HASİBE ÇERKO İLE SÖYLEŞİ

HASİBE ÇERKO İLE SÖYLEŞİ
4 Mart 2014 - 8:14

-Sevgili Hasibe kimi yazara ve düşünüre göre yazmak dünyadan tecrit eden bir varoluş biçimi. Mallarme bir şiirinde ‘beyaz kâğıdın baş döndürücü boşluğu’ndan söz eder.  Yazar eserinde, doğadan, olağanüstü olaylardan, aşklardan, savaşlardan bahsetse de sözcüklerle oluşturduğu itibari dünyasında yalnızdır. Sende öykünün durakları nasıl oluşur ve bu zorlu duraklara nasıl gelirsin diye...

-Sevgili Hasibe kimi yazara ve düşünüre göre yazmak dünyadan tecrit eden bir varoluş biçimi. Mallarme bir şiirinde ‘beyaz kâğıdın baş döndürücü boşluğu’ndan söz eder.  Yazar eserinde, doğadan, olağanüstü olaylardan, aşklardan, savaşlardan bahsetse de sözcüklerle oluşturduğu itibari dünyasında yalnızdır. Sende öykünün durakları nasıl oluşur ve bu zorlu duraklara nasıl gelirsin diye sorsam neler söylersin?  

– Susup derinliklerine dalacağım, daldıkça ayrıştıracak, ayrıştırdıkça özgürleştirecek kelimeler için tek çıkar yol yalnızlıksa buna bir itirazım yok.

Renkler, ritimler, cümleler dışlaştırıcı sürecin unsurları olmak durumundadır. Yanılmıyorsam sürecin kendi kendinin zorunlu durakları şunlar: Öykünüşten uzak sezgisel güç, renkler, ritimler, sözcükler. Burada öykünün üretimi ve akışı için göz ardı edemediğim şey, kısaca yapıcı ve resimleyici süreç. Yalnızca bir anlatımsal resim değil, göstergelere ürkütmeden dokunmak gibi hassas bir devinimdir de. Mallarme “Şiir düşünceyle değil, kelimelerle yazılır” derken sanırım bu soruna ışık tutmak istemişti; imge, ses ve ritimle yazılan somut bölünmez birlik sorununa. Bu birliğe gelene dek bir sürü şey olsa gerek: Deneyimler, anlık etkiler, absürd durumlar, doğa, boşluk, doluluk… Öykünün teşekkül etmeye başladığı biçimler belli bir duyusal ortamda açığa çıkar, sanatsal idrak bu somut zemin üzerine kendi ruhsal ihatasını kurar diyelim, sezginin biçimlenmesinde anlatmayı beceremediğim şeyler, imgesel bağlantılar vardır. Yazıda konumum ne olacak, nereden, hangi açılardan bakarak metne girebilirim sorusuna bir cevap bu bağlardan gelir. Benim için bir metinde en zorlayıcı unsur taze bir yorumla yeniden yeni bir resme bakmak. Bundan daima yeni bir biçim aradığım sonucu çıkartılmamalı. Eğer tek bir anlatım biçimi derdimi söylememe kâfi ise niçin bir arayışa gireyim?

Ortak aklın dilinden usul usul bir planlanamaz, önceden belirlenemez, usa vurulamaz olanı özleyerek yazıya girerim. Anlık duygu patlamasından çok, duygular dışlaştırma sürecinin doğası gereği kendi eylemini bulur. Her şeye rağmen kafamda çizmeye uğraştığım resimlerde bir belirsizlik vardır. Ele avuca gelmez figürlerin ve seslerin bıraktığı boşluk sözgelimi. Bir öykü yahut yazı, istediğimi verene dek uğraşmayı seviyorum ama metne dair bir şeyler beni allak bullak ederse. Yoksa yarı yoldan dönmek işten bile değil. İster kendiliğindenlik, ister idrak diyelim, ister anlık; bu yolda en şaşırtıcı olanıdır. Bir öyküden ötekine sevk eden de idrakin bu yoğunluktaki zevk sahasını genişletmek içindir. Gerilim dolu eğlenceden sonra yeni bir öyküye başlayıncaya dek okuyarak boşluk duygusundan sıyrılırım. Yoksa iş hiç de iyiye gitmez. Öykü yazarken alışkanlıklardan soyunmanın bir yolu hareketi yakalamaktır.

Yazıya başlarken öykünün neresinde durduğuma ve temaya dair yeni ne yapmak istediğime karar vermek durumundayımdır. Bu gerçekleşmeden yazamam. Bir tür inatlaşma diyebiliriz buna. Barthes’in, Yazı, soyut bir gerçeklikler çemberi gibidir. Yapayalnız bir sözün yoğunluğu ancak dilin dışında çökelmeye başlar dediği sınırla ilgilidir belki bu inatlaşma.

Aslında önceden kararlaştırılmış olan, kişileri ve mekânı belli öyküleri yazmak hem kolay hem de vakitten çalmadığı için oldukça keyiflidir. Fakat çoğunlukla bir olasılıklar uzamının içinden sökün eden darmadağın şeyler toplaşıp beni uyarır. Huzurumu kaçırır. Huzursuzluk doğmadan rahatlama da gelmeyecektir. Sözgelimi bir öykü rengiyle, kokusuyla başımın üstünde dönerken bütün bir yarayı koklamam, deşmem için beni kışkırtır. Geçmiş yahut gelecekten gelsin, fark etmez. Hâlbuki elde karıştırıp bir öykü doğuracak yeter malzeme varken, daha fazla bu gerilim dolu süreci yaşarım. Ortam kızışıp yazı yazıldıkça, idrak dışı bilinç çevreninde döner dururum.  Hep yürüyormuşum hissine kapılırım yazarken. Doğal süre durumunu yenme bu hissin tazeliğini yitirmemesine bağlıdır.

-Öykü ve roman yazarı, Graham Greene  “ Yazmak bir çeşit terapidir” ifadesiyle yazmanın kendindeki karşılığını anlatmaya çalışır. Yazmanın senin dünyandaki karşılığı nedir diye sorsam neler söylersin?

– Yazmak bir terapi midir, sanmam. Bazen tabiatüstü bir haşyetle karşı karşıya kaldığımda saflığı olduğu kadar deliliği çağıran düzenleme tutkusunun nihai sonucu en azından acıdır. Genel anlamda hayat tatlı bir şeyken yazmak acılaştırır. (Bir yer değişimine dikkat edelim)Bu anlamda dünyayı yeniden kurmanın kelimelerle oynamaktan fazlası olduğunu düşünüyorum. Yazmak bir tarafıyla engin bir deneyimdir, bu yolla şeylerin farkına varma ve çatışmanın içine dalma (oyunun içinde olma durumu) Katherine Mansfield’in “Kanarya” adlı öyküsünde en keskin ifadesini bulan hüzün bu öykü yazılmadan açığa çıkabilecek midir örneğin: “Ne olursa olsun, hastalıklı saplantılara kapılmadan, anılara falan kendimi bırakmadan açıkça söylemeliyim ki hayatın içinde hüzünlü bir şeyler var gibi geliyor bana. Ne olduğunu söylemek çok zor. Hastalık, yoksulluk, ölüm gibi hepimizin tanıdığı üzüntülerden söz etmiyorum. Hayır, bu başka bir şey. Orada o, içimizin derinliklerinde, derinlerde, insanın bir parçası, tıpkı insanın soluğu gibi… Olağanüstü değil mi, onun o tatlı, neşeli, hafif şakımalarının altında yalnızca bunun bulunması-bu hüznün bulunması.”

“Bilgeliğe, hikmete, tecrübeye karşı olan zaafım beni filozofların hikâyelerini yazmaya itti. Aklın koyduğu yasaları vicdanın oluşturduğu değerlerle alaşağı ediyorlar” diyorsun bir söyleşide. Elealı Zenon, Thomas More, İbnü’l Arabi, Sühreverdi, el Kindi,  Platon, Sokrates ve Nietzche gibi filozofların dünyasını anlatırken; zaman tünelinden geçerek modern öykünün imkânlarıyla birlikte masal unsurlarını da içeren, ironiye yaslı anlatımınla düşünsel ve kavramsal sancılarla adeta okuru filozofların dünyalarına taşıyorsun. Bir ilk kitap olmasına rağmen çıtası yüksek anlatım ve kurgusal ustalık dikkat çekiyor. Mistik bir temel yapıtaşına bağlayabilir miyiz öykülerini? İlk kitabının yazın sürecinde öykülerinle aranda neler yaşandı diye sorsam neler söylersin?

– Neler mi? İşin aslı her şeyi yazmaya kalksam abartısız bir kitap olur. Elimden geldiğince bir şeyler söyleyeceğim yine de.

hasibecerko1Bir defa şunu anlamıştım: Ben bu öyküleri yazmasam yaşamımın bir kısmı boşa geçmiş olacak. Yazmayı başarırsam da tümleneceğim. Listemde on yedi filozof, sıra sıra dizilmiş vücuda gelmeyi bekliyordu. Masanın başında ilk zamanlar kendimce değişikliklerle ismini yazıyordum seçtiğim filozofun bütün yaptığım buydu. Örneğin, pir Muhyiddîn Arabî, Arap el Kindî, mistik müzisyen el Farabî, Şeyh Şihâbeddin Yahya gibi. Nedense Sühreverdî kelimesinin yankısı soğuktu. Kestane ağacı, öykünün içinde geçen Tarık Bin Ziyad isminin göstereniydi. Farklılıklarına rağmen hepsinin hazmı zor yaşamları vardı. İşimin zor olduğunu isimleriyle öylesine kazımışlardı ki umutsuzluğa düşmem kaçınılmaz oluyordu. Ne müşkülmüş bu adamları yazmak yahu diye düşündüğümü hatırlıyorum. Batılı filozoflar Sokrates’i saymazsak oldukça sertti mesela. Dünya edebiyatında bildiğim kadarıyla yalnızca Borges İbn Rüşd’ü Averroes’in Arayışı adlı öyküsüyle Alef’e taşımıştı. Hakkı verilmişti öykünün. Bu yüzden örneğin İbn Rüşd’ü yazmak istemedim. Kahramanlarım neden hep erkek olmak zorunda diye de içerliyordum. Borges tek çıkış kapısı gibi geliyordu. Calvino’nun Julius Caesar’ın katledilişini kaleme aldığı öyküsü vardı. Poe’nin hayal gücünü bütün olanaksız denilen hadiseleri, yanı sıra ölüleri canlandırmada esirgememesinin bana büyük cesaret verdiğini söylemem gerek. Onun gotik öykü ekini muazzam bir anlatım gücüne dayanıyordu. Orijinaldi. Ama benim öykülerim için başka bir şeyler olmalıydı. Beni içeriden kavrayıp büyüleyecek bir şeyler. Bunlar, her şeyden evvel benim kelimelerim ve zihinsel tutumumun sonucu olmak durumundaydı. Nitekim üç yılın sonunda artık bizden birilerini yazacaktım. En azından coğrafya olmasa bile ortak bir din zemininde beraberdik. Ama nihayetinde yalnızdım. Hepsi ölüydü. Ve bu işin doğru dürüst çıkmama olasılığı hep varolacaktı. Altı ay tek kelime yazmadım. Okumanın hazzıyla okudum, kötü niyetli okumalarımdan vazgeçtim. (Umberto Eco Yorum ve Aşırı Yorum’da iyi niyetli okuma yoktur der.) Hz. Mevlana’dan Mesnevî’yi dört kez, Şeyh Galip’ten Hüsn ü Aşk’ı kim bilir kaç kez… Felsefe ve edebiyat bir elmanın iki yarısı değildi elbette; ne ki birini okumadan öbürü yarım kalıyordu. Bu sebepten iki kitap dışında okuduklarımı saymayacağım. Hayli zaman, nadiren gördüğüm kısa rüyalarımda öteki renklerin ardında duran ve kendini bir şekilde hissettiren kocaman bir çift gözün etkisinde yazdım. Uykusuzluk, uyanıkken görülen tuhaf düşler, araya İbn Sina’nın itirazları girdi sonra, (en çok yazmak istediğim bu filozofun tamamlayıp bitirdiğim öyküsü iki kez nasılsa bilgisayarımdan silindi. Bu işe kafa yorma gereği bile duymadım) anladım ki öykü hâlâ olmamış. İbn Sînâ’nın ruhu rahat değil gibiydi, bunu açıkça öyküye taşıdım. Ve sürece dair bütün güçlükleri de. Hem zaten ilkini üç sene önce yazmıştım. Silinmesine hiç üzülmedim diyebilirim. Şimdi yepyeni bir birikimle yazacaktım. Artık cüret etmiştim yazmaya. İşte iki bin on yazında altı öykü böyle yazıldı. Beni en çok huzursuz eden şey İbn Seb’in’in zaten parçalanmış uykumu iyice kaçırmasıydı. Bileğimi kuru bir ağaç dalından elin sımsıkı kavrayıp uyandırdığı geceler oldu, daha bir sürü şey.

-Ömer Lekesiz bir yazısında: “ Doğu ile Batı sanatları arasında en derin uçurum: Yalnızlık düşüncesi! Yalnızlık, Doğulunun uzletinden çıkan ışık, Batılının içe-kapanışından yankılanan hezeyan. En önemli ayrım kutsala olan mesafe: Doğulu yalnız, kutsalın ateşinde yanmak için çırpınan pervane, batılı yalnız kutsalın gücüne başkaldıran Don Kişot” diyor.

Fantastik kurgusu, akıcı ve kıvrak diliyle kaleminden soluk soluğa okuduk doğu ve batı filozoflarının hikâyelerini; kesik başları, kanlı meydanları, akletme melekesine yapılan haksız müdahaleleri. Doğu ve Batı filozoflarını yazarken, Ömer Lekesiz ’in de mezkûr ifadelerini göz önüne alarak sorsam, sen nasıl bir ayrım hissettin onların yaşam ve kutsal algılarına dair? Kısaca neler söylersin?

– Açık söylemek gerekirse ben orijinal karakterler olmalarını, insanı tanımaya yönelik tutkularını, ışığa işaret etmelerini çok önemsedim. İrfanî ve inisiyasyon boyutu olan kişilerdi çoğu. Sözgelimi Pitagoras’ın onulmaz bir gnostik oluşu ilgimi çekiyordu. Mısır’ın sırrı bugün hala çözülemeyen tapınaklarında, gizli dinsel ayinleriyle inisiye olduğu söylenir. İslam filozoflarının itidalli, nazik bir duruşu var. Düşünsel keskinlik yanında davranış inceliğinden vazgeçmemişler. Canlı bir örneği Kurtubalı İbn Rüşd’ün Gazâlî’nin Filozofların Tutarsızlığı adlı yapıtını hedef aldığı Tutarsızlığın Tutarsızlığı adlı eseridir.

Ömer Lekesiz ‘in ufku, fikirlerinde birbirinden farklı sonuçları her daim çıkarabilecek insani yönü yüksek refleksiyonlu bir açıya sahip. Böyle olduğundandır ki batılı sanatçı ve düşünürlerin örneğin Kandinski’nin, Baudelaire, Baudrillard, Faucault, Rilke, Goethe, Kant, Hegel’in çabalarının bir yöneliş, susuzluktan kaynaklanan bir arayış olduğunu söyler. Nitekim eserlerinde kendi susuzluklarını gösteren resimler çizmişler. Baudelaire’in yüreğinden bakın, “Dua” şiirinde ne kopuyor:

…ermiş ruhların ışıktan meclisinde mestiz/bilirim beklersiniz devletini şairin/tahtlarla, saltanatlarla, faziletlerleyiz/ebedilik bayramına onu da davet edin.

…halbuki, yalnızca nur aydınlığı gerekli/temeldeki özge parıltı meskun yurdunda/sadece aynadır sızlanışlı ve gölgeli/iskelet gözlerin görünen ihtişamında.

(Çeviri: Habil Tecimen-Merdiven sanat, 1997-sayı,3)

Müslüman sanatçılar ise zaten bu cezbe ortamının içine doğmuşlar. Bir arayıştan çok zevk var, aşkın olanın insanın varlığında içkin oluşunu idrak var. Kalplerini, zihinlerini ha bire tasfiye edip keskinleştiriyorlar. Ömer Lekesiz ‘in sanat felsefesi üzerine bir sohbetinde dediği gibi; “ sanat, hakikatin kesrette açığa çıkması, mazharların(taşıyıcıların) sonsuz çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır.” Bakın, bu tavır ne denli zengin bir hakikat tasavvurunun dışa vurumudur.

-İkinci kitabın, ‘Diana’nın Kanlı Kavakları’ okuyucuyla buluştu. Öncelikle hayırlı olsun diyorum. Rüya ile gerçeklik, masal ile şiirin bir koldan aktığı üslubunla kurgulanmış bu öyküleri okurken doğaya; ağaçlara, kuşlara, güneşin doğuşuna, batışına dair ustalıklı imgesel bir anlatım dikkat çekiyor öncelikle. Şehirde yaşayan bir yazar olarak tabiata karşı bu yakınlık nasıl oluştu?

– Teşekkür ederim öncelikle. Bana bir fırsat sunduğun için. Yalnız, ustalar bir imgenin yerli yerinde dışlaşması için onlarca cümle kurar, siler, kurar, siler mi bilmem? Beni sorarsan bir cümleyi, imgenin figürleri neredeyse canlı bir şeye dönüşünceye, onlarla esrik bir ilişkiye girene dek yazıp bozarım. Sanırım cesaretimi bu tereddütlü acemilikten alıyorum.

Çocukluğum tabiatın bağrında bir kasabada geçti. Yağmuru, karı, soğuğu, rüzgârı temeline kadar yaşadım. Bülbüllerin şakıyışını günün her saatinde dinlememiz mümkündü. Seher vakti serçeler çağıldayıp bizi uyandırırdı. İki katlı evimizin bir yanında devasa selviler olan bir bahçe, bir yanında şırıl şırıl akan bir çay, öteki yanında çiçek kokan tepeler uzanırdı. Aşısız gül ağaçlarımız vardı her yerde. Her 23 Nisan sabahı bahçelerden kucak dolusu leylak koparırdık çelenkleri süslemek adına. Leylaklarımızda güllerimiz gibi hakikiydi. Gece yarısından sonra bile dışarı çıkıp karın yağışını izleme, dağa tırmanma, ata binme, yeni doğmuş bir kuzuyu kucağıma bastırma, yağmurda sırılsıklam ıslanma, meyve bahçelerinden aklınıza gelebilecek her türlü meyveyi koparma ve tatma olanağım oldu. Dağlarımızdan ırmaklar akardı. Ben suyun kenarında saatlerce oturup sesini dinlemeyi arzu ederdim. İlkbaharda elimde çiçekli bir dalın olmadığı, bir meyve çiçeğini okşamadığım olmamıştır belki de. Toprağın, tabiatın kokusu ruhumu dört koldan kuşatırdı anlayacağın.

“Kışkırtıcı bir ışık seli dolduruyordu boğazı.” “Gece yarısında ay yokluğunun işaretini verir.” “Bir sonbahar yolculuğundayım.” gibi etkili ve okuru hemen kuşatan ifadelerle öykülerin başlıyor. Bu minval üzere soracak olsam öykünün ilk cümlesi senin için ne denli önemlidir?

– “Nasıl başladıysanız öyle bitireceksiniz” der Hölderlin bir şiirinde.

Uzak diyarların kokusunu getirip bana katan cümleler olsun isterim. İmgelemimi olabildiğince özgür kılacak eylemdir ilk cümle. İçinde olduğumun ifşasıdır. Onu yaşadığımı ve tabii öyküyü yaşadığımı. Sade olmasını önemsiyorum ama her zaman istediğim sadeliği bulamıyorum sanki. En azından bir dinamiği olmalıdır. Yüreğimi ilk cümleye koymuşumdur, öykünün sonuna kadar taşıyacak olandır. Tabii ilk cümle bazen son cümle olabilir.

“Güz Ağacı”, “ Gülperi’nin Dönüşü”, “Nalan” adlı öykülerin okuru hüzne ve gizemli yolculuklara çıkartıyor. Geçmişe ve kaybedilen değerlere de vurgu yaptığın bu öykülerdeki köy kültürü oldukça dikkat çekici. Kahramanlar ve eşyaya yönelik sahici anlatımının köklerinde çocukluğa dair gözlemler mi gizli?

– Demek öyle! Güz Ağacı baştan sona ağıttır zaten. Bir tepkinin ve uyum eksikliğinin yoğunlaştığı öyküler üçü de.

Ah çocukluk… Öykülerde büyümeyen, ibadet eder gibi doğayı, eşyayı gözleyen ilkel varlık. Güz Ağacı’nda zamana ve doğaya bütün değişmeler adına sitem eden bir çocuk var yine. Nalan kasabamıza gelen çerçinin öyküsüdür. Adı öyküdeki gibi Miktad’dı. Zalim bir hindi vardı mahallede. Bir defasında beni yalnız kıstırmış ödümü patlatmıştı. Eskiden hangi çocuğun evinde biraz huysuz ama mübarek bir ihtiyarın nefesi olmazdı ki! Bütün öykülerim az ya da çok insanı anlatıyorsa elbette özü benim hayatımdır.

Birinde dağların arasında olduğu söylenen bir gölü aramaya çıkmıştım. Görenler vardı. Gölün masmavi olduğunu ve çok büyük olduğunu söylemişlerdi. Yükseklerde maden kamyonları işliyordu. Keçi yolu gibi ipince görünen dağ yolundan inip çıkışları şenlikliydi. Ne kadar uzakmış meğer gölün olduğu düzlük. Masmavi değildi. Hayal kırıklığına uğramıştım. İçindeki büyük kayaya çıkıp etrafı seyrettim, ıssızlık başımı döndürmüştü. Dönüş yolunda dik, buz tutmuş bir bayırı geçmem gerekiyordu(kayarak aşağı inmek zor değildi tabii) Bir türlü yukarı tırmanamıyordum. Ve başımın üstünde bir kartal dönüyor, çığlıklar atıyordu. Bir defasında üç dört kız çiçek toplamak için sarp bir dağa tırmanmıştık. Hayatımda duyduğum en bayıltıcı koku o çiçekte vardı. Gök mavisi minik yaprakları bizi çekmiş olmalıydı. Artık, kale denilen en üstteki çiçeklere uzanacaktık. Bir an aşağı bakma gafletinde bulundum. Yükseklik başımı döndürmüştü ve ayağım sürçtü. Uzanmaya cesaret edemediğim o çiçeğin büyüsünü unutamam. Beni ölümle burun buruna getiren o mavi büyü bana ilk kez gerçek boşluk duygusunu da yaşatmıştır. Şimdi bile düşününce ürperiyor, nasıl cesaret edebildiğime şaşıyorum.

Çok şey var ama ne bileyim, azı karar denilir ya bence bu söz içinde sayılmalı. Hem öykülerimden çalmayayım ne dersin?

– “Buz gibi bir soğuk sokakları arıtıyordu.” “Nefeslerinden dumanlar yükseliyordu.” “Göğsümden aşağı bir sızı iniyor” gibi imgesel derinliği olan rüya, masal, şiir ve efsanelerden beslenmiş akıcı, zengin, derinlikli bir dilin var. Roman dilini içinde barındıran bu anlatımla hiç roman yazmayı düşündün mü?

– Bütün bu tanımlamalarınla kitabı ne denli dikkatli okuduğunu görüyorum. Çok teşekkür ederim. Bir tabiat romanı yazmak istiyorum. Nicedir aklımda. Allah’ın ihsanı ile olacak gibime geliyor.

Genel olarak öykülerinde sınırları zorlayan, modern ve postmodern anlatımların imkânlarını kullanarak öykü evreninde özgür bir dil ve anlatım kuruyorsun. Arayışların ve tüm bu açılımlara dair muradın nedir?

– Özgürleştirecek olanın her zaman sonuçlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü yazının başına otururken içeriklere dair bir amaç gütmüyorum. Bir hayatı olanın tarihi olması gerekmez. Yaşam her yerde yücedir. Arayışıma karşılık gelecek kadar yeni bir şey yapmış olmak dışında muradım yok.

– Son olarak tezgâhta neler var?

-Öykü benim için güçlü bir tatmin kaynağı. Dilerim yazmak istediğim bütün metinler(tür kaygısı gütmeksizin) aynı duyguyu ve fazlasını versin.

 (Hece Öykü, Şubat-Mart 2014)