CEMİLE SÜMEYRA’YI ANMAK

CEMİLE SÜMEYRA’YI ANMAK
27 Temmuz 2018 - 8:08

Bahar burcu burcu yayılıyor, boğaz sırtlarından denize doğru mor sümbüllerin, erguvanların o eşsiz kokusu akıyordu durmaksızın. İstanbul şimdi denize doğru bir akıntıya kendini kaptırmış, baharın coşkunluğuyla yeniden dirilişe doğru ani bir yolculuk başlatmıştı bile… Yıldız Parkı, Gülhane, Eminönü, Dolmabahçe’nin etekleri insan seli. Emirgan yamaçlarına doğru mahşeri bir kalabalık akıyor baharı...

Bahar burcu burcu yayılıyor, boğaz sırtlarından denize doğru mor sümbüllerin, erguvanların o eşsiz kokusu akıyordu durmaksızın. İstanbul şimdi denize doğru bir akıntıya kendini kaptırmış, baharın coşkunluğuyla yeniden dirilişe doğru ani bir yolculuk başlatmıştı bile… Yıldız Parkı, Gülhane, Eminönü, Dolmabahçe’nin etekleri insan seli. Emirgan yamaçlarına doğru mahşeri bir kalabalık akıyor baharı karşılamaya.

Eminönü’nden Sultanahmet’e doğru çıkmaya çalışıyordum kalabalığı yara yara. Baharın dirilten nefesini içime çekip, insan selinin arasından sıyrılma çabasıyla etrafa, göğe doğru uzanan narin minarelere, kalabalığın üzerinden ağıp geçen güvercin sürülerine bakıyordum. İşte tam o sırada bir fragman gibi gözüme takılan, o mahşeri kalabalıkta, güvercinlerin, seyyar satıcıların, arasında Yeni Cami’nin tam önünde gördüm onları. Sevgili Köksal Alver ve yüzüne nehir duruluğunda akan düz saçları ile Aziz Taha. Bir film fragmanı gibi bir an gözümde canlanan bu görüntüde takılıp kalmıştım işte.  Evet, onlardı, Cemile Sümeyra İstanbul’da idi demek. Hemen telefon açıp, “Köksal kardeşim siz şu anda Yeni Cami’nin önündesiniz, sizi gördüm” diyerek muzipçe, sobeleyen bir çocuk sevinciyle kalabalıklarda bulduğum dostlara selam vermiştim.

O zaman Cemile’nin de İstanbul’da olduğunu söylemişti bana Köksal Bey. Paris’ten dönüyorlardı ve Süleymaniye’nin arka taraflarında bir küçük apartmanda, Köksal Bey’in ablasında kısa bir süre kalıp Konya’ ya döneceklerdi.

Biz hiç Cemile ile planlı programlı görüşmedik. Ama Rabbim onunla yollarımızı hep buluşturdu. Kimi zaman Konya’ya bir toplantı için gittiğimde büyük bir otel lobisinde içtiğimiz dostluk çayıyla sınırlı dakikaları uzattık uzattık… Bahçelievler’de çıkmaz sokaktaki evimize gelirdi yanında küçük bir kız çocuğu. Çarnaçar konuşurduk, dertleşirdik. Dakikalara, saatlere sığmayan bir dostluğumuz, kardeşliğimiz vardı Cemile ile. En son Köksal Bey’le İstanbul’a geldiklerinde Başakşehir’deki evimizde misafir etmiştim kendilerini. Öylesine tatlı sohbetleri vardı, nasıl da ruhlarımız örtüşür, aynı şeylere birlikte güler, birlikte ağlardık adeta. Köksal Bey, eşimin hem mahalleden kadim dostu hem de okuldan arkadaşı olması hasebiyle, benim de Yediiklim Dergisi’nde ilk yazdığımız zamanlar kendi kuşağımdan, yazı yolculuğumda yollarımızın kesişmesi vesilesiyle de anlamlı bir bağ vardı aramızda.

Ayrıca Hüseyin Su Hocam bizim için çok kıymetli idi. Cemile yazın dünyamızda bize katkılar sunan, edebiyatın yıkılmaz kalesi gibi her dem bize örnek ve önder olan bu güzide ağabeyimizin de kızıydı.  Yani Cemile ile yollarımız kesişmişti, kader bir yol bulmuştu onun yüreğinden benim yüreğime. Onunla çok kısa süreli de görüşsek o saatler coşkun ve dolu dolu geçer, bize yetmeyen dakikalara neler neler sığdırmak isterdik. Edebiyattan, hayattan, çocuklardan her şeyden konuşurduk.

Yeni Cami’nin önünde yüzüne nehir duruluğunda akan düz saçlarıyla Aziz Taha’yı ve Köksal Bey kardeşimi görünce Cemile’nin Süleymaniye’de konakladığını öğrenince nasıl da heyecanlanmıştım. O günü, o bahar gününü hiç unutmuyorum. Cağaloğlu’nun dik bir meşhur yokuşu vardır. Cağaloğlu Yokuşu olarak bilinir ve oradan Cağaloğlu’na, Babıali’ye çıkılır. O yokuştan bir genç kız çevikliği, bir çocuk çılgınlığı ile kendimi yollara vurmuştum. Cemile gelmişti. Dostum, güzel kardeşim İstanbul’a gelmişti. Bir saat, yarım saat, bilemedin yirmi dakika da olsa onunla konuşmalı, ona sarılmalıydım.

 

“Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu…

Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya- ruhumuz la yaşamaya – başlıyorduk” diyor ya Kürk Mantolu Madonna’da Sabahattin Ali… Kaç kişiyle ruhumuz örtüşüyordu ki şu yalan dünyada. İşte ruhumun örtüştüğü, dostluğu ve sevgiyi yılların, yolların, mesafelerin eritmediği dostuma gidiyordum. Ayakkabılarım rahat mıydı, ben böylesine nasıl yürüyordum bu yolları? İstanbul’da bazen mesafeler kısalır, an’lar yakınlaşır. Divanyoluna çıkıyorum ve aynı hızla yürüyorum. Ne kaldı ki şurada, İstanbul Üniversitesi’nin önünden hemen Süleymaniye’nin arkasına doğru yürüyeceğim ve Cemile’ye kavuşacağım. Durmaksızın yürüyorum, şimdi hiçbir tramvay, hiçbir otobüs benden daha hızlı olamaz. Üniversite yıllarımda koştuğum, yürüdüğüm bu sokaklar, bu kadim yollar beni Vefa’ya çıkartıyor. Bilim Sanat Vakfı’nın arkasında, tarihin derin soluğunu duyumsayarak nihayet Köksal Bey’in tarif ettiği evi buluyorum. Cemileyi buluyorum. Nasıl koşmuştum, nasıl o yolları yürümüş te, Eminönü’nden, o insan selinin kalabalığından sıyrılıp bu kadim mimarinin ortasında, Süleymaniye’nin koynunda küçük apartman dairesinde Cemile’yi bulmuştum. Buluşmamız yine gerçekleşmiş Rabbim hiç planlamadığım halde bizi buluşturmuştu. Çok şaşırmıştı bu ani ziyarete Cemile ama çok da sevinmişti. Yine bir ikindi serinliğinde, boğaza, İstanbul’a bakan bu küçük evde buluşmuş, çocuklardan, edebiyattan, konuşmuş, dertleşmiştik.

Cemile Sümeyra hassas, kırılgan yapısıyla hayata güçlü bir sorumlulukla bağlanmaya çalışırken aynı zamanda ortaya koyduğu ciddi çalışmalar içeren eserlerle de yaptığı işin hakkını veren, her anlamda duyarlı bir kalemdi.

Naif, duyarlı yapısıyla edebiyat ortamının o üstten bakan, hedonist ve bencil havasından uzak, gayet mütevazı, karşısındakine gereği gibi değer veren takdir eden ender bir şahsiyetti. Aynı zamanda gülen güzel yüzünde parlayan ve samimiyetin tüm sıcaklığıyla sizi kucaklayan dost bakışlarından, esenlik sağılan tebessümlü yüzünden her zaman pozitif bir enerji almanız mümkündü. Olaylara, insanlara, yaşadığı tüm sancılara her daim, tevekkül ve mütebessim bir çehre ile bakmış, gerçekten inanan, inandığını yaşamaya çalışan, kavi ve muhkem yüreğiyle teslimiyeti içselleştirmiş ve bunu da hayatına taşıyan ender bir kardeşimizdi.

Hece Dergisi’nde benimle öykülerim üzerine ilk söyleşiyi o yapmıştı. Bu benim için çok değerlidir. Bana hep öykü yazmam konusunda destek olur, bunu açıkyüreklilikle söyler, beni takdir ederdi. Onun desteği benim için çok kıymetli idi. Çünkü işin mutfağında olan, hem eğitimci yanıyla hem de iyi bir edebiyatçı, okur ve yazar olarak her anlamda kıymetli tespitleri vardı. O’nu yazmak çok zor benim için. Bu yazıyı hep erteledim. Ta ki Nisan güneşinin bakir aydınlığında, açan rengârenk laleler, kokulu sümbüllerle Cemileyi Ahrete uğurladığımız o kederli günler gelene dek.

“Nisan ayların en zalimidir” diyor ya T.S.Eliot, bu zalim mevsimlerde gerçek dirilişe, gerçek baharına doğru yolcu oldu Cemile Sümeyra.

“Yol almak, belki de insanoğlunun tutkuları arasında en esaslı olanıdır. Bu tutkunun başlangıcı, insanın var olduğu güne değin uzanmaktadır. Yolculuk, kimi zaman bir diyardan başka bir diyara, kimi zaman bir şehirden başka bir şehre, kimi zaman bir odanın içinde bir köşeden başka bir köşeye, kimi zaman bir halden başka bir hale, bir boyuttan başka bir boyuta farklı şekillerde ve mahiyette tezahür etmektedir. Kuşkusuz bunda insanın yolculukla başlayan bir yaradılış ve oluş serüvenine sahip oluşu etkilidir” diyerek yolculuğa dair anlamlı vurgular yapıyor Cemile Sümeyra, Şule Yayınları’ndan okurla buluşan Seyahat ve Edebiyat adlı kitabında. Evet, yolculuk bir dünyadan başka bir dünyaya idi… Yüzü ak, yüreği sürur ve esenlik duraklarında, o yolculuğa arkasında anlamlı kitaplar ve güzel çocuklar bırakarak revan oldu Cemile Sümeyra.

 

Kendi Kalemini Kıranlar kitabını bir solukta okumuş ve çok etkilenmiştim. Böylesine hassas bir konuyu tez konusu yapması ve kitaplaştırması aslında Cemile Sümeyra’ nın olaylara ve insanlara ne denli incelikli baktığının da göstergesidir. İntihar gibi bir hassas bir konu da ancak böylesine incelikli ve duyarlı bir kaleme yakışırdı. Psikanalist Pınar Padar, “Yazar, yazı sayesinde kendi zihninde yaşayacak bir alan, bir mekân yaratır ve muhtemel deliliğini denetim altına almaya çalışır. Çünkü hayalin peşine takılmak gerçeklikten kopma endişesini de birlikte getirecektir. İşte bu kendi içinde kaybolmaktan korkmak belki de edebiyatı var eden temel duygudur ”diye ifade eder. Ve Pınar Padar’a göre yazıyı “delilik değil, delirme korkusu yazdırır.” Delilik bir aşamadır, yazı da aynı zamanda intihar da yazarın geldiği çıkmaz bir duraktır. Yazının sağaltıcı ve tedavi edici bir yanı vardır mutlaka ama yazarın diğer insanlarla iletişim kurmada zorlandığı, ıztırap çektiği haller ve durumlar da vardır. İçinde deveran eden o kapalı dünya ile boğuştuğu, bahşedemediği nice kötücül duygu ile savaştığı zamanlar da vardır yazarın. İşte bu mezkûr zamanlarda adeta kurtarıcı ve deva olabilecek bir durak olabiliyor yazı bir yazar için. Kişinin kendisiyle yüzleşmesine, iletişime geçmesine, rahatlamasına sebep olabiliyor. “Onlara anlat yağmur karşılıklı yağar. Ruhların içindeki müzikle karşılıklı” diyor ya Üstad Sezai Karakoç. Yazar da yazdıkları ile bu karşılığı, bu anlamlı buluşmayı, yüreğinde birikmiş nice kederi adeta ifşa eder…

Edebiyat nasıl bu acıyı dindirip, kasvetli hastalığa merhem oluyor. Aslında müntehir yazarların hikâyesiyle yazar Cemile Sümeyra hep bu sorunun cevabını arar gibi, Kendi Kalemini Kıranlar kitabında. “Şiirlerinde, yazılarında; sanatlarında insanı konu edinen edebiyatçının / sanatçının kendini tanıyamaması, varoluş gayesini belirleyememesi, hayatını varoluş gayesiyle örtüştürememesi mümkün müdür? Veya bu zafiyetlere kolaylıkla yakasını kaptıran kişi ne derece aydın / sanatçı olabilir? Aydın, kendini ve dünyayı tanımak, anlamlandırmak ve insanlara da bu anlamı tanıtmak görevini üstlenmiş; hayata ve insana dair, dikkate değer önemli görüşleri olan insan değil midir?” diye can alıcı sorusunu da sorar Cemile Sümeyra Kendi Kalemini Kıranlar kitabında. Yazıyla hemhal olanlar, has okurlar, Cemile Sümeyra ’nın büyük bir titizlik ve özveri ile yazdığı, ruh inceliğini ve hassas kaleminin her zerresini dokundurduğu bu kıymetli çalışmayı mutlaka okumalı okutmalılar diye düşünüyorum.

Seyahat ve Edebiyat kitabı’nı ara ara elime aldım ve ne yazık okuma gücünü kendimde hala bulamadım. Ama kitabın bu konuda yazılmış nitelikli ve donanımlı, yazarın hassas ve derinli muhayyilesinden süzülüp gelmiş nice değerli görüşle beslenmiş kıymetli bir eser olduğu her halinden belli oluyor.

Gerçek seyahate yolcu olan güzel kardeşim sevgili Cemile Sümeyra aslında bu yolculuğu ile ve yazdığı en sor eseri; Edebiyat ve Seyahat kitabı ile de, anlamlı ve unutulmaz bir hatırlatma yapmış oldu. Gerçek seyahatin Bâki Âleme olduğunu, bundan kaçmanın mümkün olmadığını, geçici ve süfli bir hayatın kollarından bir gün ebedi âleme yolcu olacağımızı o duyarlı, o hassas ve ince yaşantısıyla bizlere hatırlatırken, genç yaşındaki ebedi yolculuğu ile de adeta dünyalık olan tüm duyarlılıklarımıza, tüm sancılarımıza bir gönderme yapmış oldu. “Hepimiz ölecek yaştayız” diyen şair İsmet Özel ‘i doğrular gibi…

Yaşadığı sürece güzel düşünüp, güzel yaşayarak geride kalanlara anlamlı hatıralar bırakan sevgili Cemile Sümeyra ’ya Rahmet diliyorum. İnanıyorum ki yaptığı bahar yürüyüşü ile yeniden dirilişe geçen tabiatla, açan rengârenk çiçeklerle, tüm görkemli tabiat kuşatmasıyla dünyamızı cennete çeviren Rabbim Cemile Sümeyra’yı da gerçek cennetlerde ağırlayacaktır. Gerçek yolculuğa revan olan dosta her daim rahmet dilerken, geride kalan sevdiklerine sabr-ı cemil niyaz ediyorum…

(17. Nisan. 2018 İstanbul)

Mahalle Mektebi, Sayı: 41’den alınmıştır.

Anahtar Kelimeler: