SEYİT GÖKTEPE İLE SÖYLEŞİ

SEYİT GÖKTEPE İLE SÖYLEŞİ
2 Nisan 2008 - 8:25

Dizginlenemeyen bir merak, sınırsız bir çalışma gücü… Yazma yeteneğinin yanında bu özellikler olmasa, yazarlık ne kadar sürer, kim bilir. Seyit Göktepe’yi de genç yaşta durulmuş, olgunlaşmış bir yazara dönüştüren bu özellikler kuşkusuz. Bir yazarı en fazla yansıtan kitabının ilk kitabı olduğu varsayılır. İlk kitap, yazarın ta yüreğinden kopmuştur ve kendiliğindendir....

Dizginlenemeyen bir merak, sınırsız bir çalışma gücü… Yazma yeteneğinin yanında bu özellikler olmasa, yazarlık ne kadar sürer, kim bilir. Seyit Göktepe’yi de genç yaşta durulmuş, olgunlaşmış bir yazara dönüştüren bu özellikler kuşkusuz. Bir yazarı en fazla yansıtan kitabının ilk kitabı olduğu varsayılır. İlk kitap, yazarın ta yüreğinden kopmuştur ve kendiliğindendir. Oysa, Seyit Göktepe, üçüncü kitabı Ben Ol da Gör’de daha fazla kendini bulmuş ve ancak anlatabilmiş görünüyor. Göktepe bu kitabında dil oyunlarından uzak duruyor, sadeliği bilerek ve isteyerek tercih ediyor.

-Ben önce yazma serüvenin nasıl başladı diye sormak istiyorum. Gerçi biraz biliyorum ama…
-Anlatayım tekrar. 1990’ların ortası (1994-1995), ortaokul yıllarımda şiir yazmaya başladım. O şiirlerden hiçbiri bir yerde çıkmadı. Daha o yıllarda ben, öykünün ne olduğunu bile bilmiyordum. Saime hocanın (resim öğretmenim) bana önerdiği birkaç kitap vardı. Birisi “Şeker Portakalı”ydı, birisi “Mercan Adası”ydı. Bir de Aziz Nesin kitaplarını okumamı önermişti. Aziz Nesin’lere ulaşamadım ama Mercan Adası’nı, bir de Şeker Portakalı’nı yeni yıl tatilinde okumam için bana getirdi. Ve söylediği bir şey var, o kitapları getirdiği gün: “Senin şiirin pek şiir değil, öyküye daha yakın, sen öykü yazmalısın, bir dene,” dedi. Ama ben öykünün ne olduğunu bile bilmiyorum, hakikaten ne olduğunu bilmiyorum. Ne ki, bu olayın üstünden dört sene geçtikten sonra, öykü yazarken buldum kendimi. 1998’in Eylülü, hiç unutmuyorum. O ortaokul yıllarından 1998’e varana kadar, yani geçen üç yıl içinde şiir yazdım yine. Büyük bir defterde o şiirleri tuttum. Yine okuttum lisedeki öğretmenlerime. Onların da söylediği bir şey vardı: Düzyazıya yakındı benim şiirlerim. 1998’de bu öyküyü yazdıktan sonra bir cesaret geldi bana. Yazmaya böyle cesaret ettim sanıyorum ama önce şunu hep bildim: İyi bir yazar olmak istiyorsan, iyi bir okur olacaksın. Yazarlığımı hep bir hayal olarak tuttum kafamda, önce iyi bir okur olmaya çalıştım. Sait Faik’i, ondan sonra Sabahattin Ali’yi tanıdım. Onları tanımamla beraber ve Selim İleri’yi tabii, onu ve yazdıklarını tanımamla beraber öykünün üzerinde çok daha ciddi düşünmeye başladım. Selim İleri’yi, Hulki Aktunç’u tanıdıktan, onlara yazdıklarımı götürdükten, onların da beğenisini kazandıktan sonra, 16 yaşında bir genç olarak, bu işe tamamen kapılmış buldum kendimi. Kapılmış buldum, bilinçli olarak, isteyerek, “Ben öykü yazayım, beğeniliyor, beğeni kazanmak için yazayım,” diye bir durum yok, kendiliğinden oraya doğru sürüklendiğimi hissettim. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum, oraya doğru sürüklendim ben. Bir ihtiyaçtı sanıyorum bende yazmak. Sanıyorum değil, kesin bir ihtiyaçtı. Çünkü öğrencilik hayatı boyunca, diğer arkadaşların katıldığı toplantılar, eğlenceler, şunlar, bunlar, nedense onlara katılmayı çok istemedim. Hep köşesinde, içinde, odasında, evinde… Böyle sakin bir hayatım oldu. Üniversite yıllarında da değişmedi bu. O sakinliğin içinde öykü, o iç dünyamın içerisinde tamamen bir ihtiyaç olarak başladı bende, öyle de sürdü. Bugünlerde birazcık daha dışarıya açık, birazcık daha dışarıya dönük bir adam olduğumu hissetmemle beraber yine de sakladığım bir dünya var evin içinde, odanın içinde, öykü de, yazma da öyle bir kapanışın içinden geliyor, sanıyorum. Benim hayatımda, yani bu yazma serüveni içerisinde çok önemli iki isim var: Birisi Selim İleri, birisi de Hulki Aktunç. Bunları özellikle her yerde söylüyorum, yine söylemek isterim. Hulki Aktunç… Onun daktilosuyla yazmaya başladım biliyorsun, bana armağan ettikten sonra. O daktiloyu armağan olarak aldıktan sonra, benim için ihtiyaç olan öykü, adeta bir borç oldu. O daktiloya layık olmak için yazmam gerekiyor diye düşündüm kendi kendime. Hakikaten öyle oldu. Yani, evet, Hulki Aktunç gibi bir usta daktilosunu hediye ediyor, demek ki bir şeyler görüyor bu çocukta, bende! “Benim bu daktilonun borcunu ödemem gerekiyor,” diye düşündüm. Sonra daha bir sıkı sarılmaya başladım işe. Ona daktiloda yazdığım öyküleri götürürken hep içimde şu ses vardı: “Bakın, daktilonuz emin ellerde. Bir kenara atılmış, kıymeti bilinmez, unutulmuş bir halde değil. O daktiloda bir şeyler yazılıyor.” Onu söylemeye çalışıyordum sanki her yazdığımda. Tabii onun da beğenisini, övgüsünü aldıktan sonra daha bir cesaretle, daha bir cesaretle derken derken, ilk kitaba kadar bu, böyle sürdü. Evet, ilk kitabın çıkması… Kitap çıkınca, “Acaba yazar mı oluyorum ben giderek?” diye düşünmeye başladım. Hâlâ da düşünüyorum, yazar mı oluyorum ben acaba diye… Kendimi asla yazar olarak görmüyorum. Yazar denildiğinde bana, yüzüm kızarıyor. Öykücü denilmesi daha hoşuma gidiyor benim. Yazar deyince aklıma hep Dickens geliyor nedense. Dickens’in o sakallı hali ya da Dostoyevski… Daha kırk fırın ekmek yemem gerekiyor yazar olmak için. Ben öykücüyüm. Öyküler yazan bir adamım.

-Ustalarını söyledin, etkilendiğin yazarların bir kısmını da söyledin.
-Ama etkilenmek deyince… Hiç kendi kendime şunu demedim: Bu ya da şu yazar gibi yazmalıyım. Etkilenmek bende şöyle oldu: Yazdıklarından heyecan duyduğum, coşku duyduğum yazarlar oldu.

-Zaten onu kastediyorum. Yani, onun gibi yazayım diye değil de…
-Evet, heyecanlandığım, yazdıklarını okuduktan sonra bende yazma isteği uyandıran…

-Evet, Hulki Aktunç’un dediği gibi…
-Kışkırtan yazarlar oldu yani. Mesela, kışkırtmak deyince benim aklıma hemen gelen isim: Mehmet Zaman Saçlıoğlu. Onun öyküleri kadar beni sarsan çok az öykü sayabilirim. Onun her satırı, her sözcüğü benim için gerçekten bir ufuk açtı, kapı açtı. Hasan Ali Toptaş da aynı şekilde. Bunlar hep ilk öykülerimi yazdığım dönemin ustaları oldu. Sonraki yıllar içerisinde dünya edebiyatını da elimden geldiği kadar tanımaya başlayınca, hem ufkum açıldı, hem de başka beni heyecanlandıran ve kışkırtan yazarlar tanıdım. Bunlardan bir tanesi Milan Kundera’dır, biri de Beckett’tir. Beckett’i ve Kundera’yı, öncelikle Beckett’i okuduktan sonra, o 3-4 yıl, ilk kitaptan sonra bir yere kadar getirdiğim o öykünün artık çok başka bir yere gitmesi gerektiğini hissettim. Çok başka bir dünya vardı Beckett’te. O dünyayı kıyısından, köşesinden kurcalamaya başladım. Sezgilerimle kurcaladım tabii, ne bileyim, derin okuma, içini görme durumu yok. Sezgilerimle sadece, nasıl böyle bir yazı olabilir, nasıl böyle bir öykü olabilir diye… Kendi öyküme dönüp baktım. Beckett benim öykümü okusaydı, acaba ne derdi ya da Beckett benim hissettiğim durumları anlatacak olsaydı, nasıl anlatabilirdi acaba diye düşünmeye başladım. O benim için bir kırılma oldu. Ondan sonra yazdığım öykülerde de, kendim dönüp baktığımda bir değişiklik görüyorum. Kundera’yı da Beckett’ten 2-3 yıl sonra okudum. O da başka bir kırılma noktası oldu benim için. Beckett okuduktan sonra getirdiğim öyküyü, Kundera’yla birlikte başka bir kanala doğru taşıma ihtiyacı hissettim.

-Son kitabında özellikle ailenin erkeklerini işlemişsin. Özellikle onlarla iletişiminin çok derin olduğunu gördüm ben. Anneden, kardeşten de bahsediyorsun ama baba, amca, dede gibi kavramlar oldukça ön plana çıkıyor. Onları güzel anlatmışsın. Ben etkileyici buldum. Ne düşünüyorsun?
-Zaten edebiyat tarihi içinde baktığınızda, baba-oğul ilişkileri, her zaman bir konu olarak işlenmiş. Turgenyev’in ilk akla gelen “Babalar ve Oğullar”ından, sonraki yıllar içerisinde yazılanlara değin… Sanıyorum orada bir iktidar ilişkisi giriyor devreye. Baba/oğul, amca/yeğen, dede/torun, dede/baba… Orada sanıyorum böyle bir iktidar da değil de, bir anlayış, bir hissediş farklılığı doğuyor, neredeyse bir içsel çatışmaya dönüşüyor o ilişkiler… Ben öyle hissediyorum, öyle görüyorum. Öykü de bir anlamda benim için uzlaşma değil, bir çatışma ortamı… Dünyayla zaten uzlaşmış, insanlarla uzlaşmış, belki doğayla uzlaşmış insanın yazıya çok fazla ihtiyaç duyacağını sanmıyorum. Öyle bir ihtiyaç duymaz. Okur olarak da duymaz, yazma ihtiyacı olarak da duymaz. O aile içerisindeki ilişkilerde doğan çatışmanın bendeki ifadesi olarak belki öykülerimde baba, dede, amca çok yer ediyor. Baktığınızda da zaten o ilişkilerde, hep bir anlaşmazlık vardır fakat içten içe de o anlaşmazlığın arkasında, aslında söylenememiş sözler vardır. Söylenememiş sevgi sözleri, söylenememiş kabuller vardır. Evet, ben kabul ediyorum, ama ancak burada söyleyebiliyorum, yazıda söyleyebiliyorum. Çünkü öteki türlü, sözle, konuşarak olmuyor ya da olamıyor. Öyle demek lazım belki… Yani öykünün o iç dünyasındaki çatışma, aile bireyleri içerisindeki ya da sokağa çıktığınızda arkadaşlarınızla, diğer insanlarla aranızdaki çatışma, öyküde kendini bir araya getiriyor sanki. Anneyle de ilişkiler var, kardeşle de ilişkiler var. Ama onlarla hep sanki daha sıcak bir ilişki, daha fazla yakınlık varmış gibi… Bana öyle geliyor kendi yazdıklarıma baktığımda. Sanıyorum o, çocukluğun izlerinden de kaynaklanan bir şey. Anne şefkati mi demeli ona, yoksa anne ilgisi mi demeli, çok başka bir şey… Açık söylemek gerekirse, baba şefkatine, baba ilgisine çok benzemiyor anneninki. Zaten deyimlerimize, o yerleşik anlayış biçimimize baktığımızda da, annenin, ananın, ana nedense, anneden daha bir toprağın içinden geliyor sanki… O ilişkinin, daha fazla ilgiye, şefkate dayandığını hissediyorum. Anneyi arıyorsunuz belki de, sevdiğiniz kızda da belki anneyi arıyorsunuz, arkadaşınızda da anneyi arıyorsunuz. İlgiyi, şefkati, samimiyeti arıyorsunuz. Hani öyküdeki samimiyet, annenin sesiyle ilerliyor ama aynı zamanda da öyküdeki o çatışma, çelişki, o da babanın sesiyle ilerliyor sanki. İkisinin ortasında da öykünün kendisi vücut buluyor. Bana öyle geliyor. Ama hakikaten öyledir, değil mi? Canımız acıdığında, hep anneyi anarız.

-Sen anlattın, benim fazla sormama gerek kalmadı. Edebiyat anlayışın hakkında söyleyeceğin bir şeyler var mı?..
-Var. Tabii edebiyat anlayışı denilen şeyin oluşması için kesinlikle bir birikimin olması gerektiğine inanıyorum. Okumayan, ustalarını bilmeyen ya da sanatın diğer kollarıyla birebir ilişki içerisinde olmayan bir yazarın çok fazla kendisini okutabileceğini düşünmüyorum. Yine Spielberg’in sözünü anmadan geçemeyeceğim. Bunu bana Hulki Aktunç söylemişti. Demiş ki: “Ben çocukluğumda görmek istediğim, hayatım boyunca görmek istediğim filmleri çekiyorum.” Belki ben de okumak istediğim öyküleri yazıyorum. Öyle de diyebilirim. Böyle bir şey, evet, rahatlıkla diyebilirim: Okumak istediğim öyküleri yazıyorum. Bir de, bir anlayış olarak değerlendirilebilirse bu, şunu söylemek istiyorum: Olaya dayalı öyküyü yazmayı çok fazla sevemedim. Olay hep biraz daha alttan akar, asıl belirleyici olan durumlardır bende. Özellikle ilk iki kitapta durumlar daha belirgindir de, olaylar az, hatta kimi öykülerde yok denecek kadar azdır. Son kitapta yine olayları biraz daha ön plana çıkardım. O da, az önce bahsettiğim okumalar ekseninde gelişen bir damar olarak açıldı bende. Durumlar vardır, durumların altından akan olaylar vardır. Olayların çok ön plana çıktığı öykülere, nedense başından beri kalemim gitmedi. Sonraları fark ettim ki, durum öyküsü yazarken, olaysız bir öykü de yazarken, -daha doğrusu ona olaysız öykü mü demeli, anlatı mı demeli, onu da bilemiyorum- fark ettim ki, okuduklarımla yavaş yavaş olayı da sevmeye başlamışım. Evet, baktım ki, olaya dayalı romanları, birebir olayı aktaran romanları, öyküleri daha çok sevmeye başlamışım giderek… Sonra o sevmeyle beraber benim öyküme de, olay öğesi girmeye başladı. Bu konuda Tarık Dursun K., gerçekten benim için bir kırılma noktası oldu. Benim Sait Faik’imdir diyebilirim Tarık Dursun K. için. Çünkü Türk öyküsü için Sait Faik’in açtığı kapıyı çok dar alanda, çok dar anlamda Tarık Dursun K. benim için açmıştır. Onun bir tek cümlesi, Beckett’in bile, Kundera’nın bile yapamadığını yaptırmıştı. Çok basit durumların öyküsünü yazmak konusunda bana tek bir cümlesiyle ilham verdi. Bir gün vapurla karşıya geçiyoruz: Nursel Duruel, Necati Güngör, ben ve Tarık Dursun K., Alkım’dan çıkmışız. Vapurda gidiyorduk, Beşiktaş İskelesi’ne yanaştı vapur ve inerken tek bir şey söyledi: “Son yolcular da indi vapurdan…” Kendi kendine bunu söyledi, o durumu ifade etmek için… Ben bir an şöyle kaldım. İleride yazabileceği bir öykünün ilk cümlesi de olabilirdi. Onun gözüyle oraya baktığımda, bir yazarın algılayış biçimini kavramak açısından da benim için müthiş bir ufuk açtı. Yani, bir yazar demek ki bu gözle bakıyor. Halbuki ben o güne kadar vapura, “Sesi var, denizin üstünde gidiyor, deniz diyelim ki bir çocuğun oynadığı bir leğenin içerisinde kopan bir fırtına, aslında büyümüş, deniz olmuş…” Ama burada gizli şeyler ararken, hep böyle zorlarken denizi, vapuru, çok başka dünyalarda onları kendimce görmeye çalışırken, bir baktım, son derece sıradan bir durum içerisinde, son derece sıradan bir atmosferin içerisinde, öykü çok rahatlıkla doğabiliyormuş demek ki… Tarık Dursun K.yı o güne kadar okumamıştım. Ondan sonra, 7-8 kitabını peş peşe okudum ve hep o cümlesi kulağımda kalaraktan, okuduğum her öyküsünde, her romanında o içimdeki, kafamdaki sıradan durumların da, sıradan insanların da, çok anlık durumların da öyküsü, eğer iyi bir kalemin varsa, çok güzel bir şekilde yazılabilir, dedim kendi kendime. Ondan sonraki öykülerimde zaten, özellikle ikinci kitabın üçüncü bölümündeki öyküler, o etkiyle, o kapıdan açılmış öykülerdir. Yani, önceki öykülerde olduğu gibi, cümleleri alt alta yazmak, kırmak, birtakım deneysel şeyler yapmaya çalışmak ki hepsini ayrı bir heyecan duyarak yaptım, hâlâ da çok severek okuyorum, o ayrı… Ama geleneksel, yani, bizim Sait Faik’ten, Sabahattin Ali’den, Orhan Kemal’den, Oktay Akbal’dan gördüğümüz o damarın, o deryanın içinde küçük bir damla da olsa, oraya bir eklenme çabası sarf ettim, diyebilirim. İkinci kitabın üçüncü bölümü, üçüncü kitabın bütün öykülerine, baktığımız zaman, daha kısa cümlelerle, olayı daha ön plana, birinci kitaba göre ön plana çıkaran öyküler ve sıradan denilebilecek, herkesin yaşayabileceği ama benim de yaşamış olabileceğim durumları aktarmaya çalıştım. Bu damardan da, içten içe geliştirerek öykümü sürdürmeye çalışıyorum.

-Peki, son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
-Evet. Yazmak istiyorum, ne olursa olsun, yazmak istiyorum. Dışarıdan çalışıyor olmanın bana kazandırdığı zaman o kadar bol ki, onun içinde hem okumaya, hem de yazmaya fazlasıyla zaman ayırabiliyorum. Bir işe başlamış, başlayacak olmakla da, zaman darlığı yaşayacağım durumlar olacak, belki uzun süre yazamayacağım. Bunların hepsini düşünüyorum ama… Yazmak istiyorum. Ne olursa olsun, yazmak istiyorum. Çünkü o, başka hiçbir şeye benzemiyor. Yani, yazmaktan aldığım lezzet, yazmanın o gerilimini hissetmek, yazıp bitirdiğin bir şeyi okumak, onu başkalarının da okuyacağını düşünmek, o öyküyü, o yazıyı, beni çok mutlu ediyor. İşte hayatın o kadar acısının, sıkıntısının içinde, çok bencilce bir şey söylüyorum belki ama herkesin tutunacağı bir dalı vardır: Benim de herhalde, sevdiklerim ve yazıdır. Başka bir destek arama ihtiyacı da duymuyorum zaten. Yakın çevrem, dostlarım, arkadaşlarım ve yazı, bu bana yetiyor.

(02 NİSAN 2008 TARİHLİ YENİ ŞAFAK KİTAP’TA YAYINLANAN BU ŞÖYLEŞİ, SİTEMİZDE EŞ-ZAMANLI OLARAK YER ALMIŞTIR.)