1 Şub 2009

SAMET ARTUKTAN | Diğer

POSTA KUTUSU: OKUR

Müge İplikçi, Kafdağı;

Müge Hanım, Kafdağı’nı okuduktan sonra size yazma isteğine kapıldım… Tahmin edersiniz ki, uzun bir karar verme süreci geçirdim. Sonunda işte yazıyorum. Romanınızı okuduktan, hem de birkaç kez okuduktan sonra, ki böyle bir özelliği, derinliği mi demeliydim yoksa, var Kafdağı’nın, insan dönüp dönüp okumak istiyor… Evet, Kafdağı’nı okuduktan sonra, ben doğduğumdan beri “küresel” sıfatıyla anılan dünyanın bendeki imgesinde oluşan boşlukları doldurabildiğimi düşünüyorum. Kafdağı’nı yazarken sinirlerinizi aldırıp aldırmadığınızı da merak etmedim değil, doğrusu… (Merakımla mahremiyetinizi incitip incitmediğim ise ayrı bir konu.) Diğer yandan da, günümüze ne kadar global bir anlamla sesleniyor romanınız… Soğuk ve sıcak, yalan ve gerçek, uzak ve yakın, sevgi ve öfke, kaos ve düzen, dost ve düşman, geçmiş ve gelecek, doğmak ve ölmek, cennet ve cehennem, yalnız ve kalabalık, ışık ve karanlık, düşünsel ve duygusal, savaş ve barış, unutmak ve hatırlamak, güven ve güvensizlik gibi karşıt anlamlar romanınızın sesinde etkileyici bir biçimde erimiş. Tıpkı Türkiyeli gazeteci Emel’le Pakistanlı Zahide Sohni Mühür’ün birbirinin içinde eriyen hikâyeleri gibi. Bu hikâyeyi bizimle paylaştığınız için her şeyin ötesinde size teşekkür borçlu olduğumu hissediyorum. (Bir teşekkür cümlesi minnettarlığı ne kadar ifade edebilir, bu da ayrı bir konu.)

Günümüz dünyasının küresel ilişkilerini belirleyen güç kavramı romanınızla somut bir varlığa dönüşüyor… Binyılların mitolojisi Kafdağı da. Her çocuğa anlatılan bu masal kim bilir hangi nitelikleriyle şekillendi şimdiye kadar milyonlarca hatta milyarlarca dinleyenin kafasında?.. Onu bilemem ama bu masal dağının şimdiye değin romanınızdaki kadar gerçekçi ve bir o kadar da can yakıcı bir anlam kazanmadığını söyleyebilirim kendi adıma. Benim için bir mucizeler diyarıdır Kafdağı… Kaydeden ve hiçbir şeyi unutmayan bir bellek gibi yükselir sonsuz bir zaman ve mekânda. Doruğu bulutların ardında kaybolur… Çok başlı ejderhaların bitmeyen savaşı orada da sürer… Ve biz ölümlüler Kafdağı’na çoğu kere dünyaya baktığımız gibi bakarız… boş gözlerle. Şimdi’nin olmadığı bir yerdir orası; geçmiş ya da gelecek postu öyle bir sermişlerdir ki buraya, fukara şimdi kendine bir türlü yer alamamıştır iki burnubüyüğün arasında. Zahide’nin kendi kültürü için Emel’e söyledikleri bendeki Kafdağı imgesiyle örtüşüyor Müge Hanım: “Bizler hayallerimizi gelecek için, kendimizin de içinde olduğunu farz ettiğimiz ama aslında içinde bir türlü kendimizin olamadığı zamanlar için kuruyoruz: Şimdiki zaman adına ne dünyaya ne de kendimize sunabileceğimiz net bir cennet var. Cenneti şimdiki zamanda yaşamak gibi bir derdimiz yok. Hüzün, acı ve kederle boğaz boğaza bir mücadele veriyoruz sürekli.” Belki çok tanıdık bir kültür coğrafyasını paylaştığımız içindir bu örtüşme. Belki Doğulu ve Batılı olmanın kültürel kodlarından bir ortak belleği paylaşıyoruzdur… Bilmiyorum.

Unuttuklarımız ve hatırladıklarımız kim bilir bizi nasıl biçimlendiriyor Müge Hanım… Kim  bilir?.. Hani Emel fark ediyor ya… Birden: “O zaman ben hatırladım. Emel bitti ve Sohni hatırladı. Hepsi oradaydı. Belleğimin derinliklerinde. Zahide olduğum günleri hatırladım. Bir fotoğraf eşliğinde, bir gazetenin haftasonu ekindeki bir fotoğraf gibi, küçük bir fotoğrafın vaat edebilecekleri ölçüsünde hatırladım. Şipşak fotoğraflar gibi. Aldığım Türkçe derslerini. // Doğum günü, doğum tarihi mezarlara kazılmış ve kazılacak olan dünyanın bütün ölülerini. Göçmenliğimi. Maryland’i. Hepsini. Bir film şeridi gibi, o bayat imgenin eşliğinde filmşeridigibifilmşeridigibi, zorlu bir dişeti hastalığını bertaraf edememenin sıkıntısıyla, kan ve irin, sülfür ve bahar günleri kokusu arasında, baharat ve müzik eşliğinde Sohni hatırladı şarkısıyla birlikte, Kensington’daki evde geçirilen uzun günleri, stadyumu, Richard’ın bana arkadaşlık eden sesini, düşman sesini, bana ve ruhuma uygulanan elektroşoku, hipnozu –oysa biz çocukluğumuzda ne çok yapardık bunu, saatebaksaatebakgü- lerdiksonrakahkahalarla, çocuklarımın okul dönüşündeki yolunu, işkence aletlerini, uçakları, intiharı, çirkinlikleri, gizlilikleri, sırları, üzerine tükürülmesi gerekenleri, gerekmeyenleri, hiç gerekmeyenleri, gereksizleri, askeri araç gereçleri, halisünasyonları, Levent’i, küçük hücremi, sonra o stadı, sonra o görkemi, sonra yine hücremi, hücremin içersinde yankılanan sesimin kâbusum haline gelişini, kendisindenkorkarmıinsan mırıltılarımı, sonra Emel’i, havuzu, yolculuklarımızı, kahkaha kavonozunu onun için dolduruşumu, ondan kopuşumu, ona benzemeye başlayışımı, ameliyatları, Emel’i hatırladım. Hatırlamam bana yetti. Anlıktı, bana yetti. Aradığımız yaşamı hiç bulamayacağımızı…

Aradığımız yaşamı bulmak için hepimizin en azından bir hayalin içinde, çoğu zaman da çaresizlikten ölümüne bir atılışla zamandan zamana, mekândan mekâna sürdürdüğümüz göçebeliğimizi siz bedenlerimizde de gerçekleştirebileceğimizi, bu potansiyelin varlığını ve gerçekliğini Kafdağı’yla gösteriyorsunuz bize… Zahide’nin Emel, Emel’in Zahide oluşuyla, şimdiki zaman vahşiliğinin bu potansiyel üzerine kurulduğunu da. Emel diyor ya: “Ben neysem o da oydu. Nedensizce o bendi, ben o.” Emel, Zahide’yi yok oluşunda buluyor… Gerçekliğin en keskin yüzünde: var oluşu olumlayan bir kaybolma hali. Ve Kafdağı’na yolculuk da başlıyor böylece. Varsam yokluğum nerede, yoksam varlığım nerede? Emel’in, daha doğrusu Zahide’nin ruhunda yaşayan Emel’in, Emel’in bedeninde yaşayan Zahide’nin sorduğu gibi: “Zamanın içerisinde nerede duruyordum? Bu soruyu defalarca kendime sormuş olmama karşın ilk kez bu kadar net bir biçimde zamanın hiçbir yerinde durmadığımı, onunsa beni her fırsatta kıskıvrak yakalamış olduğunu düşündüm. Otuz altı saat enkaz altında kalmış biri olarak zamanın bedenimdeki ve ruhumdaki hükümranlığını iyi biliyordum.”

Zamanın hükümranlığı altındaki bedenimizi ve ruhumuzu da ortak kullanabiliriz… Ruh göçü bedenden bedene, tarih göçü, kültür göçü, geçmiş göçü, gelecek göçü… Hepsi bedenden bedene. Tabii ruhtan ruha beden göçü de eklenebilir bu yolculuğa… Ve ben, belki de tüm Kafdağı okurları gibi, el çırpıyorum: Yaşasın psikiyatri! Yaşasın nöroloji! Yaşasın cerrahi! Yaşasın lobotomi! Yaşasın bilim ve teknoloji! Yaşasın… Yaşasın… Yaşasın… Yaşasın hüzün, acı ve kederden kurtulma umudu! Beni benden alan, başımı döndüren -bir aydınlanma anı gibi- farkındalık romanınızdan bana da geçti Müge Hanım. Hani Emel orada, Union İstasyonu’nda fark ediyor ya: “Orada acımızın bedenimizdeki ve ruhumuzdaki miadını doldurmasını beklemişsinizdir. Sonunda, en sonunda her şey eskir. Gözyaşlarınızla birlikteki anılar, oyuncakçı dükkânları, doğumevleri, kadın doğum uzmanları, rahminiz, öksürük şurupları, pijamalar, kucaklaşmalar, emzirmek, biberonlar. Her şey eprir.”

Epriyen her şeyin gölgesi Kafdağı’nda başka bir gerçeklik kazanır: tarihsel gerçeklik… Unutulur ama olsun, gerçeklik gerçekliktir. (Diller için Babil Kulesi neyse, tarih için de Kafdağı odur belki de… Bu ayrı bir konu tabii.) Zahide’ye göre “geçmiş, cam gibi yakınındaydı. Tutsa orada, üflese orada”ydı ama cam gibi işte… Şeffaf… Ağırlığını olmasa da görünürlülüğünü yitirmiş: Yok gibi, var gibi, hem var-hem yok gibi. Ve tabii kırılgan. Tuzla-buz olmuş anılar arasından kendinize bir geçmiş biçebilir misiniz? Geleceğin kesif bir sis perdesi arkasında kaldığı coğrafyalarda geçmiş, taze bir bahar dalı gibi taçlandırır mı akıp giden yaşamı? Akıp giden yaşam?.. Hani şu içinde herkesin ‘bir şey’ olduğu, ‘o şey’ olmuyorsa oldurulduğu… İkna ede ede, tatlılıkla, vaatlerle ya da cebren ve hileyle: “Yaşam buydu. Her anın, bir önceki ana göre şekil kazanacağı umulan bir dünyaydı bu. Bugün buradaydı çünkü dünden ödenmesi gereken bedeller vardı. Bu bedellerin içinde ister Sohni ister başka biri olsun ödenmesi gereken anların bir faturası da. Her saat başı hücresine dolan ışıkla saatlerce bölünen zaman, her milimi ve her salisesi için ödenmesi gereken bedeller anlamına geliyordu” işkence altındaki Zahide Sohni Mühür’e.

Zahide, Emel’in ruhunu ve bedenini taşıyarak oradaki kadın ve üçüncü dünyalı olma kültürünün kesiştiği noktadan doğarak, öylesi uygun görüldüğü ve koşullar da uygun olduğu için deprem enkazında can veren arkadaşının geçmişini sahiplenmek zorunda bırakılarak, onun geçmişinde topladığı birikimle kendi geçmişine ulaşarak hangi bedeli ödüyorsa benim de kırmızı elbiseli kadınla ödemem gereken bir bedel olması gerektiğini düşünmeye başladım Müge Hanım… Kafdağı, yaklaşık sekiz yıldır nedenini ve anlamını kavrayamadığım için çözemediğimi sandığım, hayatımdaki bir imgeyi de, başka bir tanımlama bulamadığım için imge diyorum, yeniden gözden geçirmemi sağladı, çarşafımın altındaki leblebi taneleri gibi kıpırdayıp duran kafamdaki sorulara tam bir yanıt bulamasam da, sorularımın yanıtlarını daha aydınlık bir zeminde arayabilirmişim gibi bir hisse kapıldım.

Benim hayatımda bir kadın var Müge Hanım… Var, demek de yanlış aslında; hem var hem yok… Kadının görüntüsü var, kendisi yok. Uykumla gözkapaklarım arasına giriyor bu kadın Müge Hanım. Eğer içkili değilsem, yatağa yatıp gözlerimi kapattığımda uyuyana kadar öyle göz kapaklarımın altında beliriyor: Ellerini arkaya kavuşturmuş, yaylanarak sallanıyor ayaklarının üstünde: Bir öne bir arkaya, bir öne bir arkaya, bir öne bir arkaya, bir öne bir arkaya… Sallanırken kırmızı elbisesinin etekleri uçuşuyor, kumral saçları dalgalanıyor… Sanırsınız, bir yerlerden rüzgâr esiyor. Buraya kadar iyi hoş da… Hoş olmayan, bir yüzünün olmaması bu kadının… Sanki ressam kadının yüzünü çalışmayı unutmuş gözümle göz kapaklarımın arasında. Bu yüzden çıkaramıyorum kimdir bu kadın… Ne işi var uyku öncesi göz kapaklarımın altında?.. Öyle bir öne, bir arkaya yaylanarak sallanırken bana ne anlatmaya çalışıyor?.. Niçin rüyama hiç girmiyor da, uyumadan önce yüzü olmayan uyku nöbetçisi gibi göz kapaklarımın altında sallanıp duruyor… O öyle sallanırken, gün doğuyormuş ya da batıyormuş gibi hisse kapılıyorum her defasında da. Niçin gündoğumu ya da günbatımıyla ilgili o kadının göz kapaklarımın altındaki varlığı?.. İnanın Müge Hanım, sekiz yıldır hayatımın bir parçasına dönüşen bu kadını anlamak, anlayabilmek için ailem ve yakın arkadaşlarım da dahil olmak üzere pek çok kimseyle konuştum; üç yıldan fazla prefosyonel terapi desteği aldım… Nerdeyse psikanalize başlıyordum, kapısından döndüm. Terapi, yeteri kadar acılarla dolu bir süreç olmuştu benim için, psikanalizi kaldıramayacağımı fark ettim; bu da ayrı bir konu. Sonunda bırak dedim kendi kendime; kalsın o kadın da orada, uykudan önce göz kapaklarının da altında.

Ama Kafdağı’nı okuduktan sonra… Romanınızı… Romanınızdaki mazlumları ve mazlumluğun yaratabileceği şiddeti, Richard Shelton kimliğinde ışıyan ve “Ortalama insana dünyanın bütün sırlarını açamazsınız” ya da “Ancak dünyayı saydamlık, eşitlik, kardeşlik gibi martavallıklar kurtaramaz artık” diyen yeni muhafazakârları okuduktan sonra, iletişim fakültelerinde hoca olup gazeteci adaylarına “Yok, aradığımız kaos, kendimizden ve yaptıklarımızdan utanç duymaksa, buyurun size açıklık, demokratlık, saydamlık, güya her şey ve cehennem. Taktiklerin, stratejilerin, gizli servislerin gizleri kendilerinde kalmalıdır. Bu giz hele bir yaygınlaşmayagörsün, her şey ucuzlar. Tıpkı, Tanrı’nın çocukluğumuzdan beri sizden saklamış olduğu gizleri bilmek gibi bir şeydir bu. İksirin sırrını bilmek, bizleri rahatlatacağına yerin yedi kat dibine boylatır” vaazlarıyla dersler veren Richardları, hızlarını alamayıp kendinden ve düşüncelerinden esrimiş bir ermiş gibi kürsülerden “Tıpkı sanat gibi siyaset de doğruyu söylememelidir. Doğruyu göstermek kitleleri uyandırmaz, daha beter kaosa sürükler. // Yeni muhafazakârlara inanmamın nedeni budur. Yalan söylüyor olabilirler; ama ihtiyacımız olan yalanlardır, doğrular değil ” diye ezberlediği repliklere kendini kaptıran Richardları okuduktan sonra Müge Hanım, Richardların dünyasında Emel ve Zahidelerin yerini fark ettikten sonra kendime ve sekiz yıldır hayatımda ince bir sızı gibi kendini hissettiren kırmızı elbiseli, yüzü olmayan kadını daha başka alımlamaya başladım sanki… Zahide evden götürülerken, teslimat süreci başlamışken yazdığınız gibi: “Hayatı kavramanın, o kesişim noktasında kendiyle ve yaşadıklarıyla makul bir uzlaşmadan geçtiğini düşünemeyecek kadar küskün bir Doğulu kalbe sahip. Aideyetin bir hastalık olduğunu bilse de, böyleydi. Doğululuğun en çok kadın yanını hançerlediğini bilse de böyle… Kısacası özyaşamının tarihi koca bir ülkenin olmazsa olmaz kurallarıyla sınırlanamayacak kadar çetrefil. İşi böyle kılansa yan etkiler değildi, Zahide, Zahide’nin ta kendisiydi. O belki de uyuyan bir teröristti bu insanların önünde; belki de ölüler dünyasında bir kardeşi olduğunu söylemeliydi. Masumum demeliydi. Bunun için çok geç kalmıştı. Terörün masum bir biçimde ölüp gidenlerin ardından yüz binlerce masum Müslüman’ı da zan altında bıraktığını ve tüm faturanın Müslümanlara kesilemeyeceğini, dünyanın hiçbir doğal gücünün buna muktedir olamayacağını… Oysa biliyordu ki Zahide kendi de masum değil, elleri kan içinde. Elleri kan içinde olmayan kim vardı ki? // Bütün eller kanlanmıştı.

Doğal olarak benim ellerime bulaşan kanları düşündüm… Hayatıma giren tüm kadınlara farklı farklı uzanan ellerimi… Ellerimde kalanları ve ellerimden onlara kalanları… Sanırım “Yeni yaşamımı bir deli gömleği gibi sırtlamış ve asgaride kabul etmiştim” diyen sizin gazeteci Emel’e benzemiştim… Hani Emel “kaybettiklerime karşı ödemem gereken vicdani bir duygu olmuştu yaşamak” diyordu ya… Omuzlarımın gün günden çöktüğünü hissediyordum, Kafdağı’nı düşünürken. O etekleri uçuşan kırmızı elbise, kadınların kanı mıydı ellerimle akıttığım?.. Ellerimle olmasa bile susarak da bir yarayı kanatabileceğimi ayrımsadım ya, bu da ayrı bir konu. Bir zamanlar terapiye gittiğim Dinçer Bey, başkalarının suçlarını tek başına taşıyamazsınız demişti bir keresinde. Taşımamam gerektiğini vurgulamıştı. Benliğimin oluştuğu dönemlerde bir travma geçirmiş olmalıymışım… Bunun izini birlikte sürebilirmişiz… Doğrudan sorumlusu olmadığım suçların altında ezilmek travmatik bir vicdan algısının sonucuydu ona göre… Uzmanların karşısında hangimiz sesimizi yükseltebiliriz, değil mi ama Müge Hanım?.. Vicdan hakkında ne düşündüğünü sormuştum Dinçer Bey’e (ne bildiğini değil). Kendi düşüncelerinden çok, benimkilerinin önemli olduğunu söylemişti. Ya da buna benzer bir cümle işte… Anlatıyordum, aklıma ne gelirse anlatıyordum… Anlattıklarımdan kırmızı elbiseli kadına ulaşabileceğim bir ipucu bulacağımı sanıyordum sanırım. (Bu konuda beni yüreklendirenin Dinçer Bey olması ise ayrı bir konu.)  Romanınızda bir gazeteci Zahide için ‘çağın vebası’ diye bir makale yazmıştı ya… Emel de “anlatmak çağın vebasıdır” diyordu… İster istemez yıllarca Dinçer Bey’in karşısında anlattıklarımı düşündüm. Şimdi hiçbirini hatırlamıyorum, unuttum, unutarak çıplak kaldım, sizin de çok iyi yazdığınız gibi. Unuttuklarımın bir hükmü de kalmıyor artık yaşam içinde. Ne güzel değil mi!? Unut, kurtul… Unut, kurtul… Unut, kurtul. Etekleri uçuşan kırmızı elbiseli, yüzü olmayan kadın hâlâ göz kapaklarımla gözlerimin arasına geliyor uyku öncesi… Bazı geceler yatağa gitmekte zorlanıyorum. Tadı kaçmış bir oyunun zoraki oyuncusu gibi duyumsuyorum kendimi; bu da ayrı bir konu. Sizce bu kadın kim Müge Hanım?.. Kafdağı’ndaki Emel mi, yoksa Zahide Sohni Mühür mü?.. Ne fark eder dediğinizi duyar gibiyim… Keşke gerçekten duyabilsiydim. Bir gece yarısı… uyumadan hemen önce… Hele bir de ay yükselmişse ve ay ışığında yıldızlar gecenin karanlığına gömülmüşse…

Kafdağı’nda Emel, “insanın ortalığa saçmaması gereken şeyler vardır” diyordu… Ben saçtım. Bağışlayın. Elimden başkası gelemediği için.

Baki selamlar Müge Hanım, Kafdağı için çok teşekkürler.

Müge İplikçi, Kafdağı, Everest Yayınları, İstanbul, Eylül 2008, 170 sayfa

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn