Kategori | Alıntı Deneme

SİBEL ERASLAN

aya bir türlü çıkamamak

Bundan tam kırk yıl önce Armstrong, felsefeyi altüst eden bir işe imza atmıştı, bugünlerde…

İlk insan Ay’a ayak basalı tam kırk yıl olmuş…

O günden sonra “mesafe ve hız” konusu, tüm diğer tartışmaların üzerini örtmüştü. Artık “Ben kimim”, “Nereden geldim”, “Nereye gidiyorum”, “Niçin varım” gibi sorular, arkeolojik ve demodeydi…

İnsanoğlu, kendisi için önemli bir sınırı aşmış, dünyayı ele geçirme ve yön verme tutkusunda yeni bir aşamaya geçmişti… İnsanlık için gelişmişlik ve ilerleme ölçütü, uzay araştırmaları ile yepyeni bir döneme girmişti…


Çocukluğumda gittiğimiz yazlık sinemaların antraktlarında gösterilen kısa tanıtım filmleriyle tanışmıştım ilk kez Armstrong’la… Benim ve kız kardeşim için muhteşem bir seyirdi, Ay’ın yüzeyinde hoplaya zıplaya yürüyen bu uzay adamını izlemek…

Ama mesela ilkokul öğretmenlerimiz ve babam gibi büyük kişiler için aynı seyir, insanlık adına sevinç anlamında olmakla birlikte, milli bir kaygı, derin bir keder anlamını da taşıyordu… O zamanın yetişkinleri, birer Cumhuriyet Çocuğu olarak, “Ay’a niçin bizim değil de Amerikalıların çıktığını” kendilerine samimi bir dert olarak edinirlerdi…

Gazetelerde okudukları kötü giden hal ve gidişata dair haberler, onlara şöyle dedirtirdi mesela: “Eller gitti Ay’a, biz kaldık yaya!”…

Onların ilerleme, büyüme, gelişme olarak tanımladıkları herşey Batı’daydı. Bu yüzden iyiye dair örnek alınması gereken tüm pozitif atılımlar, Güneş’in battığı istikametten gelirdi… 
Evrensel iyi ve evrensel doğru, tartışmasız bir kabulle, çağdaş olmanın şartını yazan “Batı” istikametindeydi…

Bu kabataslak yönler pusulasına her bakıldığında, derin bir keder duyarlardı büyüklerimiz…

Biz yenilen, biz geri kalmış bir toplumduk…

Çok çalışmamız, üzerimize atılmış ölü toprağından silkinmemiz, başarısızlığımızın işaretlerini bir bir imha etmemiz gerekliydi onların nazarında…

Bu yüzden nefret ettiğimiz ve cezalandırmak istediğimiz işleri “geri”, bunları ifa eden şaşkınları ise “gerici” ve “ilkel” olarak isimlendirerek hiç olmazsa vicdanımızı rahatlatmayı öğrendik yıllar boyu…


Kültür Bakanı’nı dinlerken de babamı ve öğretmenlerimi hatırladım bu yüzden…

Piyano gibi evrensel doğru, evrensel iyi, milli hedef ve çağdaşlık sembolü olan bir cisime karşı girişildiğini düşündüğü protesto, kendisini bir hayli üzmüş, kederlendirmiş ve şimdiye kadar yaşadığımız tüm milli yenilgi ve geri kalmışlıkları hatırlatmış olsa gerek ki; “İlkel yaratıklar” deyiverdi…

Sonraki açıklamalarında bu sözü aniden ağızdan çıkmış bir tepki olarak lanse etti ki…

Ben bunu daha çok önemsiyorum, çünkü böyle anlarda örtüsüz olarak çıkar bilinçaltı yüzeye ve bu bizim asıl gerçeğimizidir… 
Protesto, ‘Piyano’ya karşı yapılmamıştı oysa…


“Kafasını kaldıran Uygur’u vurun!” talimatını vermiş Çin devleti hakkındaydı gösteri. 
Kafası kırılarak çocuk, yaşlı, kadın demeden öldürülen insanların durumuna itirazlarını kamuoyuna duyurmak isteyen gençlerin tertip ettiği bir gösteriydi. Adı üzerinde protesto olunca, önceden izin alınmış, planlanmış, duyurusu yapılmış bir müsamereden değil, demokrasilerde yapılması gayet normal bir muhalefetten bahsediyoruz…

Protesto, toplum üzerinde “şok” yaratmayı hedefler. Büyüklerimizin bizlere her zaman milli hedef olarak gösterdikleri çağdaş Batı’nın hukuk normları, “şok yaratacak bu tür protestoları” demokratik teamüller eşliğinde, “ifade hürriyeti” bağlamında değerlendirir… 


Ama Kültür Bakanı bu kez de başka bir şey söylüyor: “Mide bulandırıcı!”
Sayın Kültür Bakanı bilmelidir ki, dünyada hiçbir protesto hareketi iştah açıcı değildir…


Meselenin soykırım aleyhtarı bir gösteri olmaktan çıkarılıp, “hayat tarzı” mevzuuna getirilmesi de elbette rastlantı değildir diye düşünüyorum…


Günün birinde Ay’a çıkmak için muhakkak içki içilmesi gerekir, günün birinde Ay’a çıkılması için muhakkak piyano dinlenmesi gerekir, günün birinde Ay’a çıkılması için kadınların başlarının örtüsüz olması gerekir, günün birinde Ay’a çıkılması için türkü değil konçerto dinlenmesi gerekir, günün birinde Ay’a çıkılması için lahmacun ve soğan-sarımsak yenmemelidir, beyaz çorap veya haşema giyersek Ay’a zinhar çıkamayız… gibi derin teessür listemiz, kendi kendimizi suçlayıp yiyip bitirişlerimiz… Çağdaş hayat tarzına dair bir liste şeklinde uzayıp giderken…


Elbette Uygurların yaşadığı soykırıma “yas tutma”nın anlamını ilkellik olacaktır… 
Elbette ifade hürriyeti ve hukuk arama girişimi onun nazarında mide bulandırıcı olacaktır…

(VAKİT, 17 TEMMUZ 2009)

-

Bu yazıyı e-posta ile gönder Bu yazıyı e-posta ile gönder Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Sık kullanılanlara kaydet

SİBEL ERASLAN-DİĞER YAZILARI

Haberler-DİĞER YAZILAR

 
Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri
  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

sarayburnundan1.jpg dscf3077.jpg 100_0870.JPG atif_bedir_1508_16.JPG kahire10.jpg 100_0868.JPG 100_0809.JPG 6.jpg

Anketler

Edebistan RSS 'ten yararlanıyor musunuz?

Sonuçları Göster

Yükleniyor ... Yükleniyor ...