GÜLİSTAN’IN İRFANİ YÜZÜ

GÜLİSTAN’IN İRFANİ YÜZÜ
1 Kasım 2011 - 12:13

Fars edebiyatının zirve isimlerinden ilim ve irfan gülistânı; bir sufî bilge. Rûdekî’den Şevket’e uzanan çizgide önemli bir yeri olan Sadi, yalnızca İran’ın değil, dünya edebiyatının unutulmaz şair ve edîpleri arasındadır. Şarkın edebî, kültürel, dinî gelenek ve mahrem hayatını anlamlı söz yığınları halinde sunmuş, umutların tükendiği bir çağda ızdıraplı ruhların tercümanı...

Fars edebiyatının zirve isimlerinden ilim ve irfan gülistânı; bir sufî bilge. Rûdekî’den Şevket’e uzanan çizgide önemli bir yeri olan Sadi, yalnızca İran’ın değil, dünya edebiyatının unutulmaz şair ve edîpleri arasındadır. Şarkın edebî, kültürel, dinî gelenek ve mahrem hayatını anlamlı söz yığınları halinde sunmuş, umutların tükendiği bir çağda ızdıraplı ruhların tercümanı olmuştur.

Sadi, evrensel temaları konu alan hikâyelerinde, toplumun her kesiminden kahramanlara yer vererek, hayatın derinliklerini keşfeden güçlü müşahede yeteneği sayesinde aşk, muhabbet, sevgi, mutluluk, kulluk ve benzeri konuları eğitici ve öğretici bir şekilde işlemiştir.

Yazmaya iyi bir eğitim sonrasında yaşadığı coğrafyada 30 yıl boyunca yaptığı geziler ve uzun bir gözlemden sonra başlamıştır. Bu özelliği onun sürekli iç içe yaşadığı topluma ayna olmasını sağlamıştır. Eserlerinde bütün bölümler birbiriyle ilişkilidir ve yazma sürecinde ne devrinin ne de kendinden önce yaşamış şair ve yazarlardan hiçbir alıntı yapmaması dikkat çeker. Kısa ve öz olan, ayetler, deyimler, atasözleri, hadislerle desteklenen mânâ yüklü hikâyelerinde okuyucunun hayatı kavramasını sağlamaya çalışmıştır. Bunu yaparken manzum ve mensur örnekleri birlikte kullanması ona özgünlük sağlamış, çağdaşlarından ayırıp öne çıkarmış, kendisinden sonra gelecek yazarlar için de yeni ufuklar açmıştır. Sadi’den sonra Gülistan tarzı çok eser yazılmasına rağmen, yazılan eserlerin hiçbiri aynı etkiyi uyandırmamıştır. Dört mevsim solmayan bir gül bahçesine benzeyen yönüyle Gülistan için “sehl-i mümteni” bir eserdir denilebilir.

Geniş bir toplumu hedef alan tüm eserlerinde toplumcu ve ahlakçı bir tutumun izlerine rastlanır. Din ve ahlak kurallarından başka tasavvufî bakış açısıyla da toplumun farklı kesimlerine seslenir. Eserlerinin etki alanı yediden yetmişe geniş bir kitleyi içermektedir. Öyle ki “Sadi yedisinde okunmaya başlanır, ancak yetmişinde anlaşılır” sözü her yaşa hitap edebilme hünerinin göstergesi gibidir.

Hicri yedinci yüzyılda yaşayan Sadi’nin doğum tarihi konusunda değişik rivayetler mevcuttur. Bağdat’ta medrese eğitimini tamamlayan şair, değişik İslam beldelerine yaptığı ziyaretlerde tanınmış âlimlerle tanışarak, bitmek bilmez bir tecessüsle ilmini ve ufkunu genişletmenin yollarını aramıştır. Ömrünün büyük bölümünü seyahat ederek geçiren Sadi, 1292’de Şiraz’da hayata veda eder.

1257’de Şiraz’da devlet başkanı Ebu Bekr’in Moğollarla yaptığı barıştan sonra kendisine gösterdiği içtenliğe karşılık Bostan eserini yazan Sadi, daha sonra onu takip eden yılda da Veliaht İkinci Sad adına Gülistan’ı yazar.

Manzum ve nesir eserleri ölümünden sonra bir külliyat haline getirilmiştir. 16 kitap ve 6 risaleden oluşan Bisütun ismindeki bu külliyat Übey bin Ahmet bin Ebi Bekr tarafından iki kez derlenmiştir.

Şiirde canlı tasvirler ve rahat ifade ettiği duyguları ile gazelleri onu şöhretin zirvesine çıkarır:

“Ey aşkının velvelesi her tarafı tutmuş olan sevgili!

Senin o ay yüzün gönlümüzden riyâ bulutlarını dağıttı.

Merhamet et de, bir kıl ucu kadar iltifat göster.

Çünkü onun her saçının telinde bir “âh” gizlidir.

Gözlerimin susuzluğunu bir türlü gideremiyorum.

Ey hasretiyle her âşığını bir köşede inleten dilber!

Eş safâsıyle her kalbi bir kenarda avâre bırakan sevgili!

Biz candan âşıklarız.

Bize her an bir destanla, her gün bir cilve ile gelmekten çekinmiyorsun.

Rüzgâr senin güzelliğinden bahçelere bir koku götürdükçe,

Hazânın eli reyhanlar derneğini dağıtamaz.

Latif tenin gibi bir gümüş mâden ocaklarında bulunmaz.

Zaptettiğin güzellik meydanında Sâdi, çomağına takılmış bir toptan başka nedir?”

Sadi, nesrinde ve şiirlerinde insana dair halleri yalın, gerçekçi ve mükemmel bir üslûpla ortaya koyar:

“Ey nefsin elinde düşkünleşen kişi!

Yiğitlik iddiasından vazgeç.

Bir dili tatlandır, ağza yumruk vurmak mağrifet değildir.

Azgın bir fili yere vurmakta değildir yiğitlik.

İnsanoğlu topraktan yaratıldı.

Toprak gibi alçakgönüllülük yakışır insana…”

Hikâyelerinde nefsle olan mücadele temel konudur. İnsan, kendisine bahşedilen akıl ve irade ile istidatlarını geliştirerek nefsini terbiye edebilir ve kendisine sonsuzluğun kapısını aralayabilir. Böylelikle toplumun refahı ancak maveraya uzanan, yalnızca dünya hayatında elde edilen saadet değil, sonsuzluğu çağrıştıran bir saadet kavramı ile mümkündür.

Aşk

İran edebiyatının en önemli konularından biri aşk temasıdır. Sadi’nin eserlerinde aşk, bazen nefs terbiyesine, bazen tasavvufa, bazen divan edebiyatının nasiplendiği anekdotlara, bazen de kıssadan çıkarılan hisselere dönüşür. Bostan’da yer alan ve “Mumun Pervane İle Konuşması” isimli kısa hikâyede tasavvufi bir aşkı imgelerken, kısacık anlatıma az sözle derin anlamlar sığdırmanın en güzel örneklerinden birini sergiler.

“Hatırımdadır. Bir gece gözümü bir damla uyku tutmadı. O sırada işittim. Pervane muma şöyle diyordu: “Sevgilim, ben sana âşığım. Yanarsam yakışır.

Ya sen niçin ağlıyor, yanıyorsun?”

Mum şöyle cevap verdi: “A benim zavallı âşığım. Ağlamama, yanmama sebep şudur ki, benim şirin balım vardı. Beni ondan ayırdılar.

Şirin’im haksızlıkla elimden alınınca zorunlu olarak Ferhat gibi tepemden ateş çıktı.”

Zavallı mum bir taraftan böyle söylüyor, bir taraftan da sararmış yanağından sel gibi gözyaşı akıyordu.

Mum tekrar pervaneye döndü ve: “A pervane, meclisleri aydınlatan nuruma bakma, sel gibi içime akan beni yakan ateşe bak. Senin aşkın kuru davadan ibarettir. Aşk senin için değildir. Sende ne sabır var ne metanet. Sen azıcık bir şule görünce kaçarsın. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip dururum. Aşk ateşi senin yalnız kanadını yakar. Beni gör ki, beni baştan ayağa kadar yakmıştır” dedi.

Sadi de mum gibidir. Görünüşü parlaktır fakat iç yüzüne baksan görürsün ki yanmıştır. (Bostan/Syf 121 Çeviri: Kilisli Rıfat Bilge)

Batı Masallarıyla Ortak İzlekler

Doğu ve Batı toplumları her ne kadar yaşam biçimi ve algılar bakımından farklılıklar gösterse de, ortak değerler (edep, terbiye, sevgi, alçakgönüllülük, cömertlik, adalet vs.) her zaman iki toplum tarafından benzer şekilde benimsenmiştir.

Her iki toplumun kültürel değerlerini hayatın her alanını kapsayan edebî eserlerde görürüz. Doğu masalları gibi Batı’nın masalları da insanlara toplumsal düzen içerisinde ahlâki değerleri ve mutlu olmanın yollarını benimsetmeyi amaçlar.

Sadi’nin eserlerinde de temalar bakımından Batı eserleriyle benzerlikler oluşturan yanlar görülür.  Buna örnek olarak M.Ö. VI.yüzyılda Frigya’da doğan fabl öyküleriyle ünlü Ezop’un masallarını verebiliriz. Ezop masalları manzum olarak anlatılmış, daha sonra yazıya geçirilmiştir. Sadi de Ezop masallarında olduğu gibi kendi gözlem ve deneyimlerinden yola çıkarak hikâyeler yazmıştır.

Böyle birçok farklı coğrafyalarda yaşamış ve arada uzunca bir yüzyıllık zaman dilimi olan Doğu ve Batı masallarının pek çok ortak kültürel değerlerindeki benzerlik dikkat çekici ölçüde göze çarpar.

Toplumun birçok kesimine seslenen hikâye geleneğinin şahikalarından Sadi’nin eserleri yüzyıllardan beri, medreselerde ve eğitim kurumlarında ders kitabı olarak okutulmuştur. Halen de okutulmaktadır. Eserleri, yalnızca Doğu edebiyatı değil, dünya edebiyatında da büyük bir yere sahiptir.