ŞENGÜL GÜLBAHÇE İLE SÖYLEŞİ

ŞENGÜL GÜLBAHÇE İLE SÖYLEŞİ
4 Nisan 2013 - 1:10

Şengül Gülbahçe, Kürt kökenli Elazığlı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Düşünsel anlamda ve inanç ekseninde yaşantısında köklü değişikler üniversite yıllarında oldu. Çocuk edebiyatı üzerine çalışmalarını sürdüren yazar, özel bir kuruluşta halen editör olarak çalışıyor. -Kendi ailem Tokat’a Erzurum’dan gelmiş. Babamın sülalesi, Kürt...

Şengül Gülbahçe, Kürt kökenli Elazığlı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Düşünsel anlamda ve inanç ekseninde yaşantısında köklü değişikler üniversite yıllarında oldu. Çocuk edebiyatı üzerine çalışmalarını sürdüren yazar, özel bir kuruluşta halen editör olarak çalışıyor.

-Kendi ailem Tokat’a Erzurum’dan gelmiş. Babamın sülalesi, Kürt İmamoğulları’ndan, annem Cılazlar sülalesinden ve Karamanoğulları’ndan olarak hep söylenir.  Neredeyse üç dört kuşak öncesinden bahsedilen köklerimizden, bizde ne Kürtlüğe dair ne de Lazlığa dair bir iz kalmamış. Lehçe, gelenek ve görenek noktasında bir asimilasyon yaşanmış. Siz ailenizi nasıl tanımlarsınız diye soracak olsam neler söylersiniz?

-Anadolu, farklı milletlerin, kültürlerin, dillerin bir arada yaşadığı, bir olduğu bir coğrafya… Ve belki de tarihin her döneminde, bugün olduğu gibi birçok acının, gözyaşının yaşandığı çok değerli bir coğrafya. Ben de tıpkı senin gibi o coğrafyanın bir parçasıyım. Köylü bir ailede dünyaya gelmişim. Çocukluğumun ilk dört yılı köyde geçmiş, belki de Türkçe bir tek kelime işitmeden büyümüşüm. Babam, askerden döndükten sonra dedemin bütün itirazlarına rağmen, annemi ve beni alarak İstanbul’a göç etmiş. O sıralar henüz dört yaşındaydım.  Sonrasında ilkokul yılları…

Benim ailemde Kürt olmamız çok dillendirilmezdi, daha doğrusu buna vurgu yapılmazdı, Kürt ya da Türk olmak diye bir ayrım yoktu, bu çok doğal bir şeydi. Böyle bir anlayışla yetiştirildik. Evimizde annem ve babam bazen kendi aralarında Kürtçe konuşurlardı. Babam, Türkçemizin güzel olmasını çok isterdi, eğitime büyük önem verir, “kendinizi iyi yetiştirin” derdi. TRT çocuk radyosunu, arkası yarınları, radyo tiyatrolarını ailece dinler, Cumhuriyet gazetesi okurduk. Babamın, solcu bir kimliği vardı; ancak buna rağmen her zaman ideolojik çevrelerden kendisini ve bizi uzak tutmaya çalışmıştır.

İstanbul’da yaşıyorduk, çevremizde Kürt’ten çok Türk komşularımız vardı. Hatırlıyorum, Eyüp’te ilkokula başlamıştım, ev sahibimiz Türk’tü ve annemlerin deyimiyle bize çok iyiliği dokunmuştu.

Sonra babamın memuriyeti sebebiyle İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldık. Anadolu’nun birçok yerini dolaştık. 80’lerin ortalarıydı, çok karışık günlerdi, sıkıyönetim vardı. Her yerde asker kontrolleri olur, zaman zaman siren sesleri duyardık, huzursuz uyuduğumuz, gecenin bir yarısında askerlerin postallarıyla evde aramalar yaptığı zamanları hatırlıyorum. Annem ağlardı, babam sükûnetini korumaya çalışırdı; biz ise çocuktuk, bilmez, anlamaz, sadece korkardık. Çocukken büyüklerini çaresiz görmek kadar acı veren bir şey yoktur…

Evet, ideolojik olarak, tamamen bir devlet politikası olarak yıllardır uygulanan ulusçuluk ayrımı ve baskısı vardı, bunu herkes gibi biz de yaşadık.

Ancak doğuda ya da batıda insanlar nazarında Türkçülük-Kürtçülük diye bir ayrım, bir karşıtlık olduğunu düşünmüyorum. Belki bazı şeyleri uzaktan yaşadığımız ya da bilinçli olarak uzak durduğumuz için derin ayrılıkları çok anlayamadık.

Belki de arada kaldık… Birleştirici olan paylaşımlarımızdan yana olduk.

İşte böyle bir zamanda, ben edebiyata sığındım, kitapların dünyasını insanların anlamsız ayrılıklarına tercih ettim; daha ziyade Rus yazarların eserleriyle beslendim. Dostoyevski, Tolstoy okudum, dünya klasiklerine, insanların ortak aklına hayran okudum.

Belki de ailemin, özellikle de babamın iyiden, doğrudan yana olan tutumu ve adalete olan bitmek tükenmek bilmez inanıcı nedeniyle hep umudumu diri tuttum, bu yüzden hukuk ve gazetecilik alanlarına ilgi duydum.

Dün olduğu gibi bugün de doğduğum, büyüdüğüm, canımdan çok sevdiğim coğrafyada Türk-Kürt ayrımı yapmadan, her birimizin üzerimize düşeni yapmamız halinde herkes için iyi şeyler olacağına inanıyorum.

Kürt kökenli bir aileden geliyorsunuz. Beraber olduğunuz arkadaş grubunda veya bulunduğunuz ortamlarda, farklı bir ırka mensup olma hali noktasında, üniversitede yaşadığınız inanç eksenli değişim ve sorgulama günlerinden sonra bir farklılık yaşadınız mı?

-Üniversite yıllarında belki de kendi ailemde hiç görmediğim bir şeyle karşılaştım. Türkçü-Kürtçü-İslamcı ayrımıyla… Büyük bir şaşkınlık yaşadığımı söyleyebilirim. Yaşlıların namaz kılıp, oruç tuttuğu geleneklerine bağlı, akrabalık ilişkileri kuvvetli bir kültürden geliyordum. Kökenimi vurguladığım bir yer hiç olmamıştı. Oysa üniversitede, hele de basın-yayın bölümünde bütün gruplar ayrışmıştı. Birçok taraf vardı. Tanıdığım Kürt arkadaşlar genelde solcuydu, ancak arkadaş olasak da kendimi onlara yeterince yakın hissetmedim. Aslında belki de insanların kimliklerini ırka indirgemesini, sadece milliyetleriyle hayata tutunma çabalarını yanlış bulduğum için böyle gruplardan uzak durdum.

İşte o dönemde, İslamcı denilen kesimle tanıştım. İlk kez Kur’an-ı Kerim’in mealini okudum, şaşırdım. Anlamak istedim. Anladıkça da sevdim, inandım, bağlandım. Çünkü İslam’da bütün insanlar eşitti, zencisi, beyazı, Türkü, Kürdü… Ayrılık, hele de üstünlük diye bir şey yoktu. Irkçılık, bölüp parçalıyor; İslam ise birleştiriyordu.

Bugün de hassas dengelerin yaşandığı günlerdeyiz. Şuna kesinlikle inanıyorum ki insanlık için barış ve esenlik getirecek tek birleştirici unsur İslam kardeşliğidir.

-İlahi öğretinin, tüm dinlerin ortak düşüncesinde, ırkların kardeşliği söz konusu iken, kanın ve toprağın kutsanarak üstünlükler atfedilmesi evrensel anlayışa ters düşmekte ve cahiliyenin tezahürü olarak görülmektedir. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdi?

-Irkçılık ve diğer herhangi bir konuda Peygamber Efendimiz nasıl bakıyorsa, öyle bakıyorum. Irkçılık peygamberimiz tarafından, bütün peygamberler tarafından ayaklar altına alınmıştır. Şu kısacık yaşamda, kimsenin kimseye üstünlüğü yoksa sorun da yoktur.

-Beraberliklerimiz, uzun süreli dostluğumuzun her deminde birbirimize duyduğumuz kardeşlik hisleri öylesine yoğundu ki hiçbir zaman ırksal bir ayrıcalık duyumsamadık. Bunu yaşamak demek ki mümkün… Böylesine ahret soluklu kardeşlikleri yaşamak demek ki olabiliyor. Bizden sonraki kuşaklara kardeşlik ve dostluk bağlamında nasıl bir duruş sergilemeliyiz, onlara beraberlikler noktasında mirasımız ne olmalı diye sorsam neler söylersiniz?

-Evet, bizimkisi ahret kardeşliği… Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en güzel miras. Bugün, insani değerleri yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. İnsanlığımızı canlı tutmaya ihtiyacımız var…

Modern dünyanın insanı düşünce, duygu, yaşantı anlamında tüketen, insanlıktan çıkaran, insanlıktan utandıran yeni bir hayat anlayışı var. Sadece ben… Yalnızlık, sorumsuzluk, insani duyarlılıktan yoksunluk, evsizlik, yolsuzluk gibi… Hayat boşa harcanmayacak kadar değerli.

Birbirimizi sevmek, değer vermek, bizden farklı düşünse de karşımızdakinin düşüncesine değer vermek, tahammül etmek, ne olursa olsun insana yakışır şekilde yargılamak, empati kurabilmeyi başarabilmek gibi hasletlerimizi güçlendirebilirsek belki yarınlara güvenli bir miras bırakmış olacağız.

-Öncesinde aynı cephede savaştık. Kız alıp kız verdik… Bunlar hep söylenir. Bu minval üzere soracak olsam, siz de Trakyalı bir aileye gelin gittiniz. Ve üç evlat yetiştiriyorsunuz. Ailenizin huzur ve sükûnu ırksal farklılıklar, ayrılıklar noktasında sarsıntılar yaşadı mı, yaşamış dahi olsa bu durumu hangi duyarlılıklarla aştınız?

-Şunu açıkça söylemek gerekirse, genelde Trakyalı kardeşlerimizde Kürtlere karşı bir antipati vardır. Bu da aslında yıllarca terör nedeniyle dökülen kandan kaynaklanıyor. Biz, eşimle birçoklarına göre zor olan bir şeyi başardık. Kökenimizi, milliyetimizi belirleyici kılmadık, yok da saymadık. Birlikteliğimizi zenginleştiren bir etken olarak gördük. Ve evlendik. Bunu yaparken bizi birleştiren en önemli faktör, İslami kimliğimiz oldu. Geleneklerimiz, yemek kültürümüz, bazı değerlerimiz birbirinden farklı, ancak biz daha önce de söylediğim gibi bunu bir zenginlik olarak gördük. Şimdi de sevgi ve saygı çerçevesinde çocuklarımızı her iki kültürün unsurlarıyla barışık olacak şekilde ve her şeyden önce İslami terbiye çerçevesinde yetiştirmeye gayret ediyoruz.

Şunu unutmamak lazım, herkes ülkesinde insanların mutlu olmasını istiyor. Sebepleri ne olursa olsun, tamamen devletin ulusçu politikası nedeniyle ülkemizde büyük acılar yaşandı. Analar ağladı, nice ocaklara ateş düştü. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı…

Çözüm çok basit; insani değerlere saygı, kardeşlik, sevgi ve hoşgörü ile aşılamayacak hiçbir sorun yok aslında… Öyle değil mi?

(özgün irade, mart 2013)