1 Ara 2007

SEVDA DIRAGA CANBAZ | Basında Öykü

ANTON ÇEHOV’UN KIRKDÖRT YILI

Modern öykünün üç büyük kurucusundan biri olarak tanınan Anton Çehov, 17 Ocak 1860’ta Azak Denizi’nin kıyısındaki Taganrog kasabasında doğdu. Katı Hristiyan despotizmi ile yoğrulmuş bir babanın oğlu olan yazar, ilkokul sıralarından Bozkır’daki avareliğine, Yalta’daki aşk dolu günlerinden, Karaorman’da bir Alman otelinde son nefesini verene kadar, 44 yıllık bir yaşam öyküsüne çok şeyi sığdırdı.

Çehov’un yazı serüveni, 13 yaşında iken doğduğu kasabaya gezici bir tiyatronun gelmesiyle başlıyor. Burada ilk kez tiyatroyu, dekorları, “Güzel Helena Opereti”ni, melodramları ve Fransız öykünmesi vodvilleri izliyor. O zamanlar, kilise yerine tiyatroya gitmek “kötü yerlere gitmek” şeklinde telakki ediliyordu. O günün öğretmenleriyse, özgür düşünce okulları olarak görülen tiyatroları hoş karşılamıyorlardı. Çehov buradaki ilk tiyatro izlenimlerinin etkisiyle bir yandan tragedyalar ve farslar yazıyor; diğer yandan da kardeşleriyle birlikte tiyatrosum oyunlar oynuyordu. Bir süre sonra da “Kekeme” adlı bir gülmece gazetesi çıkardı. Çok kolay yazıyor ve konu bulmakta hiç zorlanmıyordu. Yazılarında “Antoşa Çehonte” takma ismini kullanıyordu. Kardeşleri ve arkadaşları da onun gibi gülünç olmaya çalışarak, eğlence olsun diye yazılar çiziktiriyorlardı. Üniversite çağına gelince, Tıp eğitimi için Moskova’ya gitti. Para kazanmak maksadıyla Moskova’da da küçük gazetelerde yazmaya devam etti. Ama çoğundan emeğinin karşılığını alamıyordu. Bazen yazıları yayınlanıyordu, ama o kadar çok geri çevrilme ve kaba karşılanmalar yaşıyordu ki… Bu durumu İrina Nenirowski şöyle anlatır: “ Böylesine kötü giyimli, bu kadar kendini hor gören, yeteneksizliğinin ve bilgisizliğinin bu denli bilincinde olan gençlerin onurunu korumayı hiç kimse düşünmüyordu. Çoğu kez getirdiği yazıyı okumak bile istemiyorlar ve: ‘Bu da yazı mı? Serçenin burnundan bile kısa…’ şeklinde tepki veriyorlardı. Arada bir okuduklarındaysa, genç yazara lütfen şunları söylüyorlardı: ‘Hem çok uzun, hem de yavan…’ Sonra ekliyorlardı: ‘Kendi yazdığını ölçecek bir eleştiri anlayışına ulaşmadan yazı yazılmaz… Umutsuzluk içinde ama yılmadan kâğıtları yırtıp, yenisini yazıyordu.”

Nihayet bir gün hatırı sayılır bir gazetenin sahibi olup, çok para ödemeden iyi yazılar yazabilecek yeni yetenekler arayan Suvorin ile tanıştırıldı ve onun gazetesinde yazmaya başladı. Bu süreç onun için ciddi anlamda bir yazma süreci olarak nitelendirilebilir. Bu gazete aracılığıyla kısa sürede tanınmaya başladı. Bir süre sonra yazıları sık sık basılır oldu. Verimi her gün artarak 1885’de en üstün düzeyine ulaştı. O yıl öykü, yazı ve güldürü olarak yayımlanan yazı sayısı 129’a ulaşmıştı.
1885 yılında bir gün edebiyat dünyasının seçkin çevrelerinden biri olan Grigoroviç’ten bir mektup aldı. Bu mektup, hayatının dönüm noktası olup, kendisini fark ettiren, yetenekli olmanın ağırlığını omuzlarında hissettiren bir silkiniştir onun için. Adeta altının değerini bilen, bencillikten uzak bir sarrafla karşılaşmıştır. Öyle ki bu sarraf Anton’a kendisinin bir değer olduğunu, onda bir değer gördüğünü söylerken, dostça bir tavsiyeyi eklemeyi de unutmuyordu: “Sanatına karşı daha duyarlı olmalısın! Bu kadar çok yazı yazmamalısın!”
Ne zordur bir yeteneğin mevcut ortamda, eleştiri oklarından yara almadan ortaya çıkabilmesi ve destek bulabilmesi… Zira Grigoroviç’in mektubu olmasa, belki biz bir Çehov’u, Flaubert olmasa bir Maupassant’ı bu şekilde tanıyamayacaktık bile…

Grigoroviç’in yukarıdaki mektubuna cevaben Çehov’un yazdıkları da oldukça manidardır: “Yakınlarım yazarlık çalışmalarımı hiçbir zaman ciddiye almadıkları gibi, bu çiziktirmeleri işe yarar bir meslekle değiştirmemi öğütlemekten de geri durmadılar. Moskova’da yüzlerce dostum ve burada da bir sürü yazar var. Beni okuyan ya da bende bir “sanatçı” gören kimseyi anımsamıyorum. Moskova’da edebiyat çevresi dedikleri şey var. Gidip onları bulsam, mektubunuzdan bir parça okusam suratıma güleceklerdir. Gazetede beş yıldır sürdürdüğüm avareliğim boyunca kendimi hor görerek çalışmaya alışmış olmam ve hekim oluşum dolayısıyla tıp sorunlarına boğazına kadar gömüldüm. Bunun için yazdıklarıma hiç özenmedim. İki tavşanın birden ardında koşulamayacağı sözü (geçim derdi yüzünden hem yazı işleri, hem hekimlik ile birden uğraştığı için Çehov böyle ifade etmiştir), hiç kimseyi benim kadar uykusundan etmemiştir…”.
Yetenekli olmanın ağırlığı Anton’un omuzlarına çökmüştü. Bugüne dek özgürdü. İstediğini istediği biçimde yazabiliyordu. Bundan böyle, ondan bir tavır takınması bekleniyordu. “Rusya’nın yeterli yol göstereni yok muydu? Onlara bir tane daha mı eklemek gerekiyordu? Kendisine bağlanan umutları haklı çıkarmak mı gerekliydi? Şimdi ondan istenen neydi? Ağırbaşlı olması, uzun ve yoğun öyküler yazması, her satırının bir ders taşıması…” O günün Rus toplumu böyleydi. Yazar Avrupa’daki gibi estetik bir sanat zevki için yazmıyordu. İşte bütün bunlar Anton’un zihninni kurcalıyordu. Bu yüzden daha bir özenerek yazma gayreti içerisine girdi.

60’lı yılların Rusya’sına bir göz attığımızda, çileli bir toplum olduğunu görürüz. Rus halkının ezici çoğunluğu köleliğin kaldırılmasını istiyor, toplumsal reformları özlüyor, daha iyi bir gelecek düşlüyordu. “Bütün kötülükler mujiğin köle olmasından geliyor,” diyorlardı. Bu durum gitgide Rus köylüsünü bir model, bir ülkü biçimine sokmuştu. Her şey miskinlik ve serkeşlik içindeydi. Bu serkeşlikten iğrenmeksizin ve acıma duygusu ile söz edecek bir yazar bekleniyordu. Zira o zamanlar edebiyatın kafalar üzerinde büyük bir egemenliği vardı. Rus halkı için edebiyat, Avrupa’da olduğu gibi avare, bilgili ve ince beğenili insanların aradığı bir estetik duygu değil, bir doktrindi. Bir yol göstericiydi Rus yazar… Avrupalı bir okur gibi: “Biz neyiz? Diye sorulmuyordu. Korku ile “biz ne olmalıyız?” diye sorguya çekiliyordu? Her yazar da kendi yönteminde bir cevap vermeye zorlanıyordu.
“Karamazov Kardeşler” yeni çıkmıştı. Saltikov- Scadrin “Golovyov Ailesini” yazıyordu. Turganyev’in güzel ve melankolik öykülerinin tutulduğu bir dönemdi. Tolstoy ise kraldı adeta toplum gözünde ve bütün Rusya’nın saygı duyduğu bu adamlar arasında. Yalnızca geçimini sağlamayı düşünen, alçakgönüllü bir delikanlı Anton Çehov ilk öykülerini bu ortamda yazmaktaydı. Aydınlar tanımak bile istemedikleri mujiği eskiden beri yüceltmişlerdi. Çehov’a göre, “bir kubbede oturmak, köylünün saçtığı kokuyu içlerine çekmek, onunla söyleşmek, nasıl yaşadığını, sevdiğini, karısına ve çocuklarına nasıl davrandığını öğrenmek… Böyle şeyler Rus aydınını hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Rus aydınları bu çıplak ayaklı, kirli sakallı, İvanlarda, Dimitrilerde birer ermiş yaratmak için olanca güçlerini harcıyorlar ve Tolstoy’la Turganyev’in öğretilerini yineliyorlardı. “ Mujik iyidir, o bir ermiştir.” Bu hiçbir aydın tabakasının bilinçli bir inancı değildi, yalnızca siyasal bir tutumdu. Sonunda kölelik kaldırıldı. Köylünün de efendileri kadar zulüm ve alçak işler yapabilecek yaradılışta, olduğu çıktı.” Çehov bu düşüncelerini Melikhovo gezisinden kalan anılarıyla bir roman kadar uzun iki öyküde yazdı: “ Köylüler ve “ Çukur yolda”.

Bu iki öyküde Çehov’un mujikleri anlatış biçimi, o dönemin aydın tabakasını adamakıllı şaşırttı. Gorki’nin acı bir alayla dediği gibi “İnsanlar onun aynı zamanda iki ayrı iskemlede oturarak kendini rahattan yoksun bırakmasını ( hem doktor, hem yazarlık ile uğraşmasını)” bir türlü anlamadılar. Ama Çehov, mujikleri, öncelikle damarlarında mujik kanı dolaştığı için içgüdüsel olarak; sonra da onları gidip gördüğü ve hekim olarak baktığı için iyi tanıyordu. Aydınların yanıldığını görebiliyordu. “Rus mujikleri ermiş değildiler. İçlerinde yaratılıştan iyi olanları, ‘Çukur Yol’daki Lina gibi boyun eğişleri, ‘Köylüler’deki Olga gibi hep ezilecek kurbanlar vardı. Ama ona göre “bütünüyle ne kaba ve ne kadar hayvanca, ne yoksul, ne vahşi bir yaşamdı bu… Uzun bir kölelik düzeninin hayvanlaştırdığı, eş kıldığı, tanrısal bağın coşkulu ve etkili biçimde şimşek gibi görünüp kaybolduğu insan sayılan yaratıklar. Dindarlık yalnız görünüştedir.” Çehov köylüleri işte böyle görüyordu.

80 li yılların Rus zekâsını yönlendiren üç eğilim vardı. Bunların ilki: “Boyun eğmek ve erdemleri kullanmak…” Öte yandan “Olağanüstü reformlar neye yarar? Her insan kendi dünyasında elinden geleni yapsın. Bu kadarı yeter.” Diyorlardı. Fakat buna karşın, “en küçüğünden en büyüğüne dek herkesin çalıp çırptığı bir ülkede nasıl ve niçin dürüst kalmalı?” diyenler hiç de azımsanacak gibi değildi. İkinci eğilim bireycilikti (sanat sanat içindir). İyi düşününce bireycilik de iyi değildi; binlerce suçsuz insanın yaşadığı acıları unutabilmek için taş yürekli bir vurdumduymaz olmak gerekiyordu. Üçüncü eğilimse, benliğin mükemmelleştirilesiydi.. Bu, Tolstoy’un yaygınlaştırdığı mistik akımdı. Her şeyin sonunda ölümü gören, niçin var olduğunu, içtenlikli bir umutsuzlukla anlamaya çalışan, varlık sancısını ve varlık sorusunu kendine soran, benliğini unutup kendini mutsuz insanlığa adamayı öğreten, yazar Tolstoy’un değil, kuramcı Tolstoy’un yaygınlaştırdığı akımdı. Fakat Rusya, küçük erdemlerin esaretini kıracak kadar büyük ve yoksuldu. “Milyonlarca bilgisiz insan için bir ya da on, ya da yüz okul yaptırmak neye yarar? Bütün Rusya açlıktan kırılırken bir kentin, bir köyün insanlarını niye doyurmalı? En küçüğünden en büyüğüne dek herkesin çalıp çırptığı ülkede nasıl ve niçin dürüst kalmalı?” diye düşünüyorlardı. Bu akımın etkisinde Çehov’da bir dönem kalacaktı. Ne yazık ki bu eğilimlerin hiçbiri iyi niyetli bir yazarı tamamıyla hoşnut kılmıyordu o dönem Rusya’sında.
Çehov en sonunda, yazarın rolünün önemini ve trajik bir yazgıya sahip Rusya gibi bir ülkede, yaratılan her eserin büyük bir sonuca ulaştığını anlıyordu. Tolstoy’un etkisindeydi ama Tolstoy’dan daha öteye gitmek istiyordu. Oysa bu iki yazar kadar birbirinden farklı iki kişilik düşünmek imkânsızdır. Büyük toprak ağası Tolstoy, yoksul sınıfı yüceltir, örnek gösterirdi. Oysa aşağı tabakadan yetişmiş Çehov ise onlara karşı aynı anlayışlı sevgiyi gösteremiyordu. Tolstoy, inceliği, lüksü, bilimi, sanatı hor görüyordu. Çehov ise bütün bunları seviyordu. Ama aralarındaki en doldurulmaz uçurum, kuşkusuz Tolstoy’un dini bütün bir insan oluşu, Çehov’unsa olmamasıydı. Fakat bu durumu o günkü katı Hristiyan despotizmine ve içi boşaltılıp, ritüelleşmiş bir inanca tepki olarak algılamak yerinde olsa gerektir. Bu toplumun kiliseden uzaklaşan entelektüelleri, uzaklaştıkları ölçüde de hakikate yaklaşıyorlardı. Zira Çehov, çocukluğundan beri bu katı despotizmin acısını derin bir şekilde yüreğinde hissetmişti.

Çehov, Tolstoy’un etkisinde bir çok eser yazdı. Örneğin, “Her günkü bir Öykü”, “İyi insanlar”, “Yolda”, “Raslantı”ve “Dilenci” adlı eserleri… Fakat bu durum onun sanatına çok zarar verdi. Çehov birkaç yıl süreyle Tolstoy’a öykünmekle hiçbir şey kazanmadığı gibi, yaşamında ilk ve son kez dünyayı kendisinin olmayan bir gözle seyretti. Örneğin,“ Her günkü Bir Öykü”, “İvan İliç’in Ölümü”ne benzemiştir fakat Tolstoy’un amacına ulaştığı yerde, Çehov hedefini yitirmiştir. Bu dönemde yazdıkları bu nedenle onun öyküleri arasında en güçsüz ve en az inandırıcı olanlarıdır. Çehov; “Türkler nasıl Mekke’ye gidiyorlarsa, biz de Sibirya’ya gitmeliyiz”, diyordu. Milyonlarca Rus orada acı çekiyor, ölüyordu. Yazar için bu gözyaşı denizine, bu dayanılmaz acılar toprağına gözleri kapatmak, sırt çevirmek imkansız bir şeydi. Bu düşüncelerle doğu gezisine çıktı. Tolstoy’un etkisinden kurtuluşu da bu döneme rastlayacaktı. Geri döndüğünde büyük bir soğukkanlılık ve güvenle gördüklerini anlatacak ve belki de yazdıklarıyla bu insanlık dışı yönetimde bazı olumlu değişikliklerin yapılmasında etkili olacaktı.

1889 da yorgun, sinirleri bozulmuş, endişe ve düş kırıklığı içinde Çehov, hala Tolstoy kuramından kendini kurtaramamıştı. Ancak doğu gezisinden döndükten sonra Tolstoy’un etkisinden giderek sıyrıldığı ve öykü tekniğinde artık sadece tanıklıkla yetindiğini görülüyordu. O bir hekimdi, bu yüzden de bilimi ve gelişmeyi Tolstoy gibi horlamamak gerektiğini düşünüyordu. Çehov’un gözünde buhardan yararlanmayı bilen bir insan, et yemeyen ya da iffetli yaşam sürenden daha fazla insanlığın iyiliğine çalışmış oluyordu. Bu nedenle de Tolstoy’un, bütün kötülüklere çare sayılan “ruhu olgunlaştırmak” kuramı ile arası hiç iyi değildi. Çehov ise “Moskova’dan Sahalin’e kadar gezdiğim Rusya, hayran olduğum Batı Avrupa, çevremde ve yaşamımda gördüğüm her şey bana Rus yaşamının kötü olduğunu, bu yaşamı değiştirmek, gerekirse alt üst etmenin kaçınılmaz olduğunu anımsatıyordu. Ama bunun için bir çeşit Nirvana’ya çıkmamak, ruhun yararsız bir seyircisi olarak yok olmamak gerekli” diye düşünüyordu. Tolstoy Etkisinden Kurtuluşu, “6 Nu.lu Koğuş” adlı eserinde iyice belirginleşmişti. Bu eser, Çehov’un Rusya’da daha çok tanınmasına çok yardım edecekti.

Çehov’un öykülerindeki konu seçimini incelediğimizde, sayfalar içersinde insana vergi deneyimleri toplamaya çalıştığını görürüz. Çehov’un kalabalık arasında bir insanı seçmesinin nedeni o insandan söz etmek ve onun yaşamındaki herhangi bir bunalımı anlatmak değildir. Yaşamda günlerin en seçkin olanını değil de herhangi birini, sıradan bir kişiyi seçerdi. Örneğin “Vanka Dayı…” da olduğu gibi.
Çehov, Bozkır’nı 1887-1888 de ciddi bir dergi için yazdı. Bununla, gençliğinde hızla ve beceriksizce yazdığı öyküler bir kenara bırakılırsa, hayatında ilk kez kısa öyküden uzun öyküye yönelmişti. Bu öyküyü tüm bakışların üstünde olduğunu bilerek korka korka yazdığı anlatılır: “Bir Bozkır öyküsü yazdım. Yazdım ama kuru ot kokusu çıkarmadığıma inanıyorum bu kez” diyordu. “ Ukrayna köylüleri, öküzler, güneyin küçük ırmakları” Anton’un tanıyıp sevdiği her şey bu öyküde yer almıştır. Sonraları Gorki, “bu öykünün her sayfasının incilerle işlenmiş olduğunu” söyleyecektir. Bozkır okurları tarafından çok beğenildi ama Çehov bu beğeniyi ağız tadıyla yaşamayadı. Tam Bozkır’ın yayımlandığı günlerde, ilk dramı İvanov, Moskova’da başarısızlığa uğradı.

Çehov, bu başarışızlık karşısında “Çağdaş oyun yazarları yapıtlarını yalnızca melekler, canavarlar ve dalkavuklarla dolduruyorlar. Ben özgün olmak istedim, bir haydut, bir melek yaratmadım, kimseyi aklamadım” diyerek kendini savunuyordu ama gerçek şu ki Tiyatro seyircisi ondan hiçbir zaman hoşlanmamıştı.
Eleştirmenlerin ve okuyucuların isteklerine karşın, Çehov’un yapıtlarında öğrettiği bir şey yoktur. Hiçbir zaman Tolstoy gibi: “ Şöyle davranın, başka türlü değil” diyemedi. Kendini bulma süreci esnasında Tolstoy’un etkisine girdiği dönem dışında öykülerinde olması gerektiği gibi, sadece tanıklıkla yetindi. “Ateşler”, “Yıldönümü”, “Kriz” gibi öyküler birbirini izledi. 1888 de ise bir ödüle ulaştı: “ Puşkin Ödülü!

Çehov’un Sanatını incelediğimizde, eserlerinin kurgusu ve biçiminin en düşük ayrıntılarıyla bile uğraştığına şahit oluruz. Olgunlaşmak ve daha iyiye ulaşmak yolunda nasıl da ağır bir çalışma izlediğini anlamak için, ilk öyküleriyle son öykülerini yeniden okumakta yarar vardır.
“Yaşamının sonlarına doğru o yazmıyordu, sanatı üzerinde derin derin düşünüyordu”. Sanatına içgüdü kadar düşünce ve bilinç de giriyor ve her şeyden önce sadeliği arıyordu. Cümleler olanak ölçüsünde kısa olmalı, her sözcük söylemek istediğini anlatmalıydı, geri kalan her şey gereksizdi… Betimlemedeki en iyi örneği dediğine göre bir öğrencinin defterinde bulmuştu. Çocuk “deniz büyüktü” diye yazmıştı, yazar da bundan iyisinin yapılamayacağına inanmaktaydı. “Sadelik, açıklık, büyük savlardan kaçınmak, işte her şeyden önemli olan… .Açıklamak yerinel sezdirmeye çalışmalı, öyküyü yavaş yavaş ve dümdüzce ilerletmeli: “ İçgüdümle bir öykünün bitişi okur kafasında bütün yapıtın yarattığı izlenimi bırakmalı.” diyordu. Bir yazarın karşılaşabileceği sorunların hepsi, Çehov tarafından incelenmişti. Hızlı yazmak, acele etmek zorundaydı. Yine de öykülerinin inceliğin ve sabırın başyapıtları olduğu inkar edilemezdi.

Çehov, bir çok yazarın önemli bir özelliğinin taşıyıcıydı; o da “ Bir keşiş gibi” yaşadığını sölüyordu. Ama yine de bütün gençliği boyunca, özel hayatında sağlam bir ilişkiden, ateşten kaçar gibi sakındı. Ona niçin evlenmediği sorulduğunda: “Tabii ki ben de evlenmek isterim. Ama ay gibi sürekli ufkumda durmayacak bir kadın bulun. O Moskova’da otursun, ben köyde…” diye latife ederdi.

Günün birinde bir tiyatro oyuncusu olan Olga Knepper ile aynen böyle bir aşk evliliği yaptı. Eşi mesleği gereği Moskova’da oturmak zorundaydı. Ama bu durum Çehov için her zaman bir hüzün oluşturuyordu. Buna rağmen, eşine olan sevgisinden ve ona karşı olan duyarlığından dolayı, acı çekmek pahasına da olsa, “yanımda kal” diyemedi. Üstelik koleraya yakalanmıştı; her gün biraz daha zayıflıyor, öksürüyor, yaşlanıyordu. Kendisi için “ suda boğulan bir insana benziyorum” diyordu.
Çehov’un son anını eşi şöyle anlatır: “- O Son gün, ‘ölüyorum!’ dedi. Sonra kadehi tuttu, yüzünü bana çevirdi, en güzel gülümsemesiyle güldü ve ‘çoktandır şampanya içmemiştim’ dedi. Sessizce dibine kadar içti, yavaşça sol yanına uzandı.” Ve böylece yazarın hayat perdesi kapandı.

Çehov’un nitelikleri, alçakgönüllülüğü, sadeliği, kendini bir düzene sokabilmesi, insanları sevmesi, hastalığa ve türlü korkulara karşı dirençle dayanması, ölümü ağırbaşlılıkla, çekinmeden beklemesi gibi birçok önemli niteliği eserlerine de yansımıştır. 44 yılla sığan ömründe hayatın bir anlamı olmadığını söylemesine karşın, kendi hayatına derin bir anlam vermeyi başaran Çehov, kısa öykünün Poe ve Maupassant’la birlikte üçüncü kurucusu olarak dünya edebiyatının unutulmayanlar kervanındaki yerini aldı.

(HECE ÖYKÜ, SAYI: 18, ARALIK 2006-OCAK 2007)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn