bağlanmadan Bâtıl’ın iki karış dibimize yerleştirdikleri ajanları, kriptoları, şifreleri, katakullileri çözmemiz muhal!

Burada esas olan kendi SEMBOLÜMÜZDEN mahrum oluşumuz! Işıktan hızlı uçan F16’ları “yükseklerden” gözüne kestirip, yıldırım gibi pençemize kıstırmak isteyen “çift başlı kartal” olduğumuzu fark edemeyişimiz!
Avrupa asıl bizde ortaya çıkan bu sembollerin şoku içinde! Anlayamıyorlar! Panikteler ve korkuyorlar! Çünkü dedelerimizin şâhit olduğu o geçmiş kapışmaların sadece hikâyesine vakıfız yaşanmışlığına değil! Biz dahî o menfur gecede semadan üzerimize akan ve bizi kuşatarak çelikleştiren onların üzerine kara bulut gibi çöktüren o iman öfkesini ve cesaretini yaşamasaydık bilebilir miydik? Anlayabilir miydik?

unnamed-1Yeryüzünde bunca mabed, bunca ulu dağ neden var sanıyoruz? Bunca beste, bunca tezyin gerçekte kimin için? Bu sonsuz geometri gönlünü o “sonsuz akış ve ritme, her ân başka bir anlamanın farkında ve seyrinde olanların” zevki. Mason localarının çarpık dama taşlarında, kuru kafalarında, şeytan tapınaklarının alnına çakılmış gönye ve pergelde değil hiç kuşkusuz! Gerçek hüsran; o varlık ve birlikten kopuş! Dervişlerin zikir halkalarında, cemaatin aynı anda yatıp kalkmasında, kilise korolarında ve tabiatta salınan ve her bir varlığın kendi varlığından taşan o ritmidir varlığın kalbine bağlanmak. İnsan sadece özünden özüne kancalanan o güven hissini duymak için bağlanmak istiyor o ritme. Ecdâdımız “kûs”ün ritmiyle yürümüşler cihâna. Her an, her adımda ve her nefeste bu şuurla hareket etmişler. Hakk içinmiş her şey ve HER ŞEY ZATEN HAKMIŞ!

Fetö takvimlerinde işâret edilen 14; mağfiretin değil, şeytâni locanın 14’üncü basamağından tepe taklak düşmüş Fetö terörizminin çukura yuvarlanışı, hüsrânıdır! Kutsal “Işık” şövalyelerinin yüzyıllardır yine kendi cinlerince çarpılmaları, takvimlerinin, hesaplarının, zembereklerinin bir günde çark etmesi, dağılmasıdır! Unutmayalım ki “Sin” tapınağındaki ilk rahiplerden beri, Nefilim soyu kendi şakirdlerini kandırmış ve sırf insanlar hakikati öğrenmesinler diye önlerine her defasında bin bir sembol ile çoğaltıp büyü ve belâ öğretisi olarak cihâna musallat etmişlerdir!

Çünkü Hazret-i İdris’ten gelen o kutsal yazıtlar, ondan İbrâhim’e geçen ve Harran’ın kalbine gömülen o gerçek bilgi her defasında silinmiş Tapınakçı kölelerin gözlerinin önünden! Toprak değil, petrol değil gerçekte bu topraklarda ülkelerden istenen. Harran’da, eski Sin tapınağının kalbinde istedikleri. Arkeoloji bunun için var. Unesco Ulliminati’nin en şedid tapınakçısı. Vazifesi kültürel miras değil, onların aradığı başka kültler! Biz dünyadaki n o koca üniversiteler “bilim” yapıyor sanırız. Oysa onlar için bilim bir şeytan kilisesidir. Cambridge’nin kürsülerinin arkasında, gizli mabedlerinde, karanlık kütüphanelerinde ne konuşuluyor bilir miyiz? Sırf insanlar hakikatle, sevgiyle, birbiri ile baş başa kalmasın diye hep yeni semboller, yeni nifaklar icad ederler. Babil kulesi mitolojide değil, şimdi de var! O şeytan kulesinde kimse kimsenin dilinden anlamaz, mütemadiyen birbirini parçalar. Herkes düşman ve herkes yalnızdır o kulede!

Oysa en güzel kelimeler bizim şimdi. Ülkemizin büyükleri Töre’leri ile el ele ve gönül gönüle. Her şey Töre, için Hân için, Hânlık için! Çünkü Bâbil Kulesi değil, TÜRK’ün vatanı ve yurdudur burası. Çünkü burada “Devlet için, Hakk için, Vatan için, Yurt için, Bayrak için, Namus için konuşan (tevhid eden) bir millet var. Onlar meydanlara yine otağ kurmuşlar! Onlar peygamber sancağının gölgesinde toplanmış cennetlerde şimdiden komşu olmuşlar. Onlar yoldaş olmuşlar. Mehterdeki o KÛS’un ritmiyle şaha kalkmışlar. Ecdadları gibi gizli yoldan birlik” tutup, onluk süvari olmuşlar.

Onların tâlihi bu ruh ile MA’KÛS değil, ebediyen KÛS olmuşlar!

Türk’ün Töre’sinde kılıç kından çıktı mı fethetmeden kına girmez!

YENİ DÜNYA DÜZENİ cihâna kutlu olsun!

Bırakın şimdi dünya bu şifreyi çözsün!

Kadirşinaslıkla efendim!