ÖMER AYHAN’LA SÖYLEŞİ

ÖMER AYHAN’LA SÖYLEŞİ
4 Haziran 2008 - 8:29

Binaların tarihini araştıran anlatıcının peşinde kentin belirsiz noktalarına sürüklenmek… Zamanın attığı küçük fırça darbeleriyle anlamsız/günahkâr bir şehre dönüşmek… Bu şehrin en büyülü noktasında yarım kalmış bir binanın tepesinden denize bakmak… Ömer Ayhan, “Öldüren Şehir” isimli romanında bizi İstanbul’un değişik semtlerinde gökdelenlerin dünyasında dolaştırırken, şehir ve geçmiş hakkında soru işaretleri uyandırıyor....

Binaların tarihini araştıran anlatıcının peşinde kentin belirsiz noktalarına sürüklenmek… Zamanın attığı küçük fırça darbeleriyle anlamsız/günahkâr bir şehre dönüşmek… Bu şehrin en büyülü noktasında yarım kalmış bir binanın tepesinden denize bakmak… Ömer Ayhan, “Öldüren Şehir” isimli romanında bizi İstanbul’un değişik semtlerinde gökdelenlerin dünyasında dolaştırırken, şehir ve geçmiş hakkında soru işaretleri uyandırıyor. İstanbul’un ve romanın labirentleri bizi kuşatıyor, yalnızlığa sürüklüyor.

“Benim yapmak istediğim, bir kent romanı yazmaktı.”

-Klasik sorudan başlayalım mı? Yazma serüvenin nasıl başladı?
-Yazma serüvenim, kesintilerle ilerleyen bir süreç oldu. Daha ortaokul dönemlerimde hiç bitiremediğim, dünyanın değişik yerlerinde geçen, Jules Verne’ye öykünen roman denemelerim olmuştu. Ders çalışacağım saatlerde, bütün enerjimi bu tip denemelere verirdim. “İleride ne olacaksın?” dedikleri zaman da, “Yazar olacağım,” derdim. Ama sonra araya müzik girdi, konservatuvar eğitimi girdi ve uzun bir süre sadece okur olarak ilgilendim. 1990’lı yılların sonlarında, yazma tutkusu önlenemez bir şekilde gelince kaçınılmaz bir biçimde yazmaya başladım. Aynı zamanda öykü yazarak başladım. Bir yandan da başka kitaplar üzerine bir şeyler yazmak, her zaman bana çok çekici gelmişti. Bugüne kadar da ikisi birlikte, öyle sürdü.

-Birinin etkisi oldu mu yazmanda, yoksa kendiliğinden mi başladı?
-Herhalde yazarların etkisidir. Okuduklarımdan, “Acaba ben de yazabilir miyim?” demiş olabilirim.

-Yani bir arkadaş, vs. etkili olmadı mı?
-Çevreden herhangi bir şey olmadı. Zaten edebiyat çevresinden de çok uzaktım, tanıdığım hiç kimse yoktu. Öyle bir çevrem olmadı. Ama onlu yaşlardaki “yazma içgüdüsü”, uzun bir kış uykusundan sonra tekrar beni kilitlemiş olmalı ki, kendimi yazarken buldum.

-O zaman diğer sorulara geçmeden, hep sorduğum bir soru: Seni etkileyen yazarlar?.. Doğrudan olarak algılama da, seni çarpan, hatta yazma serüveninde birtakım etkiler yaratan…
-Buna cevap vermek çok kolay değil. Çünkü dönem dönem de değişebiliyor. On sene önce beni çok etkileyen kimi yazarlar, bugün aynı etkiyi yaratamayabiliyor. Başka yazarlar öne çıkabiliyor. Öyle şeyler var ama Türk edebiyatında hep hayranlık duyduğum yazarlar oldu. Halit Ziya, bunlardan biri… Onun yazdığı dönemin öykü ve romanlarına baktığım zaman, kendi döneminden çok ileride olduğunu görüyorum. Bunun mutlaka birçok nedeni vardır ama bu, çarpıcı bir şey… Halit Ziya’nın öncesinde ve hatta sonrasında uzun yıllar, o kadar iyi romanı kuşatan bir yazar olmamış, bu, çok ilginç bir şey. 1980’li yıllarda bile, Fethi Naci’nin Türkiye’de en iyi 10 roman içinde, “Aşk-ı Memnu”yu sayması, belki Halit Ziya için iyi bir şey ama Türk edebiyatı için düşündürücü bir şey… Çoktan aşılmalıydı. Bir yandan da o romanın kendi dönemi içinde ne kadar ileri bir kurgu, biçim, kişileştirme gibi özelliklerle yazıldığını gösteriyor. O açıdan, bugün de benim için önemini yitirmemiş bir yazardır. Bilge Karasu da beni çok etkilemiştir. O dille olan serüveni, anlatma biçimi, o araştırmaları, arayışı, benim için bir çekim alanı oluşturmuştur. Dünya edebiyatına geldiğimde ise, Bataille ve Blanchot gibi hem metin, hem de yazılı metinler üzerine düşünce üreten yazarlar beni daha çok çekiyor. Daha birçok yazar sayılabilir ama isimden ziyade, hem yazan, hem de yazı üzerine düşünen yazarlardır. Yazı üzerine kendi politikasını oluşturmuş ve düşüncelerini kaleme almış insanlar daha çok ilgimi çekiyor.

-İkinci kitabında başlamıştı bu: Kötücül kahramanların vardı. Şimdi burada da gördüm ben, özellikle başkahramanların, kötücül yanları var.
-Bu kitapta anlatıcı ve anlatıcının arkadaşının çok kötücül özelliklerinin öne çıktığını düşünmüyorum. Yani Ufuk’la Emre’nin… Yeşim için bu söylenebilir.

-Emre değil de, Ufuk, Yeşim…
-Ufuk da çok kötücül değil.

-Evet ama kendini kötücül tanımlıyor biraz. Geçmişte hatırladığı ve ahlâksızlık olarak tanımladığı şeyler…
-Ama onun dışında gelişmiş şeyler bunlar, başkaları tarafından yönlendirilmiş. Çocukluğunda kendi iradesiyle yapmış olduğu şeyler değil. Ama bazı düşkünlükleri, zaafları var. Bunları açıkça söylüyor. Bunun nedeni de şu aslında: Klasik bir tipoloji vardır ya, yazar öyle bir karakter yaratmalıdır ki, o karakter, okur tarafından çok sevilmeli, okur kendisini onunla özdeşleştirmeli, ben buna karşıyım. Bunun hiç de böyle olması gerekmiyor.

-Özdeşleştirmeyi engellemek mi istiyorsun?
-En azından ona hizmet etmek, bana sıcak gelmiyor, diyelim. Bunun biraz modası geçmiş bir tanımlama olduğunu düşünüyorum. Mesela Amerikan Sapığı diye bir kitap var, Bret Easton Ellis’in. İngiltere’de yüzyılın en iyi yüz romanı arasında kabul edildi. Ama oradaki anlatıcıyla benim kötücül kahramanlarım boy ölçüşemez bile. Önüne geleni hiçbir nedeni olmadan öldüren, bundan zevk alan, bunu anlatan bir adam… Bu kitap o kadar önemseniyor, demek ki okurun ille de kendini özdeşleştirmesi gerekmiyor. Çünkü yaratılan roman kahramanları da, dünyadan kopuk, yaşadığımız dünyadan çok ayrı insanlar değil. Hepimizin olduğu gibi, onların da iyi ve kötü yanları var. Ben bunları birlikte vermek gerektiğini düşünüyorum. İlle de çok sempatik, çok sevimli, hiçbir kusuru olmayan bir prototip olması gerekmiyor. Ama tabii dediğin, özellikle ikinci kitap için doğru. Kötücüllük kavramı üzerine gittim, benim ilgimi çeken bir şey çünkü. İnsan doğasında olan, baş edilemeyen bir şey, benim her zaman ilgimi çekti. Onu, o kendi doğallığı içinde vermeye çalıştım. Burada ise, dediğim gibi, Yeşim dışında, kötücüllüğünün diğer durumları çok ağır basan bir karakter yok gibi. Ama onların olumsuz yanlarını saklamadım. Kastettiğin buysa, evet…

-Bir de şey vardı yalnız… Onların da geldiği kişiler, bir tarikat gibi. Onlar da kötüydü.
-Evet, evet. Ama onlar tabii daha dışarıda kalıyor. Oradan biz bir iki kişiyi tanıyoruz.

-Doğrudan değil, dolaylı anlatılıyor ama… Dedeler, babaanneler…
-Evet, evet. Hep bir karanlık, dip… Çünkü ilgimi o çekiyor. Her şeyin günlük güneşlik olduğu bir ortamda, çok fazla bir şey çıkmaz gibime geliyor.

-Bir de bana şeyi hatırlattı. Yazdıklarından okuduğum kadarıyla sinemayla da bayağı ilgilisin.
-Müzik, sinema, evet.

-Rosemary’nin Bebeği, diye bir film vardı. Orada bir tarikatı anlatıyordu.
-Onlar şeytana tapan bir tarikattı.

-Adam, eşini tarikatla olan ilişkileri uğruna harcıyordu.
-Harcıyordu, evet.

-O açıdan bir benzerlik buldum.
-Ama orada daha farklı bir şey var. Burada, harcamadan ziyade kaybolmuş birini tekrar kazanma, bir şekilde uzak düşmüş birini tekrar oraya çekmek… Onların açısından baktığın zaman onlar kazanmak olarak görüyor, orada bir feda etmeden ziyade, kendine çekmek… Ötekinde bir ihanet var tabii.

-Binaları, gökdelenleri organik bir şey olarak tanımlamışsın. Senin romanına göre uzaylı/insan melezi yaratıklar bunları yapmış.
-O, çok meşhur bir televizyon dizisiydi: Ex-Files. Ben o televizyon dizisinin üzerinde oynadım. İstanbul’da geçen bir bölüm olarak yaptım. O, anlatımın içinde bağımsız bir parça olarak da okunabilir. Metin içinde bir gerçeklikten ziyade, fanteziyi gösteren bir şey…

-O, FBI ajanlarının olduğu bölüm mü?..
-Evet, o çok bilinen bir dizi.

-Yok, ben genel olarak, gökdelenleri organik bir şey gibi tanımlamanı söylüyorum.
-Aslında sadece gökdelenle sınırlı değil, binaları organik bir şey olarak tanımladım.

-Sanki gözleri var, elleri var.
-Evet, o, bir metafor tabii. Dinsel açıdan kötücüllük, diyebilirsek Babil’in Tevrat’ta geçtiği şekliyle, romanda geçtiği şekliyle bu, bir metafor olarak söylenebilir. Yaşayan, duyan, karanlık amaçları olan insanın fantezilerine ve düşüncelerine yataklık eden, ona yardımcı olan, hizmet eden bir şey… Bunda da çıkış noktam, zamanın da bir belleği olduğu, mekânın da bir belleği olduğu söylenir ya. Ona bir gönderme olarak da okunabilir.

-Kişileştirmişsin yani.
-Bir yandan, İstanbul’u da kişileştirme çabasıydı. Çünkü kenti kent yapan olguların en başında mimari geliyor. Mimari olmadan -bunun ille de iyi, doğru bir mimari olması da gerekmiyor-, mimarinin kendisi olmadan, yapıların kendisi olmadan bir kenti düşünebilmemiz zaten olanaksız. O, kent olmuyor.

-Bir yandan gökdelenlerin, kentin siluetine saldırdığı (bu araştırmalardan yola çıkarak) saptaması var. Bir yandan da gökdelenlere çok ters de bakmamışsın gibi geldi bana.
-Tabii, tabii. Bazı gerçek kaynaklardan faydalandım, hatta bunları metnin içinde de birebir kaynakları belirterek, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kitapları, Şikago’da konuşan bir mimarlık tarihi uzmanı, bunları birebir aldım. Aslında kamuoyunun görüşü, bunun olumsuz olduğu üzerine… Yani Gökkafes üzerine kimse olumlu bir şey söylemiyor. Hepimizi rahatsız eden bir şey bu, yıkılsın diye bile yürünebiliyor. Ama burada tabii, o kontrastı yarattım. Çünkü anlatıcının aslında farkında olmadan unutarak bağlı olduğu Babil anlatısına göre, bu, çok iyi bir şey. Bu da, kavramın göreceliliğini ortaya koyan bir şey…

-Göreceliliği vermeye çalıştın.
-Bizim için kötü ama o tarikat için ya da zamanında Babil Kulesi’ni yapmayı deneyenler için o, çok iyi bir şey. Onun günümüzdeki bir yansıması olarak gösterdim.

-Yarım kalmış kuleler ya da binalar…
-Tabii ki. Babil Kulesi’nin bitirilemeden çökmüş olduğunu düşünürsek, romandaki SSK binasının da…

-Günümüzde bunun devamı gibi göstermişsin.
-Evet, onun bir devamı gibi, bir metafor… Çünkü orada ana konu, ne kadar yüksek olduğu. Benim kitabımda, dinsel öykülerde, Tanrıyı rahatsız eden, kendisine ulaşma gayreti içinde insanların, kendini bilmezcesine bir yaklaşım içinde bulunması… İnsanların kendilerinden rahatsız olması, silueti bozduğunu düşünmesi, psikolojilerinin zaman zaman bozulması, gene rahatsız edici, küstahça bir boyutu ortaya koyuyor, diye düşünüyorum.

-Değişik bir yaklaşım var. Bilimkurgu bir yanı var. Bir yandan bir kent romanı, bir yandan da bilimkurgu… Bu, kendiliğinden mi böyle oldu, yoksa sen bunları yapmaya mı çalıştın?
-Benim yapmak istediğim, bir kent romanı yazmaktı. Ama o kent romanını yazarken, İstanbul’un ilk kurulan, ellilerde başlayan yüksek konutlarından günümüz gökdelenlerine doğru aşağı yukarı 50 yıllık bir süreci araştırınca, kitap kendi kendine bir noktada bilimkurguya doğru kaçınılmaz olarak gitti. Çünkü teknolojiyle, yeni teknolojiyle ilgisi olan mimari yapılar işin içine girdi. Roman, öyle bir boyuta, konusu gereği, erken/öncü binalardan alıp bugünkü gökdelenlere gelen süreci işlediği için, kaçınılmaz olarak belki… Ama dediğim gibi, öncelikle bir kent romanıdır. Birkaç bölümdür, o bilimkurgu havasını kitaba veren… Baştan sona baktığımızda, zaman zaman öne çıkan, zaman zaman daha geriye çekilen bir şey…

-Önce kent romanı gibi algılıyordum. En sonunda okuyup bitirdiğimde, bilimkurgu özellikleri de hissettim.
-Ama dediğim gibi, çok planlanmış değildi. O mekânlar, kendi kendilerine işi o boyuta taşıdı.

-Kahramanlarda ben (özellikle başkahramanda) bir umutsuzluk, umarsızlık, hatta ne bileyim, ruhsuzluk denecek kadar bir kendini bırakmışlık gördüm. Bu, günümüz koşullarının (ekonomik yönden, siyasal yönden, sosyal yönden) insanların, ülkemizin bu durumda olmasından kaynaklanan bir şey mi? Yoksa neden?.. Neden böyle bir kahraman?.. Ruhsuz, umutsuz…
-Belli bir ölçüde ruhsuz olduğu doğru. Umutsuzluk için ben bir şey söyleyemeyeceğim, daha çok bir önemsememe… Yoksa aslında çok pesimist, karamsar düşünceleri olan bir anlatıcı yok. Çünkü ben, umutsuzluğun da bir tavır, bir duruş olduğunu düşünüyorum. İnsan, bir şeylerden çok rahatsız oluyorsa, bir şeyler onu yaralıyorsa umutsuz olur. Ama bu anlatıcının, o anlamda, anladığımız gibi bir duyarlılığı yok. Dolayısıyla, çok umutsuz denilemez. Belki başına gelenleri değerlendiremediği için o korkunun getirdiği bir umutsuzluk var ama hayata, var oluşa karşı bir umutsuzluk yok.

-Belli bir şeye sarılmak yanlıştır, diye bakıyor. Bir şeye inanmak ve ona sarılmak…
-Onu bir zayıflık olarak görüyor. Aslında bu, biraz inancın da çok dallanıp budaklanmasından kaynaklanıyor olabilir. Eskiden inanç dediğimiz zaman belli bir şey varmış, tek tanrılı dinler, paganizm…

-Yalnız din olarak görmüyorum ben bunu…
-Tabii tabii, genel olarak… Siyasi ideolojiler de buna dahil. Ama hep bunların, belli platformlarda, belli sınırları varmış. Bugün öyle değil. Bugün çok ara renkler de oluşmaya başladı. Biraz bir şeyden alıp, biraz da başka bir şeyden, daha bir çorba gibi olmaya başladı. Belki onun getirdiği bir şey olarak sayılır ama aslında hem Türkiye için, hem dünya için geçerli bir şey… Bence bu tip insanların sayısı çok arttı. Dünyanın içinde yaşadığı bir sorun olduğunu düşünüyorum. Batıya gidildiğinde de bu, Türkiye’den çok farklı değil. Böyle bir vurdumduymazlık, böyle bir ruhsuzluk var ama öte yandan, kendine ait bir iç dünyası da var. Özellikle kenti algılarken… Biraz tersinleme olarak bakılabilir, sığlığın içinde bir derinlik, derinliğin içinde bir sığlık… Bir yandan da böyle bir şey, karmaşık bir şey oldu insan.

-Bir de Emre tipi var. Geçmişe sarılan, biraz nostaljiyi seven, çocuksu bir adam… Bunu da biraz hayalle yaşayan, kendini kandıran, böyle biri gibi göstermişsin. Hayal etmek ya da nostalji sence gereksiz bir şey mi?
-Bence gereksiz bir şey değil ama orada tabii tip var. Bir yandan gelecek hayalleri kuran, geleceğe çok fazla atıfta bulunan bir anlatıcı var. O da onun tam tersi. Aslında burada iki zıt karakterde, birbirine çok yakın olan…

-Yılmaz karakteri mi?
-Yok, anlatıcı. Yılmaz zaten kendini dinsel arayışlara vermiş olan… O da günümüzde çok fazla yayılan bir şey. Ama anlatıcı daha çok gökdelenlerle, gelecekle, uzayla aklını bozmuş.

-Ama gelecek konusunda pek de umudu yok gibi geldi bana anlatıcının…
-Ama hep gözü var orada, yine de hep ona bakıyor. Geçmişi yok sayan birisi. Bir açıdan geçmişi niye yok saydığını (en azından bilinçaltında) anlıyoruz. Hiç işine gelmeyen bir geçmiş çıkıyor çünkü kendisinin seçmediği… Ama genelde hep öyle, dinlediği müziklerden tut, hep yeniliklere, dışarıya açık. Ötekiyse geçmişe açık, o da işte dünyanın bir hali. Bugün çok hızlı değişiyor dünya, buna ayak uyduramayan, tökezleyen, olduğu yerde yere düşen, kalkamayan çok fazla insan var. Nostalji dediğimiz zaman, genelde, orta yaşlı ya da yaşlı insanların daha çok hissettiği bir şeyi görürüz. Eski İstanbul’dan bahsederken, 10 sene öncesinin İstanbul’u değildir insanlara nostaljik gelen. Daha ziyade, 50 yıl, 80 yıl öncesinindir. Ama burada biz, öyle bir karakter veriyoruz ki, henüz otuzlu yaşlarını sürerken, 10-15 sene öncesinin nostaljisini duyan birisi. Burada, bir yandan da şehrin eskiye göre ne kadar çabuk değiştiği gösterilmiş. 1930’la 1950 arasındaki İstanbul’a baktığımız zaman, çok derin bir uçurum göremeyebiliriz. Ama 1980’le 2000’lerin İstanbuluna baktığımız zaman bile yirmi yıldan daha fazla zaman geçmiş gibi geliyor. O da bir ayakta kalamama sonucu… Ama ben bir yandan da Emre gibilerin daha samimi olduğunu düşünüyorum. Çünkü anlatıcı, kendini her şeyden izole etmeye çalışıyor. Dolayısıyla, sorunu var ama sorunu yokmuş gibi yaşıyor. Ama Emre karakteri, nerede olduğunun bilincinde… O daha fazla ateşi hisseden, acıyı hisseden…

-İlk kitabında sanırım, nostalji vardı. Yanlış mı hatırlıyorum?
-Evet, bir iki öyküde vardı. (Kitaba adını veren öyküde vardı.)

-Ama burada (belki sürekli kendini de sorgulayan biri olduğun için) nostalji olayını biraz eleştirmişsin, dalga geçmişsin.
-Aslında, ilk kitapta da nostaljiyle bir dalga geçme vardı. Çünkü oradaki uzun sinema öyküsünde, anlatıcı değil de, anlatıcının tanıştığı bir karakter, nostalji içindeydi. Anlatıcı bunu çok da anlamlandıramadığı için biraz dalgasını geçiyordu. Ee, tabii, çünkü içinde yaşayan bir insan için anlamlı nostalji… Dışarıdan onu hissedemeyen insan için anlaşılması, saygı görmesi, değerlendirilmesi de çok güç bir olgu. Hani “İçi seni yakar, dışı beni” gibi bir deyim vardır ya, onun gibi bir şey. Birisi onu çok büyük bir gerçeklik olarak yaşarken, öteki, hiçbir nostaljisi olmayıp kendi gününün gereğini yerine getiren bir insan için çok yabancı, hatta gereksiz, fazla romantik bir duygu olarak görülebilir. Ufuk karakteri için de bu böyle ama çok sevdiği için gene de onu hoş görüyor ve kollamayı sürdürüyor, her şeye rağmen, olumsuz yönlerine rağmen. Hep onu kollamak derdinde…

-Peki, bundan sonra ne yazmayı düşünüyorsun? Yine roman mı?
-Bundan sonra da roman yazmayı düşünüyorum. Nedeni de şu: Genelde bir söylem vardır, öykü, ucu açık, başı sonu pek belli olmayan, daha deneyselliğe açık bir türdür, diye tanımlanır, anlatılırken. Roman daha kurguya, belli tepe noktalarına ait bir türdür, diye tanımlanır ama bence, artık bunun tam tersi geçerli. Hatta uzun bir süredir… Öyküde o kadar değişik işler yapıldı, o kadar çok şey denendi ki… Biz bugün hâlâ çok güzel yazılmış öyküler okuyoruz. Ama tek tek baktığımız zaman, hiç daha önceki örneklere benzemeyen, çok farklı öyküler okumuyoruz. Güzel öyküler okuyoruz. Ama hep bir tanıdıklık duygusu var okuduğumuz öykülerde. Romansa tam tersi: Eskiden hiç aklımıza gelmeyecek birtakım kurmaca biçimleri romanın içine girdi. Kolaj dediğimiz, pastiş dediğimiz şeyler bile bugün romanın içinde eskidi. Dolayısıyla, daha iyi demeyeceğim, bunun nitelikle bir ilgisi yok ama daha şaşırtıcı, daha örneğin az görülen şeyleri, hep bir bütün olarak olmasa bile, romanın içinde öyküye göre daha fazla görüyoruz. O yüzden, okur olarak benim için roman, öyküden önce değil ama yazarken roman daha deneyselliğe açık bir tür gibi geliyor bana. O yüzden roman…

(04.06.2008 TARİHLİ YENİ ŞAFAK KİTAP’TA YER ALAN BU YAZI, EŞZAMANLI OLARAK SİTEMİZDE YAYINLANMIŞTIR)