ERCAN ATA İLE SÖYLEŞİ

ERCAN ATA İLE SÖYLEŞİ
29 Ocak 2018 - 7:02

Ercan Ata 1973 Edirne doğumlu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 1995 yılında mezun olan yazar evli ve iki çocuk babası olarak halen İstanbul’da öğretmenlik yapmaktadır. Şiir ve öyküleri; Yedi İklim, İstanbul Bir Nokta, Temmuz, Mağaradakiler, Temrin, Hayal Bilgisi, Ayna ve İnsan, Barbar ve Dergâh dergilerinde yayınlandı. 1993’te Cahit...

Ercan Ata 1973 Edirne doğumlu. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 1995 yılında mezun olan yazar evli ve iki çocuk babası olarak halen İstanbul’da öğretmenlik yapmaktadır.

Şiir ve öyküleri; Yedi İklim, İstanbul Bir Nokta, Temmuz, Mağaradakiler, Temrin, Hayal Bilgisi, Ayna ve İnsan, Barbar ve Dergâh dergilerinde yayınlandı. 1993’te Cahit Zarifoğlu Şiir Birinciliği, 1995’te Altın Koza Dadaloğlu Şiir Özel Ödülünü alan yazar, “Atlılar” Dergisi tarafından en iyiler -şiir dalında – arasında gösterildi. “Son Bisküvi” ile de Hayal Bilgisi 2017 Öykü Ödülünü kazandı.

Ten ve Gölge, Ötüken Neşriyat tarafından 2015’te, Son Bisküvi öykü kitabı yine Ötüken Neşriyat’tan 2016 yılında okuyucu ile buluştu.

Öykü kitabı Son Bisküvi ve şiir kitabı Ten ve Gölge ile ilgili kendisiyle, samimi bereketli bir söyleşi gerçekleştirdik.

-Ercan Bey, derinlikli, duyarlı, seçkin bir dille sarmalanmış, has şairlerin de kıyılarında gezinen genç bir şair olarak; lirik, melankolik, bazen de aşka ve yalnızlığa, umuda yaslı şiirler yazdığınızı görüyoruz. Öncelikle şiir yazarak mı başladınız, yazı maceranız nasıl başladı okuyucularımıza bahseder misiniz?

-Evet, pek çok yazar gibi benim de şiirle başladı yazı maceram. Söz gelimi, duvarcılık, fayans işçiliği, marangozluk, çiftçilik yerine yazmayı neden seçmiş olabilirim bunu tam olarak ben de bilmiyorum. Yazgı diyelim kısaca kader anlamında. Bunu sanırım küçüklükten itibaren yetişme şartları ve kişilik özellikleriyle açıklamak mümkün olabilir. Kalabalıklar içinde yalnızsa bir insan, kendi hayatını sıfırdan kendi kurmak durumunda ise yazı onun için bir nevi sağlama aracı olmaktadır. Hayata tutunmak için can simidi, yedek lastik mesabesinde. Daha ortaokul sıralarında iken okumayı keşfetmiştim. Örneğin Jules Verne’nin kitaplarını. Kerem ile Aslı’yı, diğer halk hikâyelerini… Ala Geyik hikâyesini. O zamanlar Edirne’deki iki kütüphanenin -Selimiye Arastasındaki Çocuk Kütüphanesi ve İl Halk Kütüphanesi- üzerimde büyük hakkı vardır. Lise ikinci sınıfa geldiğimde edebiyat yolculuğuna başlayacağım yavaş yavaş gün yüzüne çıkmıştı bile. Lise üçüncü sınıfta okulda yapılan bir yarışmada birinci seçilmem bu yolculuğu hızlandırdı. İstanbul ve edebiyat öğretmenliği o dönemde bilinçli seçilmiş bir rota idi. Eski, artık sararmaya yüz tutmuş dosyalara baktığımızda 1990’lı yıllara varan şiirlerin olduğu görülüyor. Bu arada ilk şiirimin adı da “Beni Hatırla” idi. 1990 ile 1995 arasında yoğun olarak şiirler yazdığımı görüyoruz. 1993’te Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülü, 1995’te de Altın Koza Dadaloğlu şiir ödülleri geldi bu arada. Onlar bir ivme sağladıysa bile açılım sağlayamadım yayın dünyasında bir türlü. 1996’da İstanbul’dan, sevdiğimi düşündüğüm şeylerden ayrılarak Anadolu’da öğretmenliğe başladım. İlk şiirim ve öykülerim Yedi İklim ’de yayımlandı. “Çağrışım” şiiri derginin 90. sayısında -Eylül 1997- yayımlanmıştı. 1997- 2002 arasında çoğunluğu Yedi İklim ‘de olmak üzere öykü ve şiirlerim yayımlandı. Sonra on üç yıl süren büyük bir suskunluk girdi araya. 2014’te eşimin hastalığından sonra dünyanın gerçekten fani bir yer olduğuna yakinen inandım ve çıkınımda ne varsa ortaya sermeye, eserlerimi yayınlamaya karar verdim. Dergiler veya yayıncılar tarafından reddedilme korkusunu yenmek zorunda olduğumu da idrak etmiş oldum.

-İlk şiir kitabınız Ten ve Gölge ile imgesel yoğunluğun, akıcı ve samimi bir üslupta eridiği ve aynı zamanda genç bir şairden ziyade olgunlaşma deminde gezinen öykülerle okur karşısına çıktınız. İlk şiir kitabınızla ödüller aldınız, sonrasında öykü kitabınız Son Bisküvi geldi, şiirden öyküye geçiş nasıl oldu, türler arasında bu gezinti sürecek mi, yani sadece şiir değil de diğer türler de öykü, deneme gibi ürünler vermeye devam edecek misiniz?

-Eylül 1998’den sonra öyküler de gelmeye başladı. Uzun süre öykü ve şiir birbirine paralel ilerledi. O anki ruh haline göre şiir ya da öykü suretinde doğmaya başladı zihnimden geçen hayaller ve düşünceler. Ve hangi türde olması gerektiğini yazdıklarım kendisi belirledi. Aslında her iki kitap da uzun bir yaşantı toplamının ürünü. Mesela öyküler 1998-2003 aralığında yazıldı ağırlıklı olarak. Şimdilik üç tür arasında gidip gidip geliyorum. Edebiyat denizinin derinliklerine daldıkça kendisini daha fazla keşfediyor insan. Güçlü yönlerini, zayıflıklarını, yetersizliğini, derinliğini. Henüz profesyonel yazar olma imkânına sahip olmasam da usta kalemler gibi düşünmeye ve yaşamaya çalışıyorum. Bizden öncekilerin birikimlerinden, deneyimlerinden istifade etmeye gayret ediyorum. Birkaç alanda kalem oynatmaya çalışmak bir yazar için büyük risk. Ben bu riski göze aldım. Şimdilik kaybedeceğimiz bir şey yok, kendi hayatımızdan başka. İçimden bir ses başarabilirsen her şey güzel olacak diyor. Dayan, diren ve kendi yolunda korkusuzca yürü. Mağlup olsan bile en azından kendi yolunda yürümüş olursun.

– ‘Son Bisküvi’, içsel yolculuklarla genç yüreklerin heyecanını, coşkunluğunu, ruh daralmasını, modern zamanlar karşısında şaşkınlığını doksanlı yıllardan iki binlere doğru akan zaman dilimine doğru taşırken, yalnızlığın, hüznün, melankolik sancıların, adeta sayıklamalarla ama samimi içli bir duyuşla aktarılışı gibi çıkıyor okuyucu karşısına. Bir öykücü olarak doksanlı yıllardan iki binlere doğru akan öykü ikliminde öykünüzü besleyen saikler ve kaynaklar nelerdi? Bu konuda neler söylersiniz?

-Hayatım boyunca önce iyi bir okuyucu olmaya çalıştım. Eskiden gazete okurdum daha çok. Mesela kahvaltı masasında yere serilen bir gazeteyi bile okumaya çalışırdım. Küçükken ailenin koyunlarını güderdim hafta sonları. Ve merada bile yanımda kitaplar olurdu. Üniversite yıllarında pek çok türden bulabildiğim kitapları okumaya gayret ettim. Ve bu kitaplar genellikle resmi konjonktürün bize dayattığı kitaplar olmadı. Daha sonra bunlara dergi okumaları da eklendi. Ve ilginçtir mizah dergilerini de okumaya çalışırdım üniversite yıllarında. O yıllar benim kaynaklara ulaşmak, özgürce serazat yaşayabilmek adına altın çağlarımdı. Hem Ten ve Gölge, hem de Son Bisküvi için bol bol yaşantı biriktirmişim. Çok rahat ve müreffeh zamanlarımız oldu. İşsiz ve parasız kaldığımız anlar da. İstanbul’da… Kısa bir süre bir baklava imalathanesinde ikâmet ettim. Âşık oldum, yağmurda ıslandım, iflas ettim, kaybettim, yeniden başladım. Bütün bu yaşananların suretleri az da olsa eserlerime sirayet etti. Yaşamadığım, bedelini ödemediğim hiçbir şeyi yazmadım, diyebilirim.

Öykü okumalarına gelince, Necip Fazıl Kısakürek, Rasim Özdenören, Ali Haydar Haksal, Mustafa Kutlu, Mario Levi, Osman Çeviksoy, Peyami Safa, Nazan Bekiroğlu, Latife Tekin, Tarık Buğra, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tomris Uyar, Selim İleri, Sevinç Çokum, Refik Halit Karay, Ethem Baran, Emine Işınsu, Orhan Pamuk, Nurullah Ataç, Gökhan Özcan, Cengiz Aytmatov gibi yazarları okudum ağırlıklı olarak.

Batı edebiyatından Shakespeare, Franz Kafka, Virginia Woolf, Edgar Allen Poe, James Joyce, Andre Maurois, Balzac, Stendhal, Tolstoy, Stefan Zweig, J. Paul Sartre, Joe Luis Borges, Dostoyevski, John Steinbeck, William Faulkner, B. Brecht, Jack Landon, George Orwell, G.G. Marquez, Paulo Coelho, Susanna Tamaro, Milan Kundera, Thomas Mann, Scoot Fitzgerald, Charles Bukowski, St Exupery gibi yazarları okudum daha çok. Tabii bütün bunlar belli bir oranda birikim sağlamıştır.

Şimdilerde ise bildiğim her şeyi unutup okumaya sıfırdan başlamayı düşünüyorum. Yeni başlayan biri gibi.

Öykülerinizde, yazarlarla aranızdaki mesafe kırılıyor ve metinler arasında dolaşan, sıradan kimlikler halinde sizinle çay içen, dertleşen kimliklere bürünüyorlar. Necip Fazıl’la, Kafka ile Orhan Pamuk, Ali Haydar Haksal, Tomris Uyar, Nazan Bekiroğlu ve pek çok mezkûr yazarı öyküdeki metne bir şekilde dâhil ediyorsunuz. Bu durumun bir etki tepki olduğunu, bu mezkûr yazarların gölgesinde kurgusal öykü metinlerinizi oluşturduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Her yazarın beğendiği, başarılı bulduğu yazarlar tabii ki de vardır. Belli oranda etkilenmenin de kaçınılmaz bir gerçek olduğunu itiraf etmek imkân dâhilindedir pek çok yazar için. Benim öykülerimde çok fazla özel isim kullanıldığı da doğrudur. En azından ilk kitapta. Ancak bu isimlerin büyük bir kısmı aynı zamanda kitabın ilk öyküsü olan “Son Bisküvi ”de geçmektedir. Ayrıca “Diyalog” ve “Kalanlar” adlı öykülerde zikredilen isimler varlar. Ben zaman zaman şunu düşünmüşümdür. Bir yazar okuduklarının toplamı mıdır sadece? Veya tersten bakacak olursak bir insan yediklerinin hasılası mıdır? Bu soruya evet ya da hayır cevabı vermek zor. Zikredilen isimlerden sadece Ali Haydar Haksal ile yakından tanışmak, çalışmak imkânım oldu. -Bir kez de Mustafa Kutlu ile görüşmüştüm.- Tabii, başlangıçta onun özellikle şiir alanında yönlendirmelerinin olumlu bir etkisi olmuştur muhakkak üzerimizde. Öyküde de genç yazarlar üzerindeki yüreklendirici tavsiyelerine teşekkür etmeliyiz, diye düşünürüm. Ancak bir yazar, sadece birkaç yazarla beslenirse yeşeremez, gelişemez. Bu bağlamda zikredilenler kadar zikredilmeyenler de önemli bence. Oğuz Atay’dan Ali Ural’a, Erdal Öz’den Şebnem İşigüzel’e, İskender Pala’dan Fürüzan’a, Mithat Enç’ten Fatma Barbarosoğlu’na geniş bir okuma skalasından bahsetmek mümkündü benim için. İnşallah ikinci öykü kitabım yayınlanmadan önce daha sistemli, planlı okumalar yapmayı kuruyorum içimden. Ve bu yolculuğumda bana rehberlik yapacak isimler daha çok “Necip Tosun, Cemal Şakar, Hüseyin Su, Abdullah Harmancı, Ali Haydar Haksal, Rasim Özdenören ” ve benzeri isimler olacak gibi geliyor manevi anlamda.

-Kafka’nın gördüğüm kadarıyla sizde ayrı bir yeri var. Kafka’nın bohem yalnızlığı mı, karamsar iklimlerden gelen, ağır ve müphem diliyle kuşanmış derinlikli acıları mı neyi sizi ona yakın kılıyor doğrusu merak ettim. Her öyküde Kafka satırlara konuk olabiliyor, bu konuda neler söylersiniz?

-Neden Kafka? Açıkça bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Neden İsmet Özel, niçin Cahit Zarifoğlu veya Sezai Karakoç demek gibi bir şey. O yazarlarla aranızda bir ülfet oluşuyor zamanla ama bunun sebebi hiçbir somut veriye dayanmıyor olabilir.

Kafka bence çağın-ın ruhunu yansıtıyordu. Hem olumlu hem de olumsuz anlamda. Olumluydu çünkü mensup olduğu, içerisinde yüzmek, yüzleşmek zorunda olduğu Batı medeniyetine karşı çıkıyordu. İnsanın yaşamak için çalışmaya mecbur olması, hemcinslerine zarar vermesi onun ruhunu sıkıyordu. Benzer bir durum benim bir öykümde de söz konusu sanırım. Normal insanlar her sabah yedide kalkmak, traş olmak, kravat takmak zorundalar. Ama bir meczubun, bir delinin gözüyle bakabilirsek hayata hemen “Bütün bunlara ne gerek var?” sorusu her şeyi bitirir. Kafka, yaşadığı dönemde anlaşılamamış bugün içinse tüm dünyanın kabul ettiği başarılı bir yazar. Üzerinde zıtlıkları barındırıyor. Örneğin âşık olduğu kadını çok az görüyor sanki gerçekte kavuşmak istemiyor. Aşkını realiteden çok hayali olarak yaşamak istiyor. Kafka bende Batıyı çağrıştırır. Bir yönüyle de Doğudur. Sevmeyi, kavuşamamayı, ayrılığı anımsatır. Yıkımı, yoksulluğu, ölümü. Ya da zaaflarıyla ve üstünlükleriyle modern ama yalnız bir insanı. Kafka’yı bir yazar ve insan olarak her ne kadar sevsem de onun gibi olmadığımı da biliyorum.

Öykülerinizde sayıklamalarla birlikte bir içdöküş var. Bu doksanlı yıllarda genelde ben öykü anlamında pek çok öykü yazarında görülen bir durumdu. Ama sizin öykü dilinizde kuşatan, okuru içine alan okunur, akan, duru bir anlatımınız var. Acaba bu dil ve üslup bir şairin kaleminden doğru okura akan öyküler olduğu için midir dersek bize neler söylersiniz?

-Bir yazarın kendine has bir üslûba ulaşması çok kolay bir şey değildir. Bu uzun süren bir gayretin, yolculuğun sonunda ortaya çıkabilecek bir durum. “Son Bisküvi” ile ilgili pek çok dergide -Türk Edebiyatı, Yedi İklim, İstanbul Bir Nokta, Hece Öykü ilk olarak aklıma gelenler- değerlendirme, eleştiri yazıları çıktı. Bunlar genellikle olumlu değerlendirmeler. Özellikle dilinin temiz bir Türkçe olduğuna, bilinç akımı tekniğinin başarılı kullanıldığına vurgu yapılıyor. Öykülerde yer yer post modernizme göndermeler var. Şairler az ve öz sözle konuşmayı başarabilen insanlardır. Kelimelerin fazlası israftır onlar için, boşa atılmış kurşunlardır. Bazı öykülerde şiirsellik yoğun olarak var. Normalde öykü dilinin şiir dilinden farklı olması gerekiyor. Ancak bazen farklı türlerde eser veriyor olması bir yazar için avantaj da olmaktadır. Öykülerim şiirlerimden aldıkları ilhamla daha güzel bir surete bürünebilmişlerse bundan onur duyarım. Bir yazarın ana hedeflerinden biri de yazdığı türde en güzel, en yetkin örneklere ulaşmak olmalıdır bence.

-‘Ten ve Gölge’ şiir kitabınızda tarihlere bakıldığında gençlik sancıları ile yazılan şiirler gibi görünse de tahkiyeye yaslı, imgesel anlamda usta bir dil işçiliği, fazlalıklardan arınmış arı bir dille yazılmış sağlam şiirler karşılıyor bizleri. Şiirde kimleri önemsersiniz hangi şairlerden yerli ve yabancı beslendiniz ve şiire devam ediyor musunuz, biz şiirlerin devamını bekliyoruz, ne dersiniz bu konuda?                                            

“Ten ve Gölge” için olumlu değerlendirmeleriniz için teşekkür ederim. Aslında her iki kitap da kendi türünde ilk olmanın avantajlarını ve dezavantajlarını taşıyor. Ten ve Gölge’deki şiirler 1992-2000 zaman aralığında yazılmış. Ana izlek “Aşk” teması. Ayrıca “hüzün, yalnızlık, gurbet, umut, sevgi ” gibi diğer temalar da var.

Sanırım ağırlıklı olarak yerli şairleri okudum. Yahya Kemal Beyatlı, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel, Ataol Behramoğlu, Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan, Behçet Necatigil, Arif Nihat Asya, Ahmet Arif, Hilmi Yavuz, Orhan Veli Kanık okuduğum şairlerden bazıları. Başta Edip Cansever, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk olmak üzere ikinci yeni şairlerinin çoğunu da kıraat eyledim. Eskiden, bulabildiğim şiir kitaplarının tümünü okumaya çalışırdım. Bu bağlamda tanınmamış pek çok şairi de okuduğum oldu.

Yabancı şairlerden Poe, Lorca, Baudlaire, Mallarme, Adonis, Jacques Prevert, Octavio Paz, Kavafis, Aragon, Apollinaire gibi bilindik isimleri okudum daha çok.

Şiire devam etmeye çalışıyorum. 2019 yılında, yakın dönemde yazılmış şiirlerden müteşekkil yeni bir şiir kitabı çıkarmayı tasarlıyorum. Çok yazan bir şair değilim. Şiirde mükemmeliyetçiyim. -Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in kulakları çınlasın!-Az, öz ama nitelikli şiirlerim olsun isterim. Baudlaire’in yüz civarında şiiri olduğu söylenir. Ben de yüz şiirle bu işi noktalamak isterim. Bu da ortalama üç kitap demek olur. Ben şiiri biraz fazla önemsiyorum galiba. Şiir benim için bir inci yahut elmas mesabesinde. Tabii ona ulaşmak, onu elde etmek, elinde tutmak zor; kor ateş gibi… Özetle şiir beni bırakana kadar şiire olan aşkım sürecek.

Sakin, temkinli bir yapınız var. Bu eserlerinizde de göze çarpıyor. Az, öz ama özenli eserlerle okurun karşısına çıktınız. Yazınsal dünya ile aranız nasıldır, beklentileriniz nelerdir, yazar adaylarının oldukça arttığı bir dönemde gençlere bu konuda neler söylersiniz?

-Az eserle okurun karşısına çıkmak çok planladığım bir şey değildi. Eserlerimin devamı gelecek fakat adet olarak nereye ulaşabilirim bilmiyorum. Ama sayıdan çok nitelik önemli. “Küçük Prens” veya “Bülbülü Öldürmek” gibi tek bir kitap da -kişiyi- kurtarabilir.

Yazınsal dünya ile aramızda bir sorun yok. İki kitabı yayımlanmış bir şair ve yazar olarak yavaş yavaş tanınmaya başladığımı söyleyebilirim. Tabii kimse çok iyisiniz buyurun başköşeye de demiyor. İyi bir isim meydana getirmek kadar oluşan ismi muhafaza etmek de önemli. Arka planda, gruplar, klikler vesaire var tabii. Herhangi bir dergi grubunun doğal üyesi değilseniz size öncelik tanınmıyor. Burada kamusal bir iş yaptığımızı unutmamak gerekiyor. Hiç kimse diğerinin efendisi ya da patronu değil. Kişisel kırgınlıkları da bir tarafa bırakmak lazım. Yazarlar bir araya geldiğinde en azından selamlaşabilmeli, asgari müştereklerde ortak paydada buluşabilmeli. Bu, sağ-sol ayrımı için de geçerlidir. Bir şairin en büyük siyasal tavrı şiirinin gücü ve niteliği olmalı diye düşünüyorum.

Kişisel olarak birkaç dergide daha görünebilmeyi isterim. Fakat şu an içinde bulunduğum ortamın, ürün yayımladığım dergilerin iyi olduğunu söyleyebilirim. Köklü ve ilkeli bir yayınevinden eserlerim çıkıyor. Bundan iyisi can sağlığı.

Gençlere gelince, klişe gibi görünse de hakikati ifade edecek bir söz söyleyeceğim: Gelecek onların. Ancak geleceği çok iyi planlamak gerekiyor. Yoğunlaşacakları alanları çok iyi seçmeliler.

– İlk öykü kitabınız Son Bisküvi daha çok bireysel acılar odağında, kendi öz hikâyesiyle cebelleşen, aşkları, ayrılıkları, yalnızlıkları sorgulayan bireylerin öyküleri, ben öykü olarak yazılmış olarak okuyucu karşısında, bundan sonraki çalışmalarınızda daha dışa dönük, toplumsal sancıların ve acıların kuşattığı bireyleri, insanlığın ortak acılarını metinlerinize taşımayı düşünür müsünüz?

-Ben anlatıldığında toplumun anlatıldığını düşünüyorum. Sonuçta cemiyet de bireylerin toplamıdır. Toplumsal sancılar ve acılar kısmen olacak elbette ama bunun dozajı iyi ayarlanmalı. Toplumu kurtaracağız derken sanat öldürülmemeli bence. Esasında herkes kendini kurtarabilse toplum da kurtulacak haddizatında. Her türlü teoriye dayanan peşin hükümden kaçınmak gerekir. Su, yolunu nasıl bulursa edebi bir metin de ilerleyeceği mecrayı, vasıl olacağı son noktayı kendisi tayin etmelidir. Metinlerin oluşumu sırasında yaşanmışlıklar da çok önemli benim için. Yaşadığım, şahit olduğum, içinde öykü ya da şiir nüvesi barındıran hususiyetleri edebiyat veya ebediyet diline aktarabilmek yeterli sanırım.

Son olarak yazıyla iştigal eden gençlere neler tavsiye edersiniz? Ve tezgâhta neler var, yeni öykü veya şiir kitap çalışmalarınız var mıdır? Ayrıca söyleşi için şükranlarımı sunuyorum…

-Yazıyla meşgul olan gençlere öncelikle çok okumalarını tavsiye ederim. Bir alan belirleyerek o sahada uzmanlaşmalarını, o türde kendilerinden önce ortaya konan eserleri mümkün mertebe etüt etmelerini öneririm. Gökyüzüne ulaşabilmek için aşılabilecek bir yıldız belirlenmelidir. Hayaller kurulmak için değil, dokunulmak için vardır. Ayrıca yüce Allah’ın bizlere verdiği beden, sağlık, akıl, kalp gibi nimetleri dengeli kullanmak gerekir. Gençlik bir insanın en verimli, en güzel dönemi fakat çabuk geçiyor. Varabileceğimiz son noktaya ulaşmadan kendimizi sınamak imkânına sahip değiliz. Olumlu düşünerek, iyi niyetle gayret edersek otomatik kapılar herkes için açılacaktır.

Bana gelince şu anda deneme üzerinde çalışıyorum. Maalesef takvim planladığımız gibi işlemiyor, bir altı ay bazen bir yıl geriye sarkabiliyor. Bir aksilik olmazsa 2018 yılının ortalarına doğru kitabımı tamamlamayı planlıyorum. Gençlerin de hoşuna gidecek, kolay anlayabilecekleri bir kitap olacak inşallah. Sonra ikinci şiir kitabı için çalışmayı umut ediyorum. Kitaptaki şiirlerin bir kısmı yazıldı bile. Ancak demlenmeyi tercih ediyorlar kendileri. Şiirler yayımlanmadan önce kronolojik ve sistematik bir okuma serüveni gerçekleştirmek istiyorum sağlama yapmak amacıyla. Bu kitaplar yayınlandıktan sonra birkaç yıl öykü üzerine çalışmayı düşünüyorum. Uzunca bir süre sadece öyküye yoğunlaşmayı tasarlıyorum. Allah (c.c) ömür verir de nasip olursa tabii.

Bakalım mevlam neyler, neylerse güzel eyler.

Bana böyle bir fırsat vererek görüş ve düşüncelerimi edebiyatseverlerle paylaşmak imkânı tanıdığınız için çok teşekkür ediyorum. Sonuçta her şey vasıl olacağı noktaya ulaşır.

 

(Temmuz Dergisi, Aralık 2017)

Anahtar Kelimeler: ,