düşmek üzere, çavdar tarlasından…

Darbe planları ve öfke dozu giderek artan karşılıklı beyanatlar…

Bir kısmı politik, diğer kısmıysa rekabet ve kıskançlıklar yüzünden türetilen suskunluklar…

Karşılıklı listeleşmeler…

Bavullar dolusu ölüm krokileri…

Derken, aradan uçup gitti: Salinger…

Yazdıklarının yanı sıra yazmadıkları, konuştuklarının yanı sıra konuşmadıklarıyla da yer tutan usta edebiyatçı, hayata veda etmiş…

Onun ölüm haberi ile dur dedim kendime, dur bir saniye ve hayata bak, kendine, çavdar tarlasındaki çocuklara!
Son bir aydır yaşadıklarıma hayret ediyorum. Hiçbir alışveriş hesabım olmadığı halde Nuray Mert yazısından sonra ulusalcı ilan edildim, entelektüel ahlakım sorgulandı. Ertuğrul Özkök’ün listesinde yer almanın hesabını ise tam anlamıyla hâlâ verebilmiş değilim. Tam Ahmet Hakan’ın “eşkıya listesi”nde wanted’landıktan sonra, biraz rahat bırakırlar artık derken, bu sefer de Balyoz listesine oturduk. Bu kez de hükümet yanlısı liboşlar kamarasına buyur ettiler. Açık söyleyeyim: Ben listelerinizi, kategorilerinizi sevmiyorum, çok incitici, genelleyici buluyorum. Bütün soruların cevabı cebimde değil, karar ve kararsızlıklarımda, korkumda ve kırılganlığımda olduğu kadar sabır ve özeleştiri konusunda da aleme değil önce kendime numara çekmemeye çalışıyorum…

salingerSalinger’i benim için önemli kılan şey de buydu sanırım. Genel ve güçlü olana, başarı ve profesyonellik denen şeye, kederli bir reddiyeydi sürdüğü hayat…

Onun kadar cesur değilim. Salinger, tek başına bir medya eleştirisi olarak yaşadığı için önemli…

Röportaj vermeyen, televizyona çıkmayan, polemiğe girmeyen bir sanatçı olarak yaşadı, 91 yıllık ömrünü. Bizde tasavvuf ahlakına sıkça atıf yapan mütedeyyin insanların dahi (hatta başörtülü yazarların bile) tahammül edemeyeceği “kalabalıklardan kaçınma” haleti ruhiyesi ile, “biricik” diyebileceğimiz bir örnekti neredeyse…

*

“Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra…”

Salinger’in “Çavdar Tarlası’nda Çocuklar” adlı meşhur romanı, genç Holden’in, bir psikiyatri kliniğinden yazdığı bu son notlarla biter…

Bir kardeşi lösemiden ölmüştür Holden’in, bir ağabeyi ise büyük paralar karşılığı senaryolar yazan ünlü birisidir. Ailenin hali vakti yerinde olmasına rağmen, evlat kaybetmiş olmanın acısı hemen her birine olanca ağırlığıyla çökmüştür. Holden, tek derdi para ve kariyer olan insanlarla çevrili dünyaya nasıl tahammül edeceğini bir türlü bilemez. Eğitim ve toplum düzeni, insanı çocukluk masumiyetinden alelacele koparıp, birbirine benzer acımasız insanlara dönüştürmektedir…

Başarı ve paraya tapan bu düzeneğin içinde tek başına kalmış, sıkışmış ve çaresizlik içindedir Holden…

Sık sık anımsadığı bir şarkıdır “çavdar tarlasında oynayan çocuklar”…

Sımsıkı çavdarlarla örülü bu uzun tarlanın ucunda çocukların habersiz olduğu bir uçurum saklıdır ve çocuklar güle oynaya bu korkunç sona doğru koşuşmaktadırlar…

Genç Holden ister ki bu coşkulu çocukluk hiç bitmesin, safiyet ve masumiyet asla uçurumdan aşağı yuvarlanmasın…

Her şeyden kendini sorumlu tutacak kadar ince bir kalp, intiharın eşiğinden döner, bu kitabı bize bir psikiyatri kliniğinden yazmıştır…

En son cümleleri, herkesi çok ama çok özlediğidir…

Salinger, esrarengiz bir yazardı. “Yayın yapmamak müthiş bir huzur veriyor. Huzurlu. Durgun. Yayıncılık özel hayatımın ihlali anlamına geliyordu. Yazmayı seviyorum ama sadece kendim için yazmak istiyorum” diyen bir yazardı…

Onu anlayabilmek öylesine zor ki hepimiz için…

Çünkü itiraf etse de etmese de her yazar, okunmayı hedefler. Edebiyat, yalnızlığı, kainatın içinde bizi çelik soğukluğunda sarıp sarmalayan yapayalnızlık hissini ve parçalanmanın verdiği derin kederi yatıştırmak için yaslandığımız bir avuntudur çoğu kez…

Her kelime bir başlangıçtır, her cümle, uluorta söylenmese de “orada kimse var mı?” sorusunun uzamıdır. Peki ya inzivaya çekilmek? Yazdıklarını yayım dünyasıyla paylaşmamak? Yazıyı ve edebiyatı başkalarıyla paylaştıkça, içteki masumiyetin de paramparça olduğunu, iç diye bir şeyin kalmadığını, her cümlenin seküler bir yarılma başlangıcı olduğunu kaç edebiyatçıdan duymuştunuz?

Özlemek…

En son kimi veya neyi özlediniz?
Bir şeyi özleyebilmek için, önce uzak veya yasak denen şeyi tecrübe etmek gerekmez mi? Hatta belki sürgün veya tecrit…

Salinger’in ölümüyle, usta yazarı bana liseli günlerimde tanıtmış, başka bir sürgünü daha anımsadım. “Bırak, yazmayalım” şeklindeki o radikal teklifi söyleyebilmiş, tanıdığım tek şair Sefa Kaplan geldi aklıma. Londra’daki sürgün/kaçak günlerinde, Charing Cross Yolu’nda yürürken aniden “34 plakalı” bir otomobille burun buruna geldiğinde, kendini “yanardağa dokunmuş” gibi hisseden şair geldi aklıma…

Birden İstanbul’u, Sahhaflar’ı, Boğaz’ı hatırlar, “kimsem yok, çıkmaz ağlayanım bile, keşke bir ülkem olsaydı, bir annem olsaydı keşke, desem de nafile” diye iç geçirir…

Bir şeyi hakkıyla özleyebilmek için, belki uzağı, ayrılığı ve sürgünü tecrübe etmek gerek.

Peki ya inziva?

Peki ya “hadi, bırak, yazmayalım”?

Aramızdan kaç kişi ölmeden evvel ölmeye yatabilir?

Şükür, özleyebildiğim için, yağmura, güzel söze, güzel sese, leke tutmayan kara ve masala…

(VAKİT, 31 OCAK 2010)

Paylaşım
  • Print
  • Facebook
  • Live
  • Twitter
  • FriendFeed
  • RSS
  • email
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Buzz
  • Digg
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Technorati
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites

-

SİBEL ERASLAN

Haberler

 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

bogurtlen.JPG berlin3.jpg _133.jpg agaÇõorkide.JPG b46.JPG camii.JPG hindistan-cheema-evin-onund.jpg 3330Selch2004_0724(002).JPG

Sosyal Ağlar