MISIR NEYİMİZ OLUR?

MISIR NEYİMİZ OLUR?
19 Ağustos 2013 - 8:58

MISIR NEYİMİZ OLUR?   “Ey zayıflamış kalbim Gül eski sertliğine Uyuyanı ayağa kaldıran Sesleri dinle”   Böyle diyordu; Mısır’lı şair Abdülkadir El Kot. Uyuyanı ayağa kaldıran olaylar yaşanıyor Mısır’da. Modern dünyanın gözü önünde hem de. Kimsenin kılı kıpırdamıyor. Binler; çoluk, çocuk, kadın, genç, ihtiyar, suçlu, suçsuz demeden katliam için oluşturulmuş...

MISIR NEYİMİZ OLUR?

 

“Ey zayıflamış kalbim

Gül eski sertliğine

Uyuyanı ayağa kaldıran

Sesleri dinle”

 

Böyle diyordu; Mısır’lı şair Abdülkadir El Kot. Uyuyanı ayağa kaldıran olaylar yaşanıyor Mısır’da. Modern dünyanın gözü önünde hem de.

Kimsenin kılı kıpırdamıyor. Binler; çoluk, çocuk, kadın, genç, ihtiyar, suçlu, suçsuz demeden katliam için oluşturulmuş zalimlerin eliyle katlediliyor. Dünyanın birçok yerinde yaşananların bir benzeri bu kez sözde demokrasi vaadiyle birlikte mazlum bir halka yaşatılıyor.

Bizler yeni bir durumla karşılaşıyormuş gibi şaşıyoruz. Şaşıyoruz ama bilmeliydik, Filistin’de yıllardır yaşanan dram, Bosna’da emanet diye Birleşmiş Milletlere teslim edilen binlerce Müslümanın hunharca katledilmesinden öğrenmeliydik ki; Batı’nın vicdanına dayanılan her şey bir hayalkırıklığı yaşatır, yaşatacak!

Bugün yaşananları neyle değerlendireceğiz?

Bu soruyu dün de soruyorduk, bugün de. Yarın da soracağız. İslam dünyasının bağrına oturtulan İsrail’i ve siyonizmin emellerini tanımadan olup, bitenleri anlamamız hiçbir zaman mümkün olamayacak.

Bir emperyal proje olan Siyonizm, ideolojisini Tevrat’a dayandırır. (Sözde) Tanrı, İbrahim’e bir vaadde bulunmuştur. Ve bu sözün de muhatapları Yahudilerdir! “O gün Rab, İbrahim’e bir vaadde bulundu ve şöyle dedi:Mısır’ın nehrinden büyük nehre, Fırat’a kadar bu ülkeyi senin nesline veriyorum.”(Tekvin XV,80) Kutsal kitaplarını değiştiren, Peygamberlerini öldüren Siyonist ideolojinin bağlısı İsrailoğulları bunu yerine getirilmesi gereken bir vaad olarak gördüğünden bu hedefe ulaşmak için her yolu geçerli görmekte.” 1937’de Ben Gurion İsrail’in sınırlarını Mukaddes Kitaptan bakarak çiziyordu. Ona göre İsrail toprağı beş bölümden meydana geliyordu: Litani’ye kadar Güney Lübnan (Bu bölüme Gurion, İsrail’in kuzey kısmı diyor). Güney Suriye, Ürdün, Filistin (ki buna İngiliz manda toprağı diyor). Ve Sina (R.Garaudy, Siyonizm Dosyası. s.31) Üstün ırk ideolojisini din ile birlikte halkına enjekte eden Siyonist İsrail, acımasızlığını, katliamcılığının dayanaklarını da yine muharref  Tevrat’tan alır; “Tanrın Yahova’nın sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin. Gözün onlara acımayacak. Sana kulluk etmeyen millet ve ülke yok olacak; ve o milletler tamamen harap olacak” (Tevrat,Tesniye, Bâb:7 cümle, İşaya. Bâb:60 cümle) İsrail’de okullarda ders kitabı olarak okutulan “Yuşa’nın Kitabı’nda ele geçen ülkelerde halkın kutsal amaçlarla yok edilmesi ve Jeriko’da ve daha pek çok illerde herkesin erkekler gibi kadınların da, çocukların da, ihtiyarların da ‘kılıçtan geçirilmesi’ üzerinde ısrarla durulmaktadır.” (Yuşa,VI.21) Okullarda hahamlar tarafından verilen bu derslerde Yahudi çocuklarının diğer milletlere karşı acımasız hale getirilmesi esas alınmaktadır.

KÜRESEL SERMAYE:YAHUDİ SERMAYESİ ABD

Batı sermayesini oluşturan sayılı aileler Yahudi kökenlidir. Bu sermayedarlar bulundukları ülkelerde hem kazançlarını katlarlar, hem de o ülkelerde Siyonist ideolojinin yapılanmasını sağlarlar. Böylece sermaye ve ideoloji ana eksen olur. Çeşitli yan kuruluşlar aracılığıyla Siyonist sermaye yeni ittifaklar geliştirir ve kendi ideolojisine esaretle bağlanmayı sağlamakla, kazancı birleştirir. Birçok sektörde küresel güç olan Yahudi sermayesi toplumun etkinlik alanlarını ve etkili sektörleri kontrolü altına almıştır. Onların gücünü kullanarak imtiyazlar elde eder. Kendisiyle çalışanları çeşitli imtiyazlara kavuşturur, dünyayı etkileyen görsel sektörlerle, medya, eğlence, müzik gibi birçok sektörde Siyonist emellere uygun materyaller üretilir ve bunların dünyanın her tarafına yayılmasına özen gösterilir. Böylece; Siyonizmin önüne dikilebilecek, engel olabilecek güçlerin yaşama hakkı yok edilir.

Bu sektörlerde markalaşmalarla büyük kazançlar elde edilir. Markalar bir ağ gibi dünyayı sarar ve her üretilen, satılan şeyden siyonizmin hedefleri için kullanılmak üzere kaynaklar oluşturulur. Savaş sanayi, silah tüccarlığı da diğer kazançlı sektörlerden olan sağlık sektörü gibi genellikle Yahudi sermayesinin elindedir. Dünyadaki en önemli silah tüccarları yahudidir. En karlı sektörlerden sayılan silah satışını artırmak için sunî savaşlar yaratılır, iç savaşlar çıkartılır, çeşitli bölgelerde savaşlar kışkırtılır ve bunlar üzerinden hem silah satışı sağlanır hem de savaşın yaratıldığı ülkelerdeki çalkantılar fırsat bilinerek bu ülkelerin yer altı, yerüstü kaynakları ele geçirilir.

Bugün yalnızca geri kalmış, gelişmekte olan ülkeler değil, asıl ABD/Batı siyonizmin etkisi altındadır. Bu ülkelerde oluşturulan etkili lobiler ve çeşitli baskı gruplarıyla siyonizmin aleyhine olabilecek gelişmeler engellenir. Bunun için sermaye bu ülkelerde her an iç çalkantılar çıkarabilecek güçtedir. Bu ülkelerde yöneticilere karşı yapılan çeşitli suikastlerin kaynağında Siyonist hesapların olduğu iddia edilir. İşte böylesi bir küresel güce sahip olan Siyonist sermaye, Batı’yı kendi emellerine uygun siyasal tercihlere zorlamakta. İsrail’in en büyük destekçisi durumunda olan ABD’nin bu emellere hizmet etmesinin yanısıra Batılı diğer ülkeler de ABD üzerinden, onun baskısıyla bu emellere alet ettirilir. İngiltere’yle tarihi bir ilişkisi olan İsrail, bu dost ülkeyi de birçok yerde ana yardımcısı olarak kullanır. Bugün artık bu iki ülke aracılığıyla birçok ülke siyonizmin uydusu haline gelmiştir. Birçok ülke ise “hedef ülke” olarak siyonist faaliyetlerin merkezine oturmuştur. Batı’yı bir istikrar alanı olarak kullanan Siyonizm ,buralarda oluşan modelleri güçlendirerek bunlar üzerinden bir ağ kurar. Her türlü ideolojiyi çıkarları için dünya üzerinde faal şekilde kullanmaya çalışan Siyonizm, bu sebeple her tür ideoloji ve dini kendine uygun hale dönüştürmenin hesaplarını yapar. Bunu gerçekleştirmek için inanılmaz bütçeler harcar. Dünya savaşlarından yeni çıkar haritaları üreterek devletleri parçalayan Siyonizm, bu yeni devletlerin ihyasını sağlama adına sistemlerine yerleşir. Geleceğini güvence altına almak içinde bunları zaman zaman yeniden restore eder. Dünya üzerinde etkin bir ağ kuran Siyonizm için öncelik İsrail’dir. Bu çekirdek devletin güvenliği varlıksal gerekliliktir ve bunun için her şeyi göze alır. Kurulduğu günden beri bölgeyi bu algı üzerinden şekillendiren İsrail, önüne çıkan engellerde hep Batı’yı yanında birincil destekçi olarak buldu. Filistin’de işgal ettiği toprakları her geçen gün daha da genişleten, yerleşim bölgelerini de artıran İsrail, Filistin’i sadece yerleşmiş olduğu yer olarak değil, kutsal hedeflerinin yani dünyayı hegemonyası altına almanın da kutsal merkezi olarak görüyor.

ARAP BAHARI BİR HAZAN MI?

Arap baharı denilen şey; daha iyi yaşamayı isteyen halkların bir arayışı idi. Daha iyi yaşamanın önünü kestiği düşünülen diktatörlerin iş başından uzaklaşması ve demokrasi aracılığıyla daha fırsatçı imkanların ortaya çıkmasıyla özgürleşeceğini, zenginleşeceğini düşünen halklar bu konuda rol model durumundaki Batılı ülkeleri örnek olarak görüyordu. Kalkınmanın Batı tipi demokrasilerle mümkün olabileceğine inanan halk, demokrasi adına ortaya çıkan ayaklanmaların öncüsü oldu. Bunun için seçildiği düşünülen ülkelerin halkları bunu fazlasıyla önemsediler ve demokrasi için önlerine düşen fırsata sarıldılar. Oysa Batı, ülkelerin hangi yönetimle yöneltildiğiyle ilgilenmez. Onlar için tek önemli şey çıkardır. Eğer çıkarlarına uygunsa monarşi, diktatörlük, sosyalizm, şeriat devlet modelleri onlar için hiç farketmez. Önemli olan oradan elde edilen yararın azami noktalara ulaşmasıdır. Demokrasi için ayaklanmaların ortaya çıktığı ülkelerdeki yönetimlerin zenginlikleri dar bir çevreye dağıtması, geniş kitlelerin üretmesini engelliyor ve gelirin orta ve alt sınıfta yayılmasına fırsat tanımıyordu. Demokrasiyle amaçlanan; kaynakların geniş bir kitle tarafından kullanılması ve kazancın tüketime dönüştürülmesiydi. Bunun için de ülkeyi yöneteceklerin bu politikaları desteklemesi, Batı’nın sunacağı ekonomi politiği uygulamaları gerekliydi. Geçmişte bu topraklardaki millileştirme politikaların darbelerle cezalandıran Batı’nın, aynı şeyi gözünü kırpmadan yapması hayati çıkarlarındandı. İşte Mısır’da seçimle iş başına gelen Mursi bu durumları fazlaca dikkate almadı.Türkiye’nin(asgari) yarım asırdır verdiği bağımsız politika izleyebilme yolundaki olumluluğu ülkesi için sağlayabilme imkanını tepmek istemedi. Dünya konjonktürünü hedeflerini gerçekleştirmek için bir fırsat gören Mursi, bu konuda mesafe almış olan Türkiye ile ittifaka girdi ve onun ittifak içinde olduğu değerleri/dengeleri öne çıkarmak istedi. İşte bu tercih Mursi’nin ipinin çekilmesinin ana nedeni oldu. Mursi’ye darbenin yolu böyle açıldı. Mursi’nin iflah olmaz bir politika izlemekte olduğunu düşünen küresel Siyonizm, ABD üzerinden darbe çalışmalarını erken başlattı. Bunun için ülkesinin kaynaklarının tümünü krallığının korunması karşılığında Batı’ya garanti etmiş olan Suud’un siyasal/dini gücünü yani Selefi nur ve davet partileri ve onun yörüngesindeki dini çevreleri, El Ezher ve şeriat alimler konseyini darbeye meşruiyet için Mursi karşıtlığı için hazırlandı. Nüfusun yüzde onunu oluşturan Hıristiyanlar çeşitli provokasyonlarla endişelendirildi. Maddi imkanlar seferber edildi. Hareketin aydın ve laik çevrelerden başlatılmasıyla da Mursi’nin bir diktatör gibi davrandığı vurgulanmak istendi.Temerrüt hareketinin kurucularından Mahmut Bedr Mursi’ye karşı imza kampanyası başlattı ve 20 milyon civarında imza topladığı öne sürüldü.Ve böylece darbe için zemin oluşturuldu ve en uygun ortam beklentisine geçildi. Aslında daha önce yapılması düşünülen darbeye başka örneklerin yardımcı olması düşünüldü ve sokağın daha rahat organize edilebileceği hesap edildi. (İMF ile anlaşmalarını sona erdiren) Türkiye ve Meksika Mısır darbesine gerekçe olabilecek sokak hareketlerinin örneği olabilirdi.

MURSİ, ERDOĞAN BENZERLİKLERİ

Mısır’da Mursi’ye yapılan darbenin neden geciktirildiği sorgulandığında akla ilk gelen şey “gezi” olmakta. Arap Baharı’nın benzerlerin zincir etkisiyle sağlandığını değerlendiren güçler, Mısır’da halkı sokağa dökmenin zorluklarını aşmak için bunu sağlayacak örneğin Türkiye olarak seçilmesine karar vermiş olmalılar. Çünkü, Türkiye, demokrasi açısından Mısır’dan oldukça öndeydi ve Mısır için bir örnek olarak gösterilmekteydi. İşte böylesi bir ülkede ortaya çıkacak bir ayaklanma Mısır’da da etki yapabilir ve kitleler sokağa daha kolay dökülebilirdi. Eğer, yüzyıllık bir laik cumhuriyette halk laiklik nedeniyle sokağa dökülüyor ve ülkeyi ekonomik yönden oldukça iyi seviyeye getirmiş, milli geliri yükseltmiş bir devlet lideri diktatörlük iddiasıyla halkın ayaklanmasına (ve iktidardan gönderilmesine) yol açıyorsa; bu Mursi için de kolaylıkla yapılabilirdi. Bunun gerçekleştirilmesi halinde Mısır halkının, diktatörlüğün yollarının Erdoğan’ın izlediği politikalardan geçtiğine inandırılması zor değildi. Bütün anti laik diktatörlerin Hamas’tan yana, demokrasiye ve onun sağladığı gösteri hakkı gibi haklara düşman olduğu, bölgeyi bir felakete sürüklediklerine inandırılmaları zor olmasa gerekti! Ancak, ‘Gezi’den istenilen sonuç çıkarılamadı, geleceğin de belirsizliği nedeniyle Mısır’da Mursi’ye bir an evvel darbe yapılmasına karar verildi. Artık bu saatten sonra Mısır darbesinin sahipleri yalnızca ABD/Batı merkezli Siyonist güç değildir. Darbeye destek veren körfez ülkelerinin tümü de gelecekleri açısından darbenin her ne pahasına olursa olsun başarılı olmasına çalışacaklardır. İlk olarak sağlanan 16,5 milyar dolarlık yardım da bunun öncül işaretidir. Darbeye destek veren tüm devletler, nötr durumunda olan diğer bölge devletlerini de yanlarına almaya çalışacaklardır. Bu yönde ilk desteği veren Esad’ın muhalefete yapılacak ABD yardımlarını bu yolla engellemeye çalıştığı düşünülebilir. İktidarı sarsıntıda olan Irak başkanı Maliki’nin de cuntaya destek verir yönde “Mısır’ın içişlerine karışmayız” şeklindeki açıklaması sallanmakta olan kendi koltuğunu sağlamlaştırma girişimi olarak değerlendirilebilir. Bundan sonra neler yaşanır kestirmek zor. Belki de Nasır’ın 1954’te yaptığı gibi cunta, İhvan’ı terör örgütü ilan edip yasaklayacak. İhvan ağırlıklı parti olan Mursi’nin partisi Hürriyet ve Adalet partisini kapatacak ve gelecek seçimlere sokmayacak. Ancak bunların nasıl sonuç vereceğini bilmek mümkün değil. Tarih, birçok beklenmedik gelişmelere sahne olmuştur hep. Öldürülmelerine rağmen silahsız, korumasız sokakları dolduran milyonlar cuntacıları ve ona destek verenleri çaresiz bırakıp yeni bir zafer yolu açar mı bilemeyiz. Ama bu darbenin kesin olarak bize öğrettiği bir şey varsa o da; Batı’nın hiç değişmediğidir!

Batı Ortaçağdaki insanlık anlayışını bugüne hiç değiştirmeden taşıyor. “Çağdaş Batı’nın davranışını hangi birimle ölçerseniz ölçün, eski ve ortaçağlarından daha insancı ve daha ileri bulamayacaksınız. Neden mi? Batı’nın güçlenmesi, bu gücüne yaslanarak yeryüzüne kendi yasa ve değerler düzeni olarak zorla kabul ettirmesi, asıl bu çağda başlıyor da ondan! Üstelik kendini yalnız ve saltık egemen duyar duymaz bütün kuşkulardan elini yıkıyor, olduğu gibi görülüyor gözümüze. Peki nasıl? Sömürgeci, savaşçı, saygısız ve barbar” Attillâ İlhan (Hangi Batı, syf 65)

(19.08.2013/ EDEBİSTAN)