MİHRİBAN İNAN KARATEPE İLE SÖYLEŞİ

MİHRİBAN İNAN KARATEPE İLE SÖYLEŞİ
27 Haziran 2011 - 7:02

-Sevgili Mihriban, seninle yıllardır süren bir dostluğumuz ve yazınsal dünyada birlikte yürüdüğümüz bir yol arkadaşlığımız var, ısrarla öykü yazdığına şahidim. Bunu özenli, dikkatli ve büyük bir çabayla sürdürüyorsun. Bu bağlamda soracak olursam, bir öykücü olarak kendini nasıl tanımlarsın? -Cevap sorunda mündemiç aslında değerli arkadaşım… Kendimi öykücü olarak tanımlarım. Bunu 1996...

-Sevgili Mihriban, seninle yıllardır süren bir dostluğumuz ve yazınsal dünyada birlikte yürüdüğümüz bir yol arkadaşlığımız var, ısrarla öykü yazdığına şahidim. Bunu özenli, dikkatli ve büyük bir çabayla sürdürüyorsun. Bu bağlamda soracak olursam, bir öykücü olarak kendini nasıl tanımlarsın?

-Cevap sorunda mündemiç aslında değerli arkadaşım… Kendimi öykücü olarak tanımlarım. Bunu 1996 senesinden beri öyküde ısrarıma bağlı olarak söylüyorum. Hayatta pek çok rolümüz var kuşkusuz. Ancak bölünmüş kişiliklerimiz yok, olmamalı, diye düşünüyorum. Elbette nasıl bir öykücü, denilirse, bu yazdıklarımdan bellidir… Rabbimiz bize ‘müslüman’ ismini verdikten sonra ikinci bir isim edinmek ikinci bir din edinmek gibi olacağı için bu isimle ölmeyi arzu ederim. Müslüman bir anne, bir eş, bir evlat, bir öğretmen, bir öykücü… Hepsinin başında ve özünde o var.

-Öykülerindeki felsefi derinlik okuyucuyu düşünmeye sevk ediyor, adeta okuru    yoruyor. Muhatap aldığın okur, zora talip olan, seçici bir okur mu?

-Her yazarın ideal okuru vardır, hâttâ onun gözlerini omzunun üzerinde hissederek kurar cümlelerini… Edebî eser bir göndergeler bütünüyse eğer bunun da alıcısı okur olmalıdır. Ancak bilhassa kapalı bir anlatım sağlamaya çalışmak edebî eserin iletisinin yine kendine dönük olması demek olur. Bu durumda edebî eserin kendinden başka bir amacı yok demektir. Bense edebiyatla hayata bir ayna tuttuğumuzu düşünüyorum. Edebiyatın işlevsel olduğuna inanıyorum. Ancak onun da kendine göre araç ve gereçleri var. Bilhassa kısa öykü; kurgusu, dil ve anlatımı itibariyle daha şifreli bir yapıya sahip. Bu, kapalılık değil anlam katmanının bu yolla zenginleştirilmesidir aslında. Elbette kısa öykü okuru daha dikkatli okuma yapmalıdır. Söz kısaldıkça anlam derinleşir çünkü. Bu bağlamda sözün zirvesi şiirdir. O yüzden birçok okur yüzlerce sayfa roman okurken şiire bir-iki sayfayı çok görür. Şiirin ya da kısa öykünün derin yapısı okurun gözünü dört açmasını, bilincini açık tutmasını gerektirir. Bu bağlamda ben de dikkatli, seçici okuru öncelerim.

-Bir süreç olarak değerlendirirsek, Kadife Durağı’ndan, Hacıyatmaz’a öykülerindeki değişimi, anlam oturmasını, derinliği ve imgesel anlatımı görebiliyoruz. Gözlemlediğim o ki, son kitabında ve son yazdığın Görüşme, Hacıyatmaz, Su Bidonları, Dönemeç gibi öykülerinde, ironiye ağırlık vererek, eleştirel bir bakış açısıyla, değişen insanı, inanç dünyasını, yaşanan manevi atmosferi sorguluyorsun. Bu manada bize neler söylersin?

-Daha önce de söylemiştim. Ben öncelikle kendi yaşamımdan yola çıkarak yazıyorum. Benim din algım, Müslüman yaşayışım da çeşitli evreler geçirdi. Ben de değiştim ve bu değişimi yaşayan insanlar arasından geliyorum. Bu manevi atmosfer öykünün konusu olmayı fazlasıyla hak ediyor bence. Senin de tespit ettiğin gibi daha ironik bir anlatım tutumuyla, duygu sömürüsüne kaçmadan ya da sloganik bir dille bir takım değerleri bayraklaştırmadan anlatmak gerekiyordu sadece… Bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum elimden geldiğince.

 

-Öykülerin, bir çırpıda okunup geçilebilen öyküler değil. Bu anlamda baktığımızda, okuyucu öyküyü bitirdiğinde, serüven zihninde devam edebiliyor. Hemen hemen tüm öykülerinde hakim olan bu anlatım tarzını özellikle tercih ettiğin söylenebilir mi?

-Evet, durum-kesit öyküsü yazıyorum. Bu bilinçli bir tercih. Bunu bir an’ı çoğaltmak olarak anlayabiliriz. İçinde şimdiyi, geçmişi ve geleceği barındıran bir an, ne başlangıç ne bitiştir, sadece bir süreçtir. Yapmaya çalıştığım şey o an’ı seçebilmek. Zaman’ın bir tanımı da ‘an’ dır değil mi?

Tabii bir öykü değerini olay ya da durum öyküsü olmasından almaz. Bu sadece bir tercihtir. Öyküyü öykü yapan bütün bileşenlerin; konudan temaya, kurgudan anlatım biçimlerine kadar bütün unsurların bir araya geldiğinde çıkardığı sesin bir gürültü, patırtı değil bir ritm olup olmadığıdır asıl üzerinde durmamız gereken. Ve bizim çıkan bu sesle neye çağırdığımız, neyi ünlediğimiz…

-Öykülerindeki kurgusallığı oluştururken, kelamından kalemine, gönül ülkenden söz ülkene kelimeleri uçururken, neler hissedersin?

Yazmak başlı başına bir derttir benim için. Sözcüklerim epey nazlıdır. Kolay kolay dile gelmezler. Bir dönem her öykü sonrası bir daha yazamayacağımı düşünürdüm. Son zamanlarda bu duygu yakamı bırakmaya başladı. Sanki somut bir varlığı var yazma arzusunun ve ben ona sonsuzca güveniyorum. Onun nazlanmak konusundaki tavrı değişmiş değil aslında, benim ısrarımın dozu arttı sadece. O beni terk edemez. Hatta Allah muhafaza buyursun ama düşünmeden edemiyorum, ellerimi kaybetseydim ayak parmaklarımı kullanmayı öğrenirdim filan diyorum.

– Senin öykülerinde tekdüze bir anlatım yok. Kader birliği yaptığımız bir öncü kuşak var, onlarda, kadın duyarlılıklarıyla anlatılan öyküler göze çarptı… Sen böyle anlatımlarla araya hep bir mesafe koydun. Bu senin için zor oldu mu?

Öncelikle kadın duyarlılığıyla kaleme alınan öykülerin edebiyatımız açısından bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. Benim de bu bağlamda yazdığım öyküler var. Koyduğum mesafe bu duyarlılığın nasıl işleneceği noktasındadır. Feminizm şartlandırmasıyla kadın-erkek ayrımına gitmeden her iki cinsin farklılıklarının bir nimet olduğu bilinciyle hareket eden bir Müslüman kadın yazar, bence kadın kimliğiyle kadın dünyasını daha rahat anlatacaktır. Bu bir kazançtır edebiyatımız için.

Zaten 1980 sonrasında sosyal hayattan malum sebeplerle dışlanan Müslüman kadınlar baskılanmış duygularını, ötekileştirilmiş kimliklerini edebiyat bilhassa öykü kanalıyla açığa vurdular.

Ancak öykü bir iç dökme, rahatlama yeri, bir anı defteri ya da bir takım sloganların karalandığı bir duvar değildir.

Sorun bence öykü yazarlarının öykünün dil ve imkânlarını yeteri kadar tanımıyor oluşlarıdır. Daha da kötüsü tanımaya da talip olmayışlarıdır.

-Son dönemde yayınlanan öykü ve roman kitapları üzerine inceleme yazıların bulunmakta.  Büyük bir keyifle okuduğumuz bu yazıları kitaplaştırmayı düşünüyor musun?

İlerde inşallah böyle bir niyetim var. Hele üçüncü öykü kitabım bir çıksın, nasip…

-Son olarak, bu günlerde neler okuyorsun, bizimle paylaşır mısın?

En son Osman Bayraktar’ın ‘Yol Hakkı’nı okudum. Yazarın gezi yazılarından oluşan bir eseriydi. Bir deneme yazarı titizliğiyle kaleme alınmış, bilhassa bir öykü yazarının ya da okurunun keyifle okuyabileceği dil ve anlatımı imgelerle yüklü bir eser olduğunu belirtmek isterim.

Beraberinde Behçet Çelik’in “Diken Ucu”nu okudum.

Şu günlerde Hasan Aycın’ın “Sahipkıran” ını okuyorum, geç kalmışlığıma kıza kıza…

J.M.Coetzee’nin “Michael K.”sı da sırada bekliyor.

(Yedi İklim Dergisi, Haziran, 2011)