YASEMİN KARAHÜSEYİN İLE SÖYLEŞİ

YASEMİN KARAHÜSEYİN İLE SÖYLEŞİ
13 Şubat 2017 - 5:13

En son Karabatak Dergisi’ndeki söyleşisinde Fatih Andı: “Türk edebiyatının romanla ilişkisi, sancılı bir ilişkidir” diyor. Sizin edebi kamudaki varoluş serüveniniz romanla başladı. Modern Batı edebiyatında zirve konumda olan ve Batı’nın tüketim toplumu kodları üzerinden, mahremiyetin ifşası, bohem sancılı hayatların tanıklığı ve bunalımlı kimlik arayışlarıyla sarmalanmış olay örgülerinin ürünü olarak okuduğumuz...

En son Karabatak Dergisi’ndeki söyleşisinde Fatih Andı: “Türk edebiyatının romanla ilişkisi, sancılı bir ilişkidir” diyor. Sizin edebi kamudaki varoluş serüveniniz romanla başladı. Modern Batı edebiyatında zirve konumda olan ve Batı’nın tüketim toplumu kodları üzerinden, mahremiyetin ifşası, bohem sancılı hayatların tanıklığı ve bunalımlı kimlik arayışlarıyla sarmalanmış olay örgülerinin ürünü olarak okuduğumuz nice romanları göz önüne alırsak, romana olan teveccühünüzü, cesaretinizi, yönelmenizi hangi saikler oluşturdu bu konuda bize neler söylersiniz?

İnsanı keşfetmekten daha muazzam olanı insanı keşfetmeye çalışmak. İnsan kendiyle, çevreyle, eşyayla sarmalanmış bir bohça. Bohçanın katlarını açtıkça başka bir bohça karşılıyor bizi. Her motif başka bir derinliğe indiriyor. Şaşırıyoruz. İnsanın içindeki renk cümbüşüne ya da renksizliğe. İnsan kendini yalnızca kendiyle tanımaz. Başkalarına ihtiyacımız var. Levin Tolstoy’a, Tolstoy Levinler’e, Samsa Kafka’ya, Kafka Samsa’lara, Raci Aynalı Baba’ya, Aynalı Baba Raci’lere, birbirlerine keski oldu. Roman, yansımalar içinde görüntünün aslını arama çabası gibi geliyor bana. Mesela, otobüste karşımızda duran adamı incelerken, onun yüzünü okurken, gözaltlarındaki kırışıklıkları, parmaklarının şeklini, ellerinin zaman içinde yaptığı işle biçimlenişi, ten renginden memleketini, sesinin tınısından yorgunluğunu anlamaya çabalarken bir yığın görüntü avuçlarımızın içine düşer. Hepsi o, ama hiçbiri o değildir. Bazısı biz ama hepsi biz değildir. Tüm bu görüntüler kabuklarımızdır. Ne zaman otobüsteki adam Ali Amca’ya dönüşür, kalemimizde o vakit bir keski olup kabuğumuzu sıyırmaya başlar. Bu yazarın ve okurun kendiyle yüzleşmeye, kendi hamurunu seyretmeye başladığı andır. Kendi hamurumuza dokunduğumuzda, malzememizi ya da ne olmadığımızı gördüğümüzde kemale erme yoluna gireriz. Ali Amca’yı görmek istediğimiz şeye çevirmeye çalıştığımızda ise sorun başlar. Kabuğumuz kalınlaşır, şekilden şekle girer ve tanınmaz hale geliriz. Bohçanın içinde renk cümbüşü sone erer. Romanı, bu bağlamda insanı ve kendimi anlamada bana verilmiş bir imkan olarak görüyorum. Eserlere de, edebî türlere de yön veren, anlam yükleyen sanatkârlardır. Eser aynı zamanda aynadır, yazarın ruhunu, bakış açısını gösteren. Romanla ilişkimiz sancılıdır, doğru. Yazarların romanı nasıl anladıkları, nasıl yorumladıkları ve romanla ne yapmak istedikleri önemlidir. Türk romanının seyrinde bunu bariz gözlemleyebiliriz. Roman bir dönüşüme hizmet etmekten çıkıp bir anlama gayretine dönüştüğünde, bu toprakların insanlarını olduğu gibi kabul ettiğimizde, romanla aramızda sağlıklı bir ilişki olduğundan söz edebiliriz.

‘Âdemin Kanadı’ adlı romanınızda kahramanınız bir yerde: “Sükûnet: İnsanın kendi olup en mahrem yerlerine çekinmeden dokunabileceği, hayatın esrar kapılarını aralayabildiği muhteşem bir anahtar. Eşyayla, hayvanlarla, semayla, rüzgârla, Allah’la konuşmayı sessizlik öğretti bana” diyor. Sizin edebiyat dünyasındaki duruşunuz, derin sessizlikler içinden gelen eserlerinizin ansızın okurla buluşması, romanlarınızdaki anlamlı tefekkür ve sorgulama duraklarında an an okuru buluşturmanız bütün bunları göz önüne aldığımızda sizin sükuta yaslanmanız, yalnızlığınız eserlerinizi yazarken nasıldır bizimle paylaşır mısınız?

Sükûneti önemsiyorum. Sessizliği. Keşke kendimizin de gerisine çekilebilsek ve tanık olduğumuz benlerle konuşabilsek. Sessizliğin her zaman daha çok şey anlattığına inanırım. Modern hayat, cep telefonu, sosyal medya, cümleler, ikonlar, mesajlar, anlık görüntüler derken uçuşan birçok şey içinde silikleşiyoruz. Çocukken Casper’a çok üzülürdüm. Hayaletlere. Onların şeffaflıkları, tam anlamıyla görünür olamamaları, varlıklarını ancak eylemle ortaya koymaları çok hüzünlü gelirdi bana. Şimdi ise Casperlaşıyoruz. Konuştukça, yazıştıkça anlık görüntülere dönüşüyoruz. Gerçekten anlaşabiliyor muyuz, anlıyor muyuz? Bizi görünür kılan eylem nedir? Aradığımız herhangi birine hemen ulaşabiliyoruz ama kendimizden uzaklaşıyoruz. Sanki her şey bizi kendimizden uzaklaştırma amacına hizmet ediyor. İnzivaya çekilmek bu dönemde çok daha önemli geliyor bana. Elbette ki sürekli bir inzivaya çekilme sürecinden bahsetmiyorum. Bu fıtrata aykırı. İnsan insan olmadan arınamaz. Bazı insanların içinde, bazı kendi içimizde arınmalıyız. Roman benim için bir nevi inzivaya çekilme hali. Ama aynı zamanda beni görünür kılan bir eylem. Yaşarken topladığım insanları, biriktirdiğim benleri romanla deşiyorum. Önceleri romanla fazlalıklarımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Şimdi ise romanın bana daha çok şey yüklediğini fark ediyorum. Yüküm kemiklerimi kütürdetmeye başladığında yazmaya başlıyorum. Başka türlü ağrılarım hafifleyemiyor gibi. Sessizlikle yazıyorum ben. Roman yazarken başka bir şeyle bölünemiyorum. Beceremiyorum. Eserin içinde olmalıyım tamamen. Sadece ona odaklanmalıyım. Kulağım ve kalemim eserde olmalı. Hezarfen Ahmed Çelebi, evinde, çalışma mekanında sessizlik olmadan düşünemiyor, üretemiyordu. Çünkü sükûnet, insanı kaçınılmaz bir şekilde kendi sesiyle konuşmaya mecbur eder. Kimsenin yanında yapmaya cesaret edemediğiniz bir iç dökümüdür bu. İçimiz dökülüp saçıldıkça ya da makyajsız, yalın bir halde kendimiz karşımızda dikildikçe, ne olmadığımızı görürüz. Zan’da da Sır Ormanı bu anlamda sessizliğin çevrelediği insanın kendiyle, korkularıyla, türedikleri, türettikleriyle yüzleşmeye mecbur kaldığı bir mekan olarak tanımlanabilir. Halil’i ermiş, hakiki dost kılan şey kendiyle baş başa kalmasına imkan tanıyan Sır Ormanı idi. Gece dinlenmemiz içindir amenna. Ruhumuzun sesini dinlemek için. Bu bağlamda Kafka’nın Samsa’sı çok şanslıydı. Sabah kalktığında neye dönüştüğünü görebildi. Çünkü gecenin sessizliğinde kendini dinleyebilmeyi başarabildi. Anlık dahi olsa, her daim sessizliğe ihtiyacımız var. Ademin Kanadı da, Zan da sessizliğin romanı. Beklemek ve sözünü bekletmek, demlenmek iyidir. Hem karakterlerim de dertleşmeyi, yakınmayı, homurdanmayı, konuşmayı pek sevmiyorlar zaten. Hal lisanları son derece güçlü. Hezarfen Ahmet Çelebi, Rana, Hüsne, Yahya, Hüseyin, Zekeriyya ve diğerleri derin sessizlikleriyle dünyalarını okuttular bana. Kelimelerle, cümlelerle mızmızlanmadılar.

Sembolik, yer yer şiirsel ama o denli de imgesel anlamda yoğun anlatımıyla, fantastik tatlar içeren ilk romanınız Âdemin Kanadı’, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin gizemli, mücadeleci serüveni üzerine kurgulanmış. Uçmayı hedefleyen kahramanımızın sancıları, varoluş mücadelesiyle ve kulluk yükselişiyle ruhunun ifşası, yalnızlığı tüm bunlarla okuyucuya asıl neyi hissettirmeye çalıştınız diye sorsam?

Açıkçası okuyucuya bir şey hissettirmek hedefiyle başlamıyorum yazıya. Ya da bu hedefle devam etmiyorum. Beni içine almayan, yaşayamadığım, hissedemediğim bir duyguyu, kavramı ya da konuyu yazamıyorum ben. Bu anlamda ölçü kendimdir. Aksi takdirde gergin başlarsınız yazıya. Bir hedefiniz vardır. Ona ulaşmalısınızdır. Bu da sizi içtenlikten uzaklaştırır. Sentetik, yapay, tatsız tuzsuz metinler çıkar ortaya. Sabah kalktığınızda nasıl bir gün yaşayacağınızı bilmezsiniz. Hangi duyguları hissedeceğinizi. Bu yüzden acı ya da mutlu bir haber aldığınızda numara yapamazsınız. Yazar numarama yapmamalıdır. Metin de hayat gibi düşünülmelidir. Burada İspanyol filozof Gasset’in “… yaşam bize verilirken aslında verilen şey uğraştır. Hepimizin pek iyi bildiği gibi, yaşam demek uğraş demektir. Ve en ağırı, her durumda seçilmesi gereken uğraşın herhangi bir uğraş değil, bizim gerçek yönelimimiz, sahici uğraşımız olmasıdır.” sözü meseleye bakış açısından önemlidir. Çünkü gerçek yöneliminiz metine anlam, şekil ve kıymet verir. Bu bağlamda okuyucuyu hedef alamayız, onun üzerinde fantezilerimiz olamaz. Gel bakayım ey okuyucu! Şimdi seni nasıl ağlatcam ya da sarscam, seni allak bullak edicem, gibi sanal beklentilerimiz varsa öylesine bir uğraşımız, yönelimimiz olmuş demektir.

Hezarfen Ahmed Çelebi benim için uçup uçmamasıyla değil, uçma fikrini kafasına koymasıyla önemli olmuştur. Ondaki cesaret değerlidir ve bu topraklara ilham vermiştir. Galata Kulesi’ni yangın gözetleme kulesi olmaktan çıkarıp hayallere erme noktasına, oradan da çıkıp kendine varma noktasına dönüştürmüştür Hezarfen. Tarih tartışadursun, Hezarfen uçmuştur hem de ne biçim uçmuştur, insanın merkezine, insanı tersyüz ederek. Allah’a sığınarak, kendine vararak. Hepimize yukarıdan bakmıştır. İnince de kendine. İnsanın aslında ne kadar küçük olduğunu birebir gözlemlemiştir. İnsanın sınırlarını bilmiştir. Bütün bunları romanı yazdıktan sonra söyleyebiliyorum. Aynı soruyu yazarken sorsaydınız, afallayıp kalırdım. Gerçek yönelimimiz roman bittiğinde ortaya çıkıyor. Bizi de şaşırtarak. Sanırım Âdemin Kanadı’nı yazarken insanın sınırlarda fazla gezinmesinin tedirginliğini yaşıyordum. Bu hisle yazıldı Âdemin Kanadı.

Edebi kamuda dikkat çeken ilk romanınızdan sonra ‘Zan’ ile okuyucu karşısına çıktınız. Böylece romandaki ısrarınızı ve genç yaşınıza rağmen ustalıklı bir dille ilmek ilmek dokuduğunuz hikâyenize de şahit olduk. Roman sanatı modern sanatların bir cüzü sayılıyor, sizin anlatımınız fantastik öğelerle zenginleşen, geleneksel masal dilinin ustalıklı, özgün, hayal gücüyle beslenmiş, adeta bir anda okuru kuşatan çarpıcı bir örneği olarak karşımıza çıktı. Okuduklarınız, beslendiğiniz kaynaklar nelerdir, geleneğe yaslı edebiyatımızla aranız nasıldır diye sorsam neler söylersiniz?

İnsanların anlattıklarından besleniyorum en çok. İnsanları dinlemeyi çok seviyorum. Özellikle yaşlıları ve çocukları. Onların içtenliklerine hayranım. Yaşlıların hikâyeleri, ayrıntıları kusursuz hatırlamaları, geçmişte yaşamaları çok etkiliyor beni. Anneannem mesela benim için müthiş bir hazinedir. Önemsediği şeyleri eksiksiz hatırlar ve aktarır. Onun türküleri, manileri, yaşadıkları ilham vermiştir bana hep. Çocukların ise mutlulukları ve mutlu olurken ki heyecanlı anlatımları ya da üzüldükleri şeyi içlerini çeke çeke ama kelimeleri sündürmeden net anlatmaları harikadır. Bu iki şey yazarken kılavuz olmuştur bana. Yüzlerden ilham alırım bir de. İnsan yüzü çok kıymetlidir. Yüz, ruha dair aslında bir çok şeyin mesajını verir. Düşünceli, durgun, hüzünlü, asık, yorgun, makyajsız, doğal yüzler etkileyicidir. Mutlu yüzler çok fazla tetiklemez. Mutluluklar benzerdir. İnsan mutluluklarından ziyade hüzünlerini paylaşmak ister hem. Etkileyici yüzler, beni yaz, der gibi karşımda dururlar. Hüzün, acı, itilmişlik, yalnızlık, çaresizlik, yitirilmişlik ve bir dolu iç sızlatan şey. İnsan acıları paylaşmadıkça insan kalamaz. Müzik olmazsa olmazımdır. “ Gözyaşlarıyla ile müzik arasında bir ayrım yapamıyorum.” Der Nietzsche. Yazmadan önce muhakkak müzik dinlerim. Müzikle yazı arasında ayrım yapamıyorum. Notalar kelimelere geçtiğinde cümleler akıp gider gibi geliyor bana. Bu insanı üretmeye mecbur eden bir paylaşım. Bir de bazı sesler yazmaya mecbur bırakıyor insanı. Mesela Ümmü Gülsüm, mesela Neşet Usta…

Hurafeler, düğünler, cenazeler, doğumlar, oyuncaklar, oyunlar, hepsi beslendiğim şeylerdir. Geleneğe bağlı edebiyatla aram iyidir. Halk hikayeleri, Anadolu efsaneleri, türküler, divanlar, mesneviler, maniler, en çok da masallarla. Bu topraklara, Ortadoğu’ya ait ne varsa kıymetlidir ve metinlerimin can damarıdır.

Modern zamanlarda, şeytanın ilhamıyla oluşan ve ruhumuzun en girift noktasında yuva yapmasını bilen o duygu yani ‘zan’ neredeyse tüm kahramanların yüreğini ve halini yokluyor. Modern ve post modern zamanların kuşatmasındaki yüreklere derin duyarlı bir sesleniş var her kahramanın macerasında. Kahramanlarınızla aranız nasıldır roman yazarken diye sorsam bizlere neler söylersiniz?

Romana başlarken dokunacağım şey “zan” olmalı diye başlamadım. Taslaksız yazarım. Klavye başında nasibimi beklerim. Karakterlerimi, hikayelerimi. Sürprizlerle dolu bu süreç beni zinde tutar, esere bağlılığımı artırır. Zan’ı yazmaya devam ederken geriye döndüğümde karşıma sık sık zan kavramının çıktığını fark ettim. Zan; sanmak, bilmek, itham etmek, sezmek, şüphe anlamlarına geliyor. Hüseyin’i, Hüsne’ye koca eyleyen suizandı. Hüsne’nin Hüseyin’e zorla eş eyleyen de güzel kızının bahtının hep güzel olacağını zanneden Hüsne’nin annesiydi. Yahya Hüsne’ye layık olmadığını sanıyordu. Fadime üzerine atılan iftiraya kocası İbrahim’in inandığını sandı. Nazar Ana hüsnüzan için mücadele etti. Halil arkadaşı Zekeriyya’nın Münire’yle mutlu olacağına inandığı için Sır Ormanı’na çekildi. Selami Derin Kuyu’ya Nazar Ana vesilesiyle atarken kendini, kendinden arınacağını sandı. Dilcefa zandan sakınmayan bir köydü. Bu yüzden hep musibetlerle boğuştu. Yaşadığımız zamanı düşündükçe romanda bu kavramın neden ağır bastığını daha iyi anlayabiliyorum. Üç beş tuşa basarak milyonların zihninde herhangi bir kişi ya da grup hakkında bir zan oluşturabiliyoruz. Kirli bir denizde yüzüyoruz. Her saniye su bulandırılıyor. Dalgalarla yükselmemiz mümkün değil. Kirli su kaldırmaz insanı. Algı, manipülasyon vesaire. Beş dakika içinde dünyanın nefret ettiği bir adam olabiliriz. Ve işin en tehlikeli tarafı buna kendimiz bile inanabiliriz. Çünkü modern zaman, insanın kendini bilmesini ve tanımasını asla istemiyor. Hız içinde kaybol diyor bize. Yaşadığımız dünya aslında Dilcefa. “Yakamızda bir çiçekle Kıyamet’e gidelim!” der Cioran. Yakalarımız ağarmayacak kadar kirli. Hiçbir çiçek bu kirlilik içinde taze kalamaz.

Bir de kendimiz olduğumuz zannettiğimiz şeyler var. Öykündüğümüz. Cüssemizi alıp, cüssemize başka başka şekiller veren. Lunaparklardaki sihirli aynalar karşısında farklı şekillerde gördüğü kendine kıkırdayan insan, kendi sandığı görüntüleri içselleştirdiğinde ciddileşiyor. Muhatap bulmakta zorlanıyoruz, doğru. Karşımızda duran adamın kim olduğunu bilemeyince ya da kime sesleneceğimize karar veremeyince acı bir karnavalın içinde arayışa düşüyoruz. Peki ben, hangi benle, hangi onu arayacağım? Yakamıza çiçek de takamayız. Nasıl tanıyacağız birbirimizi?

Karakterlerimle aramın nasıl olduğuna ikinci bölümde bolca değindim aslında. Aramız hem iyi hem de kötü. Bazen dertleşir, bazen saç başa kavga ederiz. Bazen birlikte ağlar, bazen birlikte eğleniriz. Birbirimizin yakalarını biliyoruz çünkü.

Hay, Hayret ve Hikmet olarak üç bölüm halinde yazdığınız romanla insana doğru kıldan ince kılıçtan keskin bir yola kaleminizi sevk ediyorsunuz… Bu bağlamda soracak olsam, aşkın, sevginin tükeniş duraklarına geldiğimiz şu günlerde, duyarlı, sebepsiz, varlık sancılarıyla harmanlanmış, nice engele rağmen inatla hissedilen aşkın ve sevginin duraklarına kahramanlarınızın yüreklerini taşıyorsunuz. Bu dönemde bunu bile isteye mi yaptınız diye sorsam okuyucularımıza neler söylersiniz?

Her şey Hay ile başlar. Ölümsüz ve her daim diri olan Allah’la. Onun can vermesiyle olur her şey. Var olan her şey eşsizliğiyle büyüler, hayrete düşürür insanı. İnsanın kendi başlı başına mucizedir. İnsan okunması gereken müthiş bir ayettir. Hüsne’nin, Fadime’nin rahmine Allah’ın Hay sıfatıyla düşer yavrular. Ve insan o vakit hayret makamındadır. Yaratıcı ’nın büyüklüğünü, insanın acizliğini bildiren müthiş bir makamdır bu. İnsan ayet olarak okundukça hayret ededururuz. Hayret ededururken hikmetler çıkar karşımıza. Sonra yine Hay der, hayret eder, hikmetlere ermeye niyet ederiz. Bu döngü harikuladedir. İnsan bu şekilde ruhunu doğru biçimde besler. Ve insan ancak aşk ile yutkunur.

Son dönemlerde bir dolu günümüz oldu kutlanmayı bekleyen. Anneler günü ile annelerimizi, sevgililer günüyle sevdiklerimizi, kadınlar günüyle kadınlarımızı, barış günüyle bütün mazlumları tükettik. İnsan kendinden gelen bir hatırlama ile hatırlamalı her şeyi. Anne olmak istemeyen kadınlara, annelerinin anneler gününü kutlamalarını istemek, buna indirimlerle falan mecbur etmek, insanı devamlı tüketen bir şeye çevirmek… Medyayla acılarımızı sıradanlaştırdık. Ölülerimizi bile ötekileştirdik. Açlıktan, savaştan ölenler, ölmemek için kaçarken ölenler, hiçbir yere sığamayanlar, sınırları daraltılarak boğulmaya çalışılanlar, direnenler, direnişte son nefesini yüzümüze üfleyenler, yaşadığımızı sanan bizler… Ortadoğu’nun yorgun, kırgın yüzü, estetik ameliyatlar, gündemin vazgeçilmez yapaylığı, acının sahiciliği, medeni ülkeler tarafından soyulan mülteciler, alışveriş merkezlerinin içine doğan çocuklar, daralan kütüphaneler, yükselen binalar, insan tacirliği, fazla yağlarımız, istenmeyen tüylerimiz… İnsan hiçbir dönemde bu kadar değersiz olmadı. Ve hiçbir dönemde bu kadar köleleşmedi. Hz. Musa, Kızıl Denizi bir kez yardı, ondan sonra kendi benliğimizde boğulduk. Hz. Yusuf kuyuda, zindanda bir süre kaldı. Biz kuyu mimarisiyle, rezidanslarda, çok katlı apartman dairlerinde kendi karanlığımızda kalmayı tercih ettik. Evlilik, evlilik programlarıyla seyirlik bir eğlenceye dönüştü. İşkenceye uğrayanlar, reytingleri yükseltmek için kullanılıyor. Kimin ne hissettiğiyle kimse ilgilenmiyor. Bütün bu tablo karşısında yapabildiğim sadece yazmak. Karakterlerimle tükendiğimizi göstermeye çalışmak. Kim olduğumuzu anlama çabamızda onların varlıklarıyla dönüştüğümüz şeyi ifşa etmek. Onlarla iyi şeylerin olacağına inanmak. Taş, bahçe, besmele, Addâs’ın imanı, Ortadoğu. Güzel bir şeyler olacaksa buradan olacak. Ortadoğu’nun besmele çeken kalemiyle.

Yasemin Hanım öncelikle roman türü olarak böylesine seçkin eserlerle bizleri buluşturduğunuz için takdirlerimi sunuyorum. Kaleminize yüreğinize sağlık. Yeni çalışmalarınız var mı, tezgahta neler var diye sorsam neler söylersiniz?

Teşekkür ederim. Tezgahta yeni bir roman var. Başladık bakalım. Nasip diyor, yazıyoruz.

(Mahalle Mektebi Hayat Edebiyat Dergisi , Sayı: 29)

Anahtar Kelimeler: