EL-CEVAP

EL-CEVAP
11 Mart 2015 - 6:48

Sabah ezanına uyandı. İbriğini alıp iç avluya yöneldi. Hücrelerden birinden sızan ölgün ışığa kayıtsız kalamadı. Gidip küçük pencerenin önünde durdu. Kandilin zayıf ışığı kitabın sayfasını zar zor aydınlatıyor, arkadaşının yüzünü ise karanlıkta bırakıyordu. Bir süre arkadaşını tebessüm ve şefkatle izledi. Sonra içeri girdi. Elini omuzuna koyup samimiyetini hissettirecek kadar sıktı....

Sabah ezanına uyandı. İbriğini alıp iç avluya yöneldi. Hücrelerden birinden sızan ölgün ışığa kayıtsız kalamadı. Gidip küçük pencerenin önünde durdu.

Kandilin zayıf ışığı kitabın sayfasını zar zor aydınlatıyor, arkadaşının yüzünü ise karanlıkta bırakıyordu. Bir süre arkadaşını tebessüm ve şefkatle izledi. Sonra içeri girdi. Elini omuzuna koyup samimiyetini hissettirecek kadar sıktı. Defalarca tekrar eden bu sahneye dayanamayıp sordu.

“ Bu nice okumaktır?”

Arkadaşı bitkin gözlerle ona baktı, hevesle cevapladı.

“ Bilmek, bilmek.Bilebilmek için.”

Aceleyle sayfaların arasına döndü.

Gökyüzü açık, yıldızlarla dolu.

Yeryüzü ıssız.

Uçsuz bucaksız sahra, gündüzki rüzgârı unutmuş; sakin. Her bir kum tanesi yerini bulmuş. Sadece bir ateş; arada bir parlayan, hükmü azalan…

Ateşin başında, elindeki kâğıtları bir birateşe atıyordu arkadaşı. Alevler, arkadaşının derin bir kederle derin bir huzur arasında gidip gelen yüzünü aydınlatıyordu. Attığı her sayfanın yanışını izliyor, alevler sayfayı yutunca bir diğerine sıra geliyordu. Yananla yakan birbirine karışmış gibiydi. Attığı sayfalarla birlikte kavrulan arkadaşına, su gibi serin bir sesle sordu.

“ Bu nice yanmaktır?”

Elindeki son sayfayı da ateşe atan arkadaşının zahiri sükût olsa da; içinde kıpır kıpır bir cevap.

“ Olmak, olmak.Olabilmek için.”