romancı selçuk baran
Yapı Kredi Yayınları Bozkır Çiçekleri’ni yeniden yayımladı. Selçuk Baran bu eserini Milliyet Roman Yarışması’na ilginç bir rumuzla göndermişti: “S. VE.” 1970′lerin sonunda bir yıl olmalı. Bozkır Çiçekleri tek adayımdı; seçici kuruldaydım. Bir de Hilmi Yavuz savunmuştu Bozkır Çiçekleri’ni.
Öteki seçici kurul üyeleri üzerinde durmamışlardı.
Bozkır Çiçekleri inceliklerle örülü, hüzünlü bir roman. Bozkırdan kopup gelen bir ana-oğulun acıklı öyküsü dolaylarında, bizi, gülünç ve amansız geçinen bürokrasinin ortasına atıyordu yazar.
Romanın daha ilk cümlesi, Seyfi’nin, oğlun dalgalanışlarını vurgular: “Seyfi işe alınmadan önce K… şirketine birkaç kez gidip gelmek zorunda kalmış, ne var ki, bu gidiş gelişleri sırasında önemsenmez bir taşralı, zavallı bir yeniyetme, kısacası bir hiç olmadığını, üstelik hısmı sayılabilecek bir senatörün (o önemli kişinin) gösterdiği yakınlık sayesinde iş bulabilmek gibi bir ayrıcalığa sahip bulunduğunu çevresine kanıtlayabildiğinden (ya da öyle sandığından) mutluluk duymuştu.”
Oysa bu mutluluk gelgeç bir mutluluktur. Seyfi ve annesi Vasfiye Hanım, anlı sanlı senatörün sözüm ona koruyuculuğu altında, yaman bir korunaksızlığa yol alırlar. Vasfiye Hanım’la Seyfi’nin kırık yaşamlarına daha bir dolu kırık insan katılır.
O büyük şirket… Selçuk Baran unutulmayacak, ince, sırçadan yaşam sahneleri sunar: O büyük yapıdaki ilişkiler sayısız yok oluşa ve yok edişe açılır.
Seyfi’nin ilk aylığını aldığı gün bir bayrammışçasına tören havasına giren Vasfiye Hanım… Hep kendi yerinden olacağı kaygısıyla yaşayan, geçim derdine tutsak, yaşlı Hayri Bey… Yıpranmamış, ama mutlaka yıpranacak güzelliğiyle Nermin… Elinde romanlar, özvarlığını, bireyselliğini bir türlü bilinç katına çıkaramayan, toplumdaki konumunu, işlevini çözememiş Seyfi… Bir karanlık rüya gibi karşımıza çıkan Müfit’le Nurten… Hangisi acı vermiyor ki!
Koyu, paslı renklerle sürüp gidiyordu Bozkır Çiçekleri. Güncel siyasetin bütün bu kıyıda köşede insanlar üzerindeki etkisini Selçuk Baran yürek yakıcı bir gözlemle değerlendiriyordu: Roman kişileri, olup bitenleri, köşe yazarlarının yorumlarından kavramaya çalışıyorlardı. Meselâ Çetin Altan okuyorlardı, İlhami Soysal, İlhan Selçuk.
Başka bir bozkır olan Ankara, roman boyunca, kederler, içe kapanışlar kuşandırıyordu. Ankara’da geçen romanlarımız, hele Cumhuriyet’in ilk on yılında yazılanlar, yeni başkentten umut beklentilidir. Gerçi Yakup Kadri eleştirel yaklaşımla yola koyulur; ne var ki, romanının sonunda ‘ütopik’ bir Ankara yansıtır. Sonra, yeni basımlarda, önsöz ekleyerek, ütopik Ankara’sının neden can bulamadığını açıklar. Nahid Sırrı’nın Tersine Giden Yol’u yeni başkenti epey hırpalar. Ama Nahid Sırrı zaten ayrıksı, aykırı bir yazar. Geriye kalan Ankara romanları hemen hep iyimser.
Bozkır Çiçekleri’yse ufku dar Ankara’yı söylüyordu…
Hikâyeci Selçuk Baran, bugün, onca yitikten sonra, hiç değilse edebiyat çevrelerinde hak ettiği ilgiyi gördü. Selçuk Baran’ın öykülerinden söz açanlar, usta, değerli bir yazarla tanışmanın şaşkınlığını yaşadılar. Yazık ki Selçuk Baran bu değerlendirişi göremedi.
Romancı Selçuk Baran’ı henüz yakından tanımıyoruz. 1975′te Bir Solgun Adam, sessizliklerle karşılanmıştı. Bankacı Mehmet Taşçı’nın bezgin yaşaması çerçevesindeki Bir Solgun Adam, toplumdaki pek çok solgun kişiyi söylüyordu. Şüphesiz, bugün de söylüyor.
Yazarın ölümünden sonra yayımlanan Güz Gelmeden onca hayal kırıklığına, düş bozumuna işaret eder. Bugünkü hayatımız biraz da Güz Gelmeden’de aranabilir. Nelerin ne çabuk ezilip geçildiği, ne amansız şekilde ufalandığı bu acı romanın perspektifidir.
Bazı yazarlarımızın yaşarlarken söndürülmeleri, soluksuz bırakılmaları beni her zaman üzdü. Selçuk Baran soluksuz bırakılanlardandı. Demin andığım Nahid Sırrı da. Oğuz Atay’la sürüp gidebilecek upuzun bir liste.
Söylediğim, şairler için de geçerli. Örnekse, Asaf Halet Çelebi.
Bazı haksız şöhretlerin sönüşü ise öyle aheste beste ki, şaşmamak elde değil.
(ZAMAN, 12 TEMMUZ 2009)














