HASAN AYCIN’LA SÖYLEŞİ

HASAN AYCIN’LA SÖYLEŞİ
15 Temmuz 2015 - 9:52

“Yazgınızı yaşarken, bazı insanlar bir ayet gibi çıkar karşınıza… Bunlar eşinizdir, evlatlarınızdır, dostlarınızdır. Onlarla yollarınızın kesişmesi kaderdir, yazgıdır. Birlikte yürüdüğünüz yol, paylaşımlarınız, ortak değerleriniz, ötelere adımlarınız vardır. “Bu dünyayı ne yapıp yapıp Öteki Dünyadan haberdar kılmalı. Onunla tanıştırmalı. Unutmuş olduğu o dünyayı ona hatırlatmalı. Cennete doğru uzatmalı” diye hatırlatmalar yapar,...

“Yazgınızı yaşarken, bazı insanlar bir ayet gibi çıkar karşınıza… Bunlar eşinizdir, evlatlarınızdır, dostlarınızdır. Onlarla yollarınızın kesişmesi kaderdir, yazgıdır. Birlikte yürüdüğünüz yol, paylaşımlarınız, ortak değerleriniz, ötelere adımlarınız vardır. “Bu dünyayı ne yapıp yapıp Öteki Dünyadan haberdar kılmalı. Onunla tanıştırmalı. Unutmuş olduğu o dünyayı ona hatırlatmalı. Cennete doğru uzatmalı” diye hatırlatmalar yapar, Üstad Sezai Karakoç. Geçici dünya duraklarında soluklanırken, cennet soluklu dostlardan bir dost, yazılarıma mihmandarlık yapmasıyla değerli bir ağabey olarak, öteki dünyadan haberdar eden, benim nazarımda muhterem, öncü bir sanatçı Hasan Aycın. Değerlidir, değer verdiği için, imanı, tüm yaratılanı hoş gördüğü için, sanatını icra ederken ilahi olanın karşısında acziyetini ilan ettiği için ve bu eylemiyle bizlere örnek ve önder olduğu için değerlidir bizim için. Onu dinlerken, eski zamanlardan bilge insanların soluğu değer yüreğinize. Zamane dervişlerinden bir derviş gibi, modern zaman duraklarında O’nun sohbetinde bulunmak büyük bir bahtiyarlıktır. Kitabi okumalardan ziyade, söz meclislerinin bereketli iklimlerini taşıyan bir muştu sakası gibi yüzü hep güler. Size hep umut, şevk ve heyecan aşılar… Ötelerin diriliş ırmağının kıyılarında yürümeye çağırır dirilten sohbetleriyle.”( Kalemin Yazgısı)

Şengül Gülbahçe ile küçük kızlarımız, Ayşe ve Hümeyra’yı da yanımıza alarak Hasan Aycın Ağabey’e bir bahar çıkarması yaptık. Bereketli güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

 

1Şöyle bir soruyla sohbetimize başlasak, icra ettiğiniz çizgi sanatı ve geçmişten günümüze taşıdığınız geleneğe yaslı roman çalışmaları ile önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahipsiniz. Bir konuşmanızda damladaki deryayı anlatma çabasından söz ediyorsunuz. Tüm çalışmalarınızı da göz önünde bulundurarak biraz açmanızı istesek neler söylersiniz?

Önemli Şark Klasiklerinden biri olan Lemeât’ında Fahruddin-i Irakî, anlatır anlatır ve sonra (kendimce ifadelendirerek aktarayım) : “ Bir çiğ taneciği cesametine bile sahip değilken, yedi derya ile boğuşmaktasın. Sahibi selamet ne yanda, ne zaman ona yüzünü tutsan binbir dalgadan biri seni kapıp yine deryalara gark ediyor” der. Varlığın ana hikâyesi sayılması gereken varoluş hikayesinin içinde insanlığın hikayesi, insanlığın hikayesinde kendi hikayemiz neye tekabül eder… Sonuçta damlanın hikayesi de deryanın hikayesidir. Damla dediğimiz bir deryadır. Siz bu bağlamda mı sordunuz bilmiyorum, ama ilk aklıma gelenler bunlar. Sohbetin devamında yine bu konuda konuşabiliriz.

Söyleşilerinizde rastladığımız şöyle bir ifadeniz var: “Yürüyordum, o yolumun üzerindeydi, elime aldım, bir süre yadırgadım, sonra onun hangi iklimin hangi ağacının dalı olduğunun bir önemi kalmadı; artık o benim asâmdı.” Diyerek çizginizle alakalı manidar bir tanımlama yapıyorsunuz. Benim aklıma asâsı olan Musa Peygamber geliyor. Musa Peygamber onu denize vurmuş deniz yarılmış, sonra devasa bir yılan olmuş. Yani peygamberin elindeki asâ onun davasını yürütürken ona en büyük yardımcı ve destek olan yegâne güçlerden birisidir. Bu bağlamda sorayım “çizgi benim asâmdır” derken anlatmak istediğiniz nedir?

Asâ albümlerimden birinin de adı aynı zamanda. Şiblî’den bir epigrafla başlıyor o albüm: “Asâmı çeken niyazımdır.” Niyaz, malum dua yakarış. Asâ ne peki? En azından Şiblî’nin asâm dediği ne? Şunu anlıyoruz. Şibli bir yolda, yolda yolcu, bir tek dayanağı var asâsı; onu da niyazı çekiyor… Şimdi, ben de dünya hayatını bir yolculuğa benzetiyorum. Benim benzetmemle kaim bir şey de değil; hep öyle benzetilegelmiş. Müslüman bu dünyada yolcuya benzetilmiş. Yolcuyuz yani… Yolda önümüze çıkan edindiklerimiz var, farkına vardıklarımız var, kendimizde hazır bulduklarımız var. Ama yol onların yolu değil. Onlar bizden ayrı değil ama yol bizim yolumuz. Çizgi benim için böyle bir şey işte, bir nevi asâ… Kâh ona yaslanıyorum, kah onunla korunuyorum. Ama yol benim yolum, asânın değil. Ayrıca şu da bir gerçek, karikatür Batı medeniyetinin, Batı kültürünün ürünü. Bense Batılı değilim. Numara yapmadan ifade etmem gerekir ki Müslümanım ve de karikatür çiziyorum. Karikatür Batı’da neşvünema bulmuştur. Ben onu bir Fransız gibi, bir ecnebi gibi çizemem. Bu ilişkide, karikatürle ilişkimde bir dönüşümün gerçekleşmesi gerekir. Bu kaçınılamaz bir durumdur. Ya o beni dönüştürüp değiştirir, ya da ben onu dönüştürürüm. Onu kendimden, kendi değerlerimden kılmaya, kendi yolumda bana yardımcı olması konusunda bir asâ gibi dayanağım olmasına, hatta yeri geldiğinde onunla korunabileceğim bir asâm olmasına bakarım. Bunu isterim. Bunu beklerim. Yolculuğumuz sınavımızdır. Sınav, yaşarken ne varsa onlarla yüzleşmektir bir bakıma.

Şimdi aklıma başka bir şey geldi. Sahipkıran ’da bir sahne var. Yeryüzünün en kudretlisi Âlem Sultanı Keykubat’tır. Bezginlik, usanç ve yorgunluk günlerini yaşıyor. Yeryüzünde iştahını kabartan hiçbir yer kalmamış, her yeri fethetmiş. Çok cansıkıcı bir durum bu onun için. İşte o günlerinde bir hayalin, bir düşün peşine düşüyor. Bir şehir kurmak istiyor. Önce kendi düşünde inşa ediyor onu. Şehirler şehri olsun istiyor. Kıyamete kadar kimse onun gibisini yapmasın, yapamasın, dillere destan olsun… Bu arzusunu emri altındaki sultanlara açıyor. Her şey onun kafasının içinde. Başkaları bilmiyor nasıl bir şey olduğunu. O şehri inşa edeceği köşeyi arıyor maiyetiyle köşe-bucak yeryüzünde. Ve Dicle kenarında bir yer buluyorlar. Hakim bir noktaya çıkıyorlar. Oradan hayalindeki şehre bakıyor. Şehrin ortaya çıktığındaki haline bakıyor. Ama şehir ortada yok. Burda soralım, mimarla mimar olmayan insan arasındaki fark nedir? Mimar bir yapıyı hayal ediyor. Düşünüyor. En ince ayrıntısına kadar hesap ediyor. Sonra onu ortaya koyuyor. Görünür hale geldikten sonra, yani yapı ortaya çıktığında başkaları da görüyor. Şimdi sanatçı bence, damlayı görür. Damlayı herkes görür, bunda ne var ki. Ama sanatçı herkesin görmediğini de görür. Damladaki okyanusu görür. Okyanusta da damlayı görür.

Sanatçı herkesin baktığı gibi bakmaz ama görür diyebilir miyiz?

Herkesin baktığı yerde görülmesi gerekeni görür. Efendimiz “ Rabbim bana eşyanın hakikatini göster” diye dua etmiştir. Sanatçı bakar ve görülmesi gerekeni görür. Görülmesi gereken ise farklı bir şey görmek değil, hakikati görmektir.

2İstidadı olan sanatçı ilhamla yazar. Burada sanatçının Allah’la olan muhataplığı noktasındaki sınırları nelerdir? Bazı insanlar fırçayla ya da kalemle doğar diyebilir miyiz? Bu konuda bize neler söylersiniz?

Sanatçıların fırçayla, kalemle doğmasından söz edebilir miyiz? Peygamberler bile peygamber olarak doğduklarını bilemezler. Onlar bile ancak kendilerine peygamberlik görevi verildiğinde idrak edebilirlerken kimse peşinen böyle bir iddiada bulunamaz. Ben yaptım diye caka da satamaz.

Ebubekir Şibli bir defasında da şöyle der: “O beni bir kez anar mı ki diye, ben onu bir ömür anıyorum.” Şimdi bizim bütün çabamız Allah’ın bize kulum demesi içindir. Mutlak olan Allah’tır. Onun yarattığı ne varsa yaratılmış olması itibariyle eksiktir. Kendi kendine var olması, kendini var etmesi muhaldir. Bu anlamıyla tam bir hiçtir. Allah’ın var etmesiyle var olabilmiştir.

Öyleyse varolmuşlar zümresinden bir varlık olarak biz önce mevcudata bakıp canlı cansız varlık kardeşlerimizin idrakine varmalıyız, kendimizi bu idrakin sahibi kılmalıyız. O zaman şu çıkıyor; ben onlara yani canlı cansız varlıklara muhtacım. Ben taşa, toprağa, kuşa, buluta, suya, sıcağa, soğuğa, börtü böceğe.. muhtacım. Bunu idrak eden biri olarak da onların bana muhtaç olduğunu bilmek zorundayım. Bu bilmekliğim beni onlara karşı sorumlu tutuyor.

Fakat konumum bu kadar. Ben bir varedici değilim. Varolmuşum. Elimden gelen nedir diye baktığım zaman şunu görmem lazım, elimden gelen bana yakışan olmak durumunda. Ben eksikli isem, elimden gelenin tamlığı eksiliğinde olmalı. Benim elimden hep eksik eser çıkmalı. Mükemmel olmayandan mükemmel eser çıkmaz. Sınırlı olandan sınırlı bir eser sudur eder. Başka bir şey olmaz.

Yazacak, çizecek raddeye geldiğimiz zaman, vakti saati gelip de yazmaya çizmeye başladığımızda hakikaten yazıyormuşum ‘hayretini’ yaşamak durumundayız. Çünkü önceden yazmıyorduk. Yazageldiysek böyle bir noktadan, böyle aşamadan işte o hayretle söz edebiliriz. Başka türlü ne yaptığımızın farkında olmayabiliriz.

Yapageldiklerimiz hep vardı. Kalbimizin farkında olmasak da o atmaya başladığı andan itibaren atıyor. Bir kez atmasa sonumuz olur. Nefes almaya başladığımız andan itibaren nefes alıyoruz. Bir kez almasak telef oluruz.

Adına sanat dediğimiz, düşünce dediğimiz, ne dersek diyelim onları yeteneğiniz var ise, ancak ortaya koymaya başladıktan sonra farkedersiniz. O yetenek size Allah tarafından verilmiştir. Verilmemişse edebiyatçı da olamazsınız, sanatçı da olamazsınız. Ama bunu bir takım tecrübelerle, kendi kendimizi eğitmek ya da birilerinin bizi eğitmesiyle, bir takım eğitimlerle aşama aşama geliştiririz. Elimizde kalem vardı zaten. Elinizdeki kalem işe yaramaya başladıktan sonra onun bize Allah vergisi olduğundan bahsedebiliriz. Önceden farkında bile değildik. Bir adam otuz yaşında sanatçı oluyor, ressam, müzisyen.. oluyorsa 29 yaşında iken sanatla ilgili bir şey söyleyemez. Kim mani olabilir. Kimse mani olamaz ama karşılığı yoktur. Otuz yaşından sonra söylemeye başladığı zaman biz kıyaslarız. Astarını yüzüne denk getirmeye bakarız. Boyundan büyük laflar ediyor mu bakarız. Yani hak etmek gerekiyor. Ben işe bu tarafından bakıyorum.

Ömer Lekesiz “Hayatını sanatı gibi, sanatını da hayatı gibi yaşan birisidir” diyor sizin için. Ömer Lekesiz’in bu ifadesini bir dipnot olarak kabul ettiğimizde, bunun açılımını bize nasıl yaparsınız hocam, neler söylersiniz?

Ben hayatı Hasan Aycın olarak yaşıyorum, bu kesin. Kendimden ayrı bir karikatürist, bir sanatçı vs gibi değil. Sanatımı hayatımdan, hayatımdan da sanatımı ayırdığım yok. Ben böyle yapıyorum.

Sanatımız bizim amellerimizdir. Elimizden ne geliyor ise, yazmak, çizmek, dilimizden ne çıkıyor ise aşağılık sözlerden dualara kadar bunların hepsi zayi olmaması gereken şeylerdir. Daha doğrusu biz bunların zayi olmadığını bilmek zorundayız. Allah kullarına iki melek tahsis etmiş. Bunlar her durumumuzu kaydediyor. Ne bir eksik ne bir fazla… Amel defteri dediğimiz defter böyle böyle oluşuyor. Ahirette elimize alıp okuyacağımız defterimiz… O zaman şunu demek gerekiyor. Ey insan eğer insan isen aklını başına topla hayatına ve yaptıklarına dikkat et.

Sizi önce çizer olarak tanıdık, sonra geleneğe yaslı eserlerle okuru selamladınız. Bu eserlerin nasıl ortaya çıktığının hikâyesini bize anlatır mısınız?

Sıralama şöyle oluştu. Sondan başlarsak; Bin Hüseyin, Sahipkıran, Esrarname, ondan önce Keloğlan masalları, ondan önce de Müşehedat… Müşehedat’la başladı bir anlamda yazma çabam. Yaşadıklarım, gördüklerim, dinlediklerim, bana anlatılmış olanlar, benim düşünebildiklerim vs… Bunları kayda geçeyim istedim.

Keloğlan masallarının ilkinin önemi ayrıdır. Peşinden gelenleri sürükleyen odur. Billur Sürahi masalı… Billur Sürahi benim gözümde Müslüman olmam hasebiyle Müslüman bir gözle dünya hayatını konu eden, dünya hayatının ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştığım bir masaldır. Ondan sonra yeni masallar yazmam için talepler oldu. Diğer dört masal birinci masalın açılımı oldu hasılı. Beşinci masalla faslı kapattım.

Esrarname ise birinci masalın yani dünya hayatının bir masal roman biçiminde bir anlamda açılımı oldu. Bunlar kurgusal. Esrarname’den sonra Sahipkıran. Sahipkıran’nın bir ana hikâyesi vardı. (Masallarda bir ana hikâye yoktu.) Bu ana hikâye, İslami destan geleneğinin ilk örneği sayılan Hamzaname Destanı’dır. Hiç basılmamış. Şifahi olarak anlatılagelmiş. El yazmaları var. Bendeki nüsha dedemden kalma. Ona nasıl geldi bilmiyorum. Allah’ın bir lütfu olarak bana ulaşıyor işte. Yüzlerce yıllık bir defter. Kim yazmış, kim toparlamış… Belki, destandaki kahramanların isimlerine, eşyalara, objelere.. bakarak uzmanlarca ait olduğu zaman bulunabilir, bilinebilir…

Hocam çok zorlandınız mı okurken?

Osmanlıca metinlerde şunu gördüm ilk zamanlarda, el yazması ise elinize aldığınızda zorlanıyorsunuz önce. İlk sayfaları geçtikten sonra kolay okunur oluyor. Benim hayatımda hep böyle oldu.

3Elinizdeki nüsha tek elden mi çıkmış?

Sonlara doğru birkaç sayfa eksilmiş ama sonradan o sayfalar tamamlanmış. Ana nüshadan bakınca ayrılıyor zaten, hemen fark ediliyor. Çok pratik hareketli bir el yazısı. Ben onu bu günkü akide dilimizi merkeze alarak inandığımız gibi, ayıklanması gereken yerlerini ayıklayarak, tekrarlarından arındırarak, ıslah edilmesi gereken yerleri ıslah ederek, eklenmesi gereken yerleri ekleyerek yeniden yazdım… Bir anlamda yeniden kurguladım. Çalışma esnasında ana hikâye bana daha çok geçmişin eşyaları, objeleri, giysiler konusunda, isimler, yeryüzünün o günkü konumuyla ilgili çok büyük katkı sağladı.

Romanlarımda olsun, diğer çalışmalarımda olsun bir planım olmaz. Ön çalışmam olmaz. Bismillah deyip başlarım, nereye varırsa oraya gider. Sahipkıran öyle oldu. Bin Hüseyin de öyle oldu. Sahipkıran’a benzer onun da bir hikâyesi var. Battalgazi Destanı’ndan yola çıkılarak yapılmış bir çalışma. Sonuçta mantık olarak Hamzaname amca Hamza’nın üstünden kahramanlık destanı ise, Hz. Ali Cenkleri de yeğen olan, Ehli Beytin İmamı olan, Hz. Ali’den esinlenilerek anlatılan bir destandır. Onların siyerleri değil. Onlar üstünden anlatılan kahramanlık hikâyeleri… Üzerinde çalıştığım son eserim Aşkname var şimdi. Adı Münteha namı diğer Aşkname. Sahipkıran, Hamzaname ve Münteha bir üçleme gibi olacak.

Sahipkıran bidayetten başlayan, varlık ötesinden varoluşun öncesinden başlayan İslam’ın zuhur alametlerinin ortaya çıktığı vakte kadar yeryüzü serüvenini özetleyen bir roman.

Bin Hüseyin, Sahipkıran’ın son bulduğu dönemden başlayıp Anadolu coğrafyasının İslamlaşmasını konu edinen bir roman.

Münteha ise kendi günümüze gelen ve bir bakıma kendimizi anlatan bir çalışma olsun istiyorum.

(AŞKAR, SAYI: 34)