1 Tem 2007

SERKAN OZAN ÖZAĞAÇ | Basında Şiir

İKİ GENÇ ŞAİR, İKİ YENİ KİTAP

3.JPGBir süredir günümüz şiirinin açmazlarını düşünüyorum. Özellikle ‘80 sonrasında kalp’te cereyan etmeyen ya da yakalanamayan şiir’in bir üst dil kurma çabasıyla akla mahkûm edilmiş olması beraberinde geçmiş şiirimizi idrak edememeyi, dolayısıyla ona sırt çevirmeyi getirmişti.
Öyle ki günümüzde şiir yazarak var olmanın yolunun, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i, Divan ve Halk Edebiyatı’nı neredeyse tamamen reddetmekten (dolayısıyla okumamaktan) geçtiği yanılsamasıyla karşı karşıya kaldık. ‘Eski şiir’, ‘yaşlı şiir’ gibi ifadelendirmelerin popüler olduğu günümüzde şunu hatırlamak lazım: Şiir ancak iyi ve kötü şiir diye sınıflandırılabilir! İyi şiire ulaşmak için de, kötü şiirin geçtiği yolların zıddı yollardan geçilmesi gerektiğini ifade etmeme bilmem gerek var mı? Örneğin, şiir ödüllerini, en önce adına ödül düzenlenen şairin şiddetle reddedeceği şairlere verenlerin edebiyat ortamını işgal ettiği günümüzde ‘iyi şiir’ okuru eminim ki geçmişi her geçen gün biraz daha fazla özlüyor ve bu özleyişle şiirimizin geleceğini sahih ve düzgün bir zemin üzerine inşa ediyordur. Şu an önümde duran iki yeni kitabın iki şairi gibi: Ercan Yılmaz ve Alphan Akgül…

Ercan Yılmaz’dan İncire Yemin
Şiirinin kalbini geçmişe, aklını geleceğe çevirmiş ve bu sezgisel tercihiyle yapıtını kendisinden daha yalnız kılmış önemli şairlerden biri Ercan Yılmaz. Aklın değil de kalbin yarattığı her şeyde önce ‘şiir’in var olduğu gerçekliğini kâh son çivisini arayan bir derviş ıstırabıyla, kâh canı sıkılan bir boşlukla yer değiştirerek, tüm elem sahiplerine göstermekteki ustalığına ilk kitabı Âherli Zamanlar’da şahit olmuştuk. Yeni kitabı “İncire Yemin” ile bize, gene aynı duyarlık aleminde yeni elemleri, yeni içsıkıntılarını özellikle şu üç şairi ortak bir hissin etrafında toplayarak sunuyor: Ahmet Haşim, Hilmi Yavuz ve Rainer Maria Rilke…
Ercan Yılmaz, “Âherli Zamanlar” adlı ilk kitabından yaklaşık dört sene sonra yayımladığı “İncire Yemin” ile geçmişini (dolayısıyla geleceğini) yitirmiş bir kuşağın neredeyse tamamen ortak olan duyarlık ve idrakinden uzak, aleladenin kolaylığına tenezzül etmeyerek, geçmişi ve geleceği hatırlamak için kendine has bir şiir aleminde yazıyor ve bu üretimin tüm duraklarında özellikle varoluş ve ölüm meselelerini dilin tüm imkanlarını zorlayarak kor bir şiire dönüştürüyor:

Sonra çarmıh bile ağır ağır indi tepeden,
Bilmedi benim kim olduğumu…

Bir de şu dizelere göz atalım:
Ete kemiğe büründüm diri değilim
Bir gül bile yok şimdi, bir göl…

Bu dizelerde de görüldüğü gibi özellikle tasavvufî imgelerle kurulmuş olan şiirlerinde Yılmaz, yalnızlığını ya da kendini hiç ehlinden saymanın kuşatıcılığını, şiirinin bir vazifesiymişçesine olgunlaştırıyor. Özellikle Rilke’nin üstünde durduğu ‘küçük ölüm’ün bir parçası olmamak, gayesine ulaşmış ‘büyük ölüm’ün içinde yer alabilmek için yazıyor… İnsan, kendine has oluş tarzı içinde kırılganlık ve fanilikle kendi varlığını anlamaya çalışmaktadır. Ercan Yılmaz da bu kırılganlık ve faniliği İncire Yemin ederek bize neredeyse kusursuz bir şiir diliyle ifşa ediyor. Değil mi ki;

Sunağa vardınızdı; ve biz
Söz’ün ‘sera’sında leyl-i mahfuz
Da bekledik, neyi ve kimi, aruz
Bildik? Gökten üç nar düştü, tuzsuz
O Göl’e … Ki budur tek bildiğimizBir ilk kitap: Bahçeler Çözüldü
Bir ilk kitapla karşı karşıyayız. Şairi tarafından geciktirilmiş ya da malum sebeplerden dolayı geciktirilmek zorunda bırakılmış bir ilk kitapla: “Bahçeler Çözüldü”… Şiirin artık yeni yüzyılla birlikte tamamen bir yararsızlığa, bir hiçe dönüştüğünü düşündüğüm bu zamanda şiirimizdeki görece ahlakî ve estetik çöküşün üzerine düşünmüş ve bu düşünüşle birlikte geçmiş şiirimizin değerlerine bir yeniden keşif sezgisiyle sarılmış olan Akgül, köklerini Batı’nın duyarlığından alan önemli estetik kuramlarını da kendi geçmiş şiir kültürüyle ilişkilendirerek algılama ve duyarlık anlayışımıza farklı bir estetik boyut getiriyor.
Kendisiyle yaptığım bir konuşmada Bahçeler Çözüldü için ısrarla şu konular üzerinde durduğunu hatırlıyorum Akgül’ün: Geçmiş şiirimizin paradoksal tüm taraflarına hâkim olmanın da getirdiği eleştirel bir duyarlığın büyük bir ses ve dize işçiliğinde tezahür etmesi ve kitabın ana kimliğini, Divan Şiiri’nin doğal mekânı olduğu kadar merkezî metaforu da olan ‘bahçe’nin oluşturuyor olması. Nitekim gene Akgül’e göre bahçe’den yani Divan Şiiri’nden yararlanmak ancak “parçalı bir biçimde” mümkündür. Bu parçalı okumayı ilk gerçekleştiren Yahya Kemal olmuştur. Yahya Kemal, Divan Şiiri’ni lirizm ve ritimden ibaret görmüş, klasik söz ve anlam sanatlarına itibar etmemiştir. Bu durum da Yahya Kemal’in Divan Şiiri’ni seçici bir biçimde yani parçalı okuduğu anlamına gelir. “Bahçeler Çözüldü”deki şiirler de Divan Şiiri’nin ritim imkânlarından yararlanıyor; lirizm ve ritmin ironi ile bütünleştirilebileceğini de göstermeye çalışarak. Aynı zamanda dize içlerindeki “mış gibi” ifadeleri, lirik ve ritmik olan dizenin büyüsünü bozuyor. Böylece dize “mış gibi” ifadeleriyle hem lirik hem de ironik bir içeriğe kavuşuyor. Örneğin “mış gibi Leyla” başlıklı şiirde “dağıl mış gibi Mecnun dağlarda” dizesi lirik ve ritmik bir dizedir, bu anlamda geleneğin diliyle örtüşür; ama “Mecnun” mazmununu “mış gibi” ifadesiyle geçersiz kılar, ama bu geçersiz kılma, o dizenin lirizmine asla zarar vermez. Tasavvufi gönderimleri olan “mış gibi harita” başlıklı şiirde de “yokluk muş gibi okundu harita” ifadesi, mürşidi bir yol haritası olarak görmekle ilgili muhtemelen; ama o haritaya ilişkin ifade de, kuşkusuz “mış gibi” ifadesiyle geleneğin kodlarından, o geleneğin lirizmine zarar vermeden kaçıyor.
Sonuç olarak “Bahçeler Çözüldü”, karşımıza “eski bir yeni zaman” gibi çıkıyor..

(Zaman Kitap Zamanı, 04.06.2007)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn