kadınlar ve kitapları

Yaz günlerinin bir ucu çocukluğunuzla ilgilidir şüphesiz. Tatil ve akraba ziyaretleri derken, şimdilerde birer yazlığa dönüşmüş büyükanne evlerinden bahsediyorum…

Yani bir zamanlar içinde hayatın kaynaştığı sahiplerini ötelere uğurladıktan sonra, şimdi ışıklarını söndürmüş eski evler…

Sizin, torunların, yeğenlerin, evlatların, kapılarını açmasını beklerler…

Evler de sevinir mi? Neden olmasın…

Hatta ben böylesi eski evlerin, koca yılı yapayalnız yaşadıktan sonra hiç olmazsa yaz tatili bahanesiyle beş on gün şenlendiği gecelerde, sevinçten hiç uyumadığını, sabaha kadar uyuyanlara bakıp gülümsediğini hissediyorum… 


Çok fazla hatıram yok anneannemle, ben sekiz yaşına bastığım yıl kaybetmiştik onu. Yıllar sonra onun izini, yaşadığı eski evinde ve bir zamanlar okuduğu kitapların arasında takip etmek, yaza dair bir tutkuya dönüşüyor…

Büyükannelerinizin okuduğu kitaplara bakmak, onları ellemek, kapaklarını açmak, sararmış yaprak aralarını kırılmasın diye itinayla çevirmek…

Sonra zaten odalarda ve raflarda hakim olan eskiye dair o melankolik kokuyu çekmek ciğerlerinize…

Ne güzeldir! Bir kısmı kopuk kitap ciltlerini, ayraç mahiyetinde kullanılmış tavus kuşu tüyünü veya bordo renkli kalın iplik uçlarını, anneannenizi hatırlayacakmışsınız gibi ellersiniz…

Bu tip büyüklerinize ait evlerin en harika yanı budur; müzede olsanız her seferinde çatık kaşlı görevlilerden azar işiteceğiniz bu el sürme, yakından bakma ve koklama seanslarını, gönlünüzce ve kimse kısıtlamadan devam ettirebilirsiniz…


Kadınlar, dünyanın en anlaşılmaz varlıkları olarak anlatılırlar özellikle edebiyatçılar tarafından. Kimi ellerinden, kimi gözlerinden, kimi iş başarısından, kimi aile içindeki konumundan yola çıkarak kadınları tasnif eder… Herkesin zihninde kendince büyüttüğü bir kadınlar salonu vardır. Büyük nineler, anneler, halalar, ablalar, nişanlılar orada oturup durur…

Sanırım hep karşı çıksam da kadınların tasnifi işlerine…

Ben de kadınlar hakkında bir şeyler söyleyecek yaşı ortalamışım…

Bunu büyükannemin eski evinde, şimdilerde yazlık olarak kullanıldığı, şanslı beş veya on günü içinde tespit ettim…

Onun eski tavanlarında, belki yüzlerce kez yinelenmiş tamiratlardan sonra, eskaza unutulmuş küçük birkaç kitap rafında, zamanın hâlâ yağmalayamamış olduğu birkaç kitabı arasında heyecanla gezinirken fark ettim bunu…


“Kadınlar, dünyanın en anlaşılmaz varlıklarıdır” diyenlere benim de kendimce vereceğim cevap, “kadınlar ve kitapları” başlığından geçiyor…

“Ben kadını, okuduğu kitabından tanırım” gibi gayet havalı bir cümle…


Anneannemin “Dersaadet, 1910” baskılı Osmanlıca bu birkaç direnen kitabı mesela, sadece zamana değil, biz torunların ilgisizliğine de direniyor…

Yanlış okumadıysam “Hikayat” adını taşıyanı, okuyup sökebildiğim kadarıyla bir tür kıssalar kitabı. Peygamberlere ait kıssalar, şiir diliyle ve beyitler halinde yazılmış. Sararmış sayfaları dikine doğru kreatif figürlerle ikiye ayrılmış. Önce sağ taraftaki kolonu okuyorsunuz, vezinli kafiyeli latif anlatımlar…

Sonra sol taraftaki kolona geçiyorsunuz. Sayfanın sağ ve sol alt köşelerindeyse üçgenler halinde başka küçük anlatılar var. Bunlar ana konuyla direkt ilgili olmasa da, nat-ı şerif, vasiyetname-i şerif veya ilahilerden mısralar gibi adeta küçük kenar süsleri şeklinde dizayn edilmiş…

Sadece kenar süsü diyemem. Sanırım bu tarz baskı, o zamanların tab adeti ile ilgilidir. İnsan sayfaya göre garip bir çıkıntı halinde yapılmış bu kısımları, merak ederek okuyor…

Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan, Muhyiddin Arabi’den Süleyman Çelebi’ye kadar tam bir Osmanlı geleneği hasadı…

Şemail-i Şerifler, Mesnevi-i Şerifler, Mevlid-i Şerifler… Sonra Tahir ile Zühre ve Kamelyalı Kadın gibi birkaç kitap daha… Bunların hepsi Osmanlıca…


Fakat anneannemin hayatında harflere dair iki ayrı gardrop var. Latince harflerle baskı yapmış kitapları mesela…

Onları hüzünle seyrettim…

Sözgelimi 1961 baskılı “Ankara Vicdan Sesi” yayınlarından çıkmış Veda Haccı Hutbesi isimli küçük risale…

İçerik olarak diğer Osmanlıca eserlerle bir akrabalığı olsa da, hem baskısı hem de hacmi itibariyle insanın yüreğini sızlatıyor…

Sayfaları bile düzenli basılmamış, yedinci sayfadan otuzbeşe atlıyor, kırkıncı sayfadan sonra sekize dönmüş yeniden…

Yazım karakteri özensiz, imla hatalarıyla dolu… “Dersaadet” baskılı diğer risalelerle karşılaştırıldığında, insan ister istemez “Bu kitapların başından hangi derin öykü geçmiş” diye soruyor…
Elli yıl içinde, Muhyiddin Arabi gibi devasa felsefi fasıllardan, bu titrek ve kendine güvensiz cep kitapçığına nasıl da indirgenmiş kitaplar ya onları okuyan kadınlar diye soruyor insan…

Sanki büyük bir hafıza kaybı yaşanmış, kadınlar mufassal kitaplarını bir gecede terk edivererk, çocuksu, hatta sık sık sürçen, titrek ve kekeme risalelere mahkum edilivermiş gibi…

Anneannem eski ve yeni harfleriyle nasıl başa çıkmış hiç bilmiyorum…

Ama “Hediyesi 75 kuruşa” dönüşmüş dini formalar şekline indirgenmiş haliyle devam etmeye çalışan dini yayınlara da üvey evlat muamelesi yapmamış işte o çift alfabeli kadınlar…

Yani kucaklarında hafızasını yitirmiş hatta konuşmayı unutmuş kitaplıklarına yine de sahip çıkma yolunu denemişler… 


Küsmemişler mi hiç hayata? 
Bilmiyorum… 
Anneannemin bana Dede Korkut Hikayeleriyle Alis Harikalar Diyarında’yı birlikte okuttuğunu, okurken yanlışlarımı gülerek düzelttiğini hatırlıyorum…

(VAKİT, 30 TEMMUZ 2009)

Paylaşım
  • Print
  • Facebook
  • Live
  • Twitter
  • FriendFeed
  • RSS
  • email
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Buzz
  • Digg
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Technorati
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites

-

SİBEL ERASLAN

Haberler

 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

atif_bedir_1508_12.JPG sonbahar2.jpg _220.jpg sarikupe.JPG g30.JPG _163_0.jpg ss15.jpg _239.jpg

Sosyal Ağlar