SUAVİ KEMAL YAZGIÇ İLE SÖYLEŞİ

SUAVİ KEMAL YAZGIÇ İLE SÖYLEŞİ
5 Şubat 2018 - 10:44

-Öncelikle okurlarımız için şiirle buluşmanız, yazının kıyılarına gelme serüveniniz nasıl başladı, hangi saikler sizi şiire taşıdı diye sorsam bizlere neler söylersiniz? -Her şairin kendine ait bir şiire başlama hikâyesi var. Ne kadar ortak noktalar da bulunsa her şiire başlama hikâyesi şairin yaşadığı zamana, bulunduğu ortama ve şahsiyetine bağlı olarak değişir....

-Öncelikle okurlarımız için şiirle buluşmanız, yazının kıyılarına gelme serüveniniz nasıl başladı, hangi saikler sizi şiire taşıdı diye sorsam bizlere neler söylersiniz?

-Her şairin kendine ait bir şiire başlama hikâyesi var. Ne kadar ortak noktalar da bulunsa her şiire başlama hikâyesi şairin yaşadığı zamana, bulunduğu ortama ve şahsiyetine bağlı olarak değişir. Aynı kuşaktan, benzer ortamlarda büyüyen şairler arasında bile bazı farklar bulunur, birbirine hiç benzemeyen çevrelerde büyüyen şairler arasında dahi ortak paydalar yakalamak mümkündür. Ben kendi adıma içe kapanık ve sessiz bir çocukluk geçirdim. Şiir, o içe kapanıklıktan sonra dünya ile iletişim kurma vesilesi gibi oldu başlangıçta. İlk şiir teşebbüsünü ilkokul dördüncü sınıftayken yazmaya cüret ettim. Bir şiir yarışması vardı. Sınıftaki arkadaşlardan özenip ben de bir şeyler karaladım. O arkadaşların çoğunun ilk ve son şiir denemesi o vesile ile yaşandı. Bense devam ettim. Niçin böyle oldu sorusuna şöyle dört başı mamur bir cevap verebilmiş değilim aslında. Bu yüzden de şiire başlama ve devam etme saikleri listesi hazırlayamadım size. Tek söyleyebileceğim şiirin paramparça algıladığım dünyayı bana daha bütünlüklü görme imkânı sunması.

‘Sebepsiz Serçe’, Taş Suya Değince’, ‘Heves’ ve son olarak da ‘Tövbe Gölgeliği’ ile şiirde yürüyüşünüz devam ediyor. Bundan sonra şiirle mi devam edeceksiniz yazı yürüyüşünüze, deneme, öykü, roman alanlarında yeni çalışmalar var mı?

Şimdiye kadar farklı türlerde de yazsam eninde sonunda kürkçü dükkânı şiire geri döndüm. Bundan sonrası için de ancak gaybı bilemem diyebilirim. Diğer türlerde ise damla damla biriken metinler var. Ancak onların da kendilerine ait kaderleri var ve kitaplaşıp kitaplaşmayacaklarını bu satırları yazarken kesinlikle bilmiyorum.

-Siz edebi kamuda mütevazı ve sakin duruşunuz, samimi, doğal ve sade yaşantınızla varoldunuz ve şiirlerinizi de bu ruh hali, bu tavizsiz duruşla yazdınız. Mustafa Kutlu son yazılarının birisinde: “Sanatçıya yüce bir makam verilmesi, onun takdis edilmesi deha mertebesine çıkarılması pagan âdetlerindendir. Sanatçı eylemi ile kuşların sesine, suların şırıltısına, rüzgârın uğultusuna, bulutun rengine, denizin dalgasına ne kadar yaklaşıyorsa; bu hamleyi bir iman ateşi, gözyaşı ile ıslanan bir aşk ile yapıyorsa o kadar yol alır”” diyor. Üstadın sanat ve sanatçıya bakışı böylesine veciz anlaşılmayı bekliyor. Siz bu ifadeler hakkında neler söylersiniz, sizin dünyanızda sanatın ve sanatçının karşılığı nedir?

-Mustafa Kutlu edebiyatı “doğal” olana alabildiğine yaklaştırıyor. Bir sahicilik, sahihlik arayışının ürünü olarak görüyor edebiyatı. Bu elbette yazarın hayatının ve poetikasının bir neticesidir ve saygıdeğerdir. Ancak sanat tek anlayışa ve mecaza sığdırılamaz. “Trum trum trum makinalaşamak istiyorum” diyen Nazım Hikmet’in de “eleştirel okumaya açık” başka poetik ve siyasi tercihler söz konusudur. Bence sanat da bu dünyadaki fiillerden bir fiildir sanatçı da bu dünyadaki insanlardan bir insandır. Sanat sanatçının bu dünyadaki amellerinden bir ameldir. Diğer amellere göre bir üst anlam ve değer taşımaz. Her insanın her ameli gibi sanatçı da mahşer günü sanat amelinin karşılığını görecektir.

– “Şairin bir misyonu vardır; bir kabile içinde, bir millet içinde, ya da insanlık içinde. İnsanın, ya da insanlığın din kaynaklı törenlerinde, ilâhi musikiye, onun sesi karışmalıdır” diyor Üstad Sezai Karakoç Edebiyat Yazıları kitabında, Şuara Suresi’ndeki şairlere yapılan vurguyla üstadın mezkûr vurgusunu aynı düzlem anlayışında okumamız mümkün müdür, ne söylersiniz bu bakış açısı konusunda?

Süleyman Çelebi’nin Mevlid olarak bildiğimiz Vesiletül Necat’ı tam da Karakoç’un bahsettiği şiirlerdendir. Miraçnameler, münacaatlar, naatlar hep hayatın ve elbette duaların da içinde yer alan şiirlerdir. Şuara suresinin vurgusu sadece şiirle sınırlandırılamaz. Her kişinin her işi bu tanımla iki kısımda incelenebilir. Neyin eleştirildiği neyin bu eleştirinin dışında tutulduğu ayette açıktır. Kişi hangi işi yaparsa yapsın Şuara Suresi’nde şairler için öngörülen ölçüler onlar için de ayniyle geçerlidir. Allah nasıl başka ayetlerde sinekten örnek vermişse bu ayette de şairlerden örnek vermiştir. Şairlerin de her yazdığı amel defterlerinde yer alır ve şiirlerinin akıbeti de diğer amellerinin akıbetinden farksızdır.

-Bizler doksanlı yılların gençliği olarak yolumuz dergilerden geçen bir nesildik. İlk yazılarımızı, ilk şiirlerimizi dergilerin adeta bir dergâh gibi eğiten, bizleri yazının kıyılarına getiren ince eleğinden geçtik. Üstatlar bize hep yol gösterdi, elimizde müşahhas halde taze metinlerimizle onların izinden yürüdük. Şimdilerse bu dönemin gençliği çok yazıyor, az okuyor gibi, sanal âlemlerde yine sanal dostluklar ve uçup giden uçucu metinlerle boğuşuyorlar ve varolma savaşı veriyorlar. Sizce böyle bir ortamda yazı nasıl filizlenir, sanatçı kendini nasıl keşfeder ne denli geliştirir bu konuda neler söylemek istersiniz?

-Sanatçı zamanının çocuğudur ve ne yapar eder bir yolunu bulup sanatını ortaya çıkarır. Eski dönemlerde yaşayan şairler ve yazarlar da bizi görselerdi bizim sonraki kuşaklara verdiğimiz tepkilerin bir benzerini bizim için verirlerdi bence. Ben şahsen 90’lı yılların geride kalmasından çok memnunum. Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz. Şimdinin yadırgadığımız bütün özellikleri de gelecek kuşağın bir sonraki kuşakta bulamadıkları güya erdemler olacak ve bir nostalji hammaddesi olmaktan öteye gidemeyecek hiç biri. Eğer 90’lı yılların bizi büyüten tüm özellikleri aynen şimdi de varolsaydı asıl o zaman endişe etmemiz gerekirdi gelecek adına…

– ‘Tövbe Gölgeliği ’şiir kitabınızda, ‘Kayboluş’ şiirinizde: “seni anlatmak için bir gölge bekledim günden güneşin kavuruculuğundan uzak demli bir gölge gece geldi onun yerine soğuk ve uzak” ifadelerinde ve pek çok şiirde ‘gölge’ imge olarak belirgin, sarih, bazen de gizemli ve ironi içeren anlamlarıyla yer alıyor. Kitabın ismi ‘Tövbe Gölgeliği’ gerçekten kitaba çok yakışmış, ben çok beğendim kitabın ismini. Kitabın ismiyle beraber de düşünürsek anlam dünyanızda imgesel olarak ve gerçek anlamıyla ‘gölge’ neleri çağrıştırıyor. Bu konuda bize neler söylersiniz?

-İmam Bûsîrî’nin “Ve sığın tövbe gölgelerine, odur en serin hurma altı” mısraı kitapta işlediğim temaların birçoğuna başlık olabilirmiş gibi geldi bana. Bu yüzden de “Tövbe Gölgeliği” isminin kaynağı, kitabın hemen başına epigraf olarak da alıntıladığım bu mısra oldu. Kitapta pek çok yerde tövbe ve gölge geçiyor elbette. Gölge benim için iltica edilebilecek bir yer. Beri yandan peygamberimiz de bir hadisinde  “Benim dünya ile ilgim, bir ağaç altında dinlendikten sonra, yoluna devam eden yolcu gibidir.” diyor ki farklı bağlamlarda ve farklı anlamlarda söylenen bu iki cümle benim şiirim içinde bir ilham kaynağı niteliğinde.

-Söyleşi için tekrardan teşekkürlerimi sunuyorum. Kaleminiz bereketli ve kavi olsun her daim hayırlar kuşansın duasıyla…

Anahtar Kelimeler: