KIRIK AYNALAR

KIRIK AYNALAR
3 Nisan 2014 - 1:14

“ Firuzeee… Firuze nerdesin? Yetiş yetiş… Ah ah…” Derin dekolteli elbisesinin ışıltısıyla parlayan zeminde yüksek topuklu ayakkabılarının yankısı birden kesildi. Kadının haykırışı evin salonundan yatak odasının banyosuna doğru çığlık çığlığa akarken, Firuze ıslak ellerini hızla kurulayarak hole doğru koştu. Hanımının sesine doğru hızla yöneldiğinde, yeni sildiği koridorda ayakları kaydı, düşmekten...

“ Firuzeee… Firuze nerdesin? Yetiş yetiş… Ah ah…” Derin dekolteli elbisesinin ışıltısıyla parlayan zeminde yüksek topuklu ayakkabılarının yankısı birden kesildi. Kadının haykırışı evin salonundan yatak odasının banyosuna doğru çığlık çığlığa akarken, Firuze ıslak ellerini hızla kurulayarak hole doğru koştu. Hanımının sesine doğru hızla yöneldiğinde, yeni sildiği koridorda ayakları kaydı, düşmekten zor kurtuldu. Salona geldiğinde gördüğü manzara karşısında gülmemek için kendini zor tuttu. İri siyah gözleri hayretle açılmış, hanımının çaresiz debelenişini seyrediyor, dudak kenarlarına oturmaya yeltenen tebessüme zor engel oluyordu. “ Ne bakıyorsun aval aval gel hadi kaldır beni…”

Emine Hanım’ın seslenişiyle bir an ne yapması gerektiğini bilmese de ona doğru yürüdü. Kadının açıkta kalan mermer gibi dolgun, beyaz kolları düşerken çarptığı koltuktan dolayı yer yer kızarmış, yüksek topuklu rugan ayakkabısını çıkartırken iniltiler halinde adeta ağlıyordu: “ Ah nasıl oldu anlayamadım Firuze yardım et çıkart şunları ayağımdan. Nişanları batsın… Ah… Ah…”

“ Tamam, tamam hanımım şimdi sizi kaldırıyorum, tamam Allah’a şükür ki ucuz atlattınız…” Kadının iniltileri eşliğinde Firuze ne kadar zayıflamak için uğraşsa da bir türlü incelemeyen hanımını adeta koltuklarının altından tutarak kaldırmaya çalıştı. Ama genç kadının incecik bedeni, zayıf çelimsiz kolları neredeyse bu uğraş sonunda kopacak gibi oluyor,  “ Ay Ay tamam şimdi kaldırıyorum…”  Derken, al al olmuş yanaklarından, saç diplerinden, tülbendinin düğüm yerinden terler sızıyordu. Yerde hala debelenme halinde olan Emine Hanım birden hışımla bağırdı: “ Yeter yeter Allah aşkına, kaldıramıyorsun beni işte. Şu çelimsiz halinle beceremiyorsun bir türlü. Çekiştirmekten kollarımı acıttın. Git aşağıya Elmas Yengeni çağır.” Beti benzi atan Firuze, hanımının bu sert çıkışı karşısında bir an neye uğradığını şaşırdı. Emine Hanım’ın derin dekoltesinin açıkta bıraktığı sırtından, ensesine yapışan saç buklelerinden aşağıya doğru terler akıyor, gülkurusu parlak ışıltılı elbisenin yer yer yansımaları ile açıkta kalan kolları ve bacaklarındaki kızarıklıkların koyuluğu daha bir çoğalıyordu.

Firuze aşağı ineli neredeyse yarım saat olmuştu. Mermer zeminde öylece kımıldayamaz halde avizeden yayılan ışığın yansımasıyla ışıltılı  bir yığın gibi duran Emine Hanım: “ Firuzeee…. Nerdesin? Ah Ahhh…. Firuzeeeeeee hadi gel artık” diye durmaksızın sesleniyor ama hiçbir ses gelmiyordu. Neden bu kadının adı Firuze ki diye düşünmeden edemiyordu her seslenişinde. Ayşe, Fatma olsaydı ya veya Emine. Bir ara : “ Kız senin adın hiç yakışmıyor sana, Fatma diye çağırayım ben seni” demişti de Firuze’nin pembe beyaz yanakları kıpkırmızı olmuş, iri siyah gözleri dolmuş, yüzünde hep anlamlı bir çırpınışla gülümser gibi kıvrılan üst dudağına, küskün bir kıvrım yerleşmiş adeta ağlar bir hal almıştı. “

“Annemin yadigârı ismim hanımım, ben seviyorum adımı.”

“ Kıskanır rengini baharda yeşiller, Sevda büyüsü gibisin sen Firuze, Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu, üzüm buğusu gibisin Firuze…”

Minibüste eve dönerken, ara ara radyoda çalan Sezen’nin şarkısı. Hep o şarkı… Hasan küçük bakkalda hep bu şarkıyı çalardı. Firuze utangaç tebessümlerle çay, şeker, sakız, ekmek almaya her gidişinde şarkının büyüsüne kapılmış halde Hasan’ın bakışlarını üzerinde gezinir hisseder ama başını kaldıramazdı. Hasan bir yaprak gibi titreyen bu komşu kızın ne zaman büyüyüp serpildiğine şaşırıyor, onun üst dudağının hep kalkık gülümser gibi duran kıvrımına gözü kayıyor bir tuhaf oluyor, genç kızın bakışlarıyla bulaşmayı bekliyordu. Firuze yüzündeki derin kederi gizleyen tebessümlerle neredeyse günde iki kez uğruyor küçük bakkala… “ Firuze, babamı göndereceğim. Bak bana yüzüme bak kimseler yok, babamı göndereceğim sizinkilere anladın mı? Askerden dönüşte inşallah, alacağım seni…” Tam da bunu bekliyordu Firuze, yüreği inip inip kalkıyor, yer kayıyordu ayaklarından. “ Tamam, tamam…” diyerek yine o tebessümü dudaklarında neredeyse ilk defa bu kadar uzun Hasan’a bakmış ve kaçar gibi gitmişti.

Gitmişti Firuze… Hasan askerden dönüşte göremedi onu ve ailesine dair hiç kimseyi. Taşınmışlardı. Firuzeyi de akrabalarından yaşı oldukça büyük birisine gelin etmişlerdi. Hasan neye uğradığını şaşırmıştı. Hâlbuki söz vermişlerdi. Alacaktı sevdiğini. Kavuşacaktı asker dönüşü. Sık sık gelen mektuplar önce seyrekleşmiş sonra da hiç gelmez olmuştu. Evdekilere ara ara sorsa da onlar da kaçamak cevaplar veriyordu. Birşeyler olduğunu anlamıştı ya bu kadarını beklemiyordu. Köklü bir aileden olup da Firuze’nin babasına sevdalanarak kaçan, zarif, yorgun çehreli, hep incecik bir endamla Arnavut kaldırımlar da düşecekmiş gibi yürüyen annesini kaybettiğini, ailenin dağıldığını ve genç kızın alelacele gelin edildiğini sonradan öğrenecekti Hasan.

 

“Okuldan gelir gelmez yanındayım.” Demişti sabah çıkarken. Eşarbını düzeltecek tek ayna bile bırakmamıştı küçük, rutubet kokan evde. Evdeki tüm aynaları arka kömürlükte kırmıştı. Sanki Emine Hanım’ın duvardan duvara uzanan her gün silmekten kollarını dermansız bırakan yekpare aynalarını kırıyordu, evinin küçük aynalarını kırarken. Nisan ince yüzündeki tedirgin tebessümle annesinin incele incele adeta kalem gibi olan parmaklarını öpmüş; “ Geç kalma anne korkuyorum karanlıktan” demişti.

Elmas Yengeyle yukarı çıktıklarında Hanımı durmaksızın bağırıyordu: “ Ne biçim insansın sen kaç saat oldu gideli hadi kaldırın beni, kaldırın…” Elmas Yenge güçlü kuvvetliydi. Eltisinin yığın yığın olmuş kollarının altından tuttu ve bir anda kaldırdı. Köyde yetişmiş olduğu nasıl da belliydi. İçten içe sanki sinsi bir gülümseyişle Emine Hanımı izliyor: “ Ah bacım nasıl oldu böyle. Tam da sırası, nişana gidemeyeceksin o zaman. Neyse ben senin yerine giderim…” Derken sesindeki alayı gizleyemiyordu. “ Git git sen, ben bu halde nasıl gelirim, bileğim çok sancıyor, kırıldı mı acaba ah ah?”  Firuze işte tam da o zaman Nisan’ı hatırladı. Bu gün babası eve geç gelecekti.  Amcasının oğlu çalıştığı fabrikaya çağırmıştı. Derinden duyduğu ümitsizliğe rağmen aylardır evde oturan eşinin gitmesi onu sevindirmişti. Nisan eve geldiğinde kimse olmayacaktı. “ Anne erken gel korkuyorum karanlıktan.” Demişti gözlerinde gezinen tedirginlik yüklü buğu buğu bakışlarla…

Emine Hanım’ın ışıltısı söndü. Söndü bütün lambalar sokakta. Yağmur alabildiğine şiddetlenmiş seller akıyordu sitenin ara yollarından, oluklardan, kaldırım diplerinden…

“Yerleri dip köşe sil çamaşır suyuyla…

Sirke kat mobilyaları silerken, masif bunlar kaç kere söylüyorum sana kaç kere unutma artık unutma!

Banyolar için sipariş ettiğimiz canlı çiçekler gelmedi çiçekçiyi ara bir sor…  Bu hafta nergis gelsin. Geçen haftaki papatyaları beğenmedim…

Ne bakıyorsun aval aval sil şu aynaları hepsini sil. Nişan iptal oldu. Belkıslar uğrayacaklar… Hadi durma sil hepsini…”

Emine Hanım’ın sesi oturduğu yerden tüm evi doldururken işleri bitirmiş sona kalan aynaları siliyordu Firuze… “Ah Allah’ım bitsin bitsin bir an önce korkmasın bebeğim, yetişeyim Allah’ım…”Diye içten içe dudaklarını kemirerek yalvarıyordu… Yekpare halde duvardan duvara uzanan aynalara koşuyordu. Hava karardı kararacak. Gök adeta boşaldı. Çocuk yağmurdan da korkar. Tüm holü kaplayan aynalara sıra gelmişti. Nasıl oldu anlayamadı, karşı duvardaki aynayı birden gerçek bir mekân zannedip hızla adım aldı. Soluk soluğa bedenini hızına yetiştirme gayretiyle tüm gücüyle, avizenin yansımalarıyla parlayan el işi rengârenk halıya koşar gibi adım aldı. Ne olduysa o zaman oldu. Çelimsiz vücudu bir sinek gibi yapışıp kaldı aynaya ve parça parça olan aynayla beraber yığıldı hole…

“ Aman Allah’ım! Aman Allah’ım!… Nedir bu başımıza gelenler Firuze ne yaptın sen ne yaptın Firuze… Nazar var bu evde nazar… Yetişin yetişiiiiin…”

Sicim gibi yağan yağmurla terden yapış yapış olmuş tülbendi, paltosu sırılsıklam, sitenin dışına doğru koşuyordu. Nefese nefese ter içinde koşarken elleri yanıyordu. Kendisini minibüsse attığında akşam ezanları okunuyor, ezanlar yüreğinde bir yerleri eritiyor, üzerine tatlı bir rehavet çöküyordu. Evden nasıl çıktı, kendini dışarı nasıl attı hala anlamış değil. Evin beyi solgun sararmış yüzüne kanayan ellerine öylece bakarken, “ kalk kızım, temizletirim ben buraları Emine Hanım’la beraber seni de götüreyim doktora ellerin kanıyor baktıralım.” diyerek sevecen ve merhamet dolu sesle onu yavaşça kaldırmış, adeta bir baba dokunuşuyla ellerini temizlemişti. Elleri temizlenince neyse ki ufak sıyrıklar olduğunu görmüş ve çocuğunun beklediğini söyleyerek kendini dışarı atmıştı.

Geldim Nisan geldim derken koşuyor, tülbendinden çıkan saçlar rüzgârdan ve yağmurdan buz kesmiş al al olmuş yanaklarını kamçı gibi dövüyordu. Koşarken karşıdan esen rüzgâr ince bedenini adeta savuruyor, esen soğuk yele meydan okuyor, soluk soluğa yüreği yanıyordu. Dar taş sokaklardan, kirli birikintilerden, kaçışan kedilerden geçti. Ne çok sokak vardı ne çok ev.

Anahtarı çevirdi çevirdi. “Allah’ım! Allah’ım! Nisan üşümesin, üşümesin ne olur, korkmasın yavrum…”diyerek derin yalvarışlarla ağlıyor, gözlerinden akan yaşlarla buğulanan gözlerini sildi sonra yavrusunu gördü… Nisan buz kesmiş soğuk karanlık odanın en dibindeydi. Bir kuş yavrusu gibi öylece büzülmüş annesini bekliyordu. Koştu Firuze… Üşüyen, soğuktan buz tutmuş ıslak bedeniyle yavrusunu göğsüne bastırdı. Bir kuş göğsü gibi inip inip kalkan küçük serçe kalbi tam kalbinin üzerindeydi. Çarpıyordu, sıcacıktı. Küçüğün Ilık nefesi yüzüne çarparken, titreyen dudaklarıyla küçük kızını öptü öptü. “ Geldim Nisanım geldim korkma annem…”derken minibüsteki şarkının nağmeleri akıyordu odanın soğuk, loş ıssızlığına… “ Duru bir su gibi, bazen volkan gibi, Bazen bir deli rüzgâr gibi, Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş… Ağla Firuze ağla…”

 (Bir Nokta Dergisi Şubat 2014)