26 Tem 2010

SİBEL ERASLAN | Haberler

HERŞEY SİYASETTEN İBARET DEĞİL…

Son on yılın en gergin siyasi/adli ortamından geçiyoruz. Son on yılın en karmaşık iklim değişiklikleri de buna eşlik ediyor. İstanbul, adeta buharlı bir ütü gibi pufurduyor…

Gelin iki dakika şu pencereden bakın demek için… 


Mezar taşı okumanın unutkanlığa sebep olacağına dair bir halk inancı vardır. Ne kadarıyla doğrudur bilmiyorum, gençken bu tür halk bilgilerine batıl itikad gözüyle bakıp kolayca dudak bükerdim.

Ama yıllar geçtikçe insan daha çok “Yahu hakikaten de öyleymiş…” derken buluyor kendini… 


Bir grup arkadaşım İstanbul’daki tarihi Osmanlı kabristanlarıyla uğraşıyor. Her biri de tarihi eser konumundaki kabir taşlarını fotoğraflayıp, üzerlerindeki Osmanlıca beyitleri kaleme ve filme alıyorlar.

Bizim günlük koşturmacalarımızda pek de önemsemediğimiz bu eski taşlar, özellikle şark merakı taşıyan yabancılar tarafından birer müze objesi, sanat eseri muamelesi görüyor.

Hatta Hollanda’da şık bir restoranda duvara asılı camekanlı bir bölmede bizim mezar taşlarından birisini sergilenirken görmüştüm de, yediğim içtiğim boğazımda kalmıştı o saatte…

Elbette milli bir incinmişlik kısmı vardır ama bu tepkimi salt kuru bir milliyetçilik olarak göremem, insanın öte dünyaya geçmiş bir hemşehrisinin mezar taşını, kilometrelerce ötedeki bir ecnebi memlektinde çatal bıçak sesleri ve yemek müziği yanı sıra sergileniyor olarak görmesi tuhaf bir altüst oluştur elbette…

Öyle bir göz, öyle bir bakış ki; ölüyü bile satar, hatıranın dahi ticari bir karşılığı vardır, mezarlığı bile bir sergi, festival objesi haline taşıyabilir… 


İşte bu şekilde düşündükten sonra, ilk sorumuza geri dönebiliriz; mezar taşı okumak hakikaten unutkanlık yapar mı? Eğer siz ölmüş ve ötelere göçmüş birisinin hatırasını ticari bir mevzu haline getirebiliyorsanız, zaten kendi insanlığınıza dair pek çok şeyi de unutmuşsunuz demektir…


Hayat ve kazanmak bilgisi, o kadar arsız ve sınırsız bir tutkuya dönüştü ki, eskiden ölümden ve ölüden korkulurdu, şimdiyse hayattan ve hayattakilerden korkmak en doğrusu…

Bir ölü, sizin fotoğraflarınızı çalamaz ama siz pekala bir ölünün kabir taşını kırıp koparıp odanızın duvarında müze objesi olarak kulanabilirsiniz…

Hayata da ölüme de hürmetimiz kalmadı bu çağda…


Mezar taşı bilgisi, bizim geleneksel sanatlarımızdan kaybolmak üzere olan ritimleri kapsar. Bir yönüyle resim, bir yönüyle mimari ve heykel tasarımı, bir yönüyle kaligrafik yazım sanatı, taş yontuculuğu ve hat, tezhip gibi, geniş bir yelpazenin içinden kurulur bu sanatsal dinamik…


Bu yüzden İstanbul’daki tarihi kabristanlarda gerçekleştirilen bu tür kayıt işlerini, taş okuma guruplarını, fotoğraf kulüplerini çok önemli bir işle uğraşmaları açısından tebrik etmek gerekiyor…

Arkadaşlarımın okuyup derledikleri kabir taşlarından bazıları çok ilginç, hatta esprili olanları dahi var…

Mesela şunu sizinle paylaşmak isterim:


“Bir zamanlar ben de Süleyman idim,


Ateşe rüzgara hükümran idim, 


Sanmayın ki Sultan Süleyman idim, 


Tersanede Körükçü Süleyman idim”


Allah rahmet eylesin Körükçü Süleyman’a… 


Bu kabir taşı bile bizim geleneğimizdeki “hayat/ölüm” algısının çok güzel bir yansımasıdır.

Kabrine bu şekilde yazı yazılmış Körükçü Süleyman, ölümü güzelleştirmiş, hayata yakın hale getirmiştir.

Ölümü, korkunç, uzak bir şey değil, hayatın devamı, işte geldik gidiyoruz misali bir selamlaşma olarak anlatmıştır bu küçük dörtlükte… 


Sanatımıza hakim bu alçakgönüllü ve kalendermeşrep bakış, aslında Doğu’nun hayata bakan ve hayatı anlamlandıran hikmeti ile ilgilidir kanaatimce. Hikmeti yitirmiş ve aramaktan vazgeçmiş bir nesil olarak, unutkanız ne yazık ki… 


Ebruzen arkadaşlarım da tekneye boya atarken ettikleri duayı yazıp yollamışlar…

Bu ne güzel bir terbiye halidir, şaşıp kaldım… 


“İlahi ya Rabbi, Sen benim nefsimi biraz sonra bu tekneye atacağım boyaların verdiği cümbüşe karıştırma. Kendimi Senin yerine koymama mâni ol. Hâlik ancak Sensin. Yâ Settar, yâ Rahmân, yâ Rahîm, ya Hafîz. Beni muhafaza et. Bundan dolayı bende bir benlik uyanmasına mâni ol. Aksine bütün bu yaradılış âleminde, Senin bütün bu çokluklar alemindeki tecellilerinin sonsuzluğunu bu teknede bana göstermeyi ve bunun lezzetini vermeyi nasip et…”

(VAKİT, 26 TEMMUZ 2010)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn