4 Oca 2010

SİBEL ERASLAN | Haberler

ömer lekesiz’le söyleşi…

“Dil, esiri olduğumuz mülktür. Bu mülkü Batı’da akıl, Doğuda ise duygu temsil eder. Doğu edebiyatlarında (daha özel olarak Müslüman edebiyatlarda) şiirsel söyleyişin başat bir söyleyiş olması bu yüzdendir. En acımasız gerçekler bile şiirsel soyutlamaların desteğinde mecaza, kinayeye, ironiye, paradoksa dönüştürülerek anlatılır”

atestenkelimelerkapakÖmer Lekesiz, geleneksel şerh metodunu, modern zamanlarda kaleme alınmış şiirler üzerinde izdüşümsel bir rüya diliyle yazmış “AteşTen Kelimler”inde… Ten, bedenle ruh arasındaki can’a, dokunmaya, değmeye dair bir imkan olarak beş duyudan en mütekamiline denk gelen bir ifade… Gözü, kokuyu, tadı ve işitmeyi kendinde tümleyen dokunma yetisi, tene dair ferdileşme şansını doğuruyor çünkü… Bizi biz yapan hikayeler, eninde sonunda ten’de düğümleniyor. Ten; ateşle gül arasındaki İbrahim Peygamber misali, bedenle ruhun arakesiti… Sekiz eski şiirden, sekiz yeni hikayeye yol açan bu kitap, ışığı göğsünde parlatarak çoğaltan bir aynayı hatırlattı bana.” diyor Sibel Eraslan. Selis Kitaplar’dan çıkan “AteşTen Kelimeler” üzerine Ömer Lekesiz’le Millî Gazete için bir söyleşi gerçekleştirdi. Ömer Lekesiz, kitabında şu şiirleri şerh ediyor. Ağlasak (Celal Sılay), Her Akşamki Yolumda (Ziya Osman Saba), İbrahim (Asaf Halet Çelebi), Bir Gün İcadiye’de (Ahme Hamdi Tanpınar), Rüzgar (Sezai Karakoç), Yağmurlu (Gülten Akın), Nişanlı Koltuğu (Hüseyin Atlansoy), Karagözlü Eldiven (Laedri)

Şiirin saygıdeğer ve şaşaalı  kapısının önünde, dile ve açmaya dair anahtar arayan bir çocuk-adam olarak çıktınız önümüze… “Ateşten Kelimeler”i Sartre’ın provokatif teklifiyle birlikte düşündüğümde, “bırakın olaylar konuşsun” dersek… Niçin şiirin kapısını tercih ettiğinizle başlayalım… Kitabınız, yerçekimi yasasını hatırlatıyor bana…

Dil, esiri olduğumuz mülktür. Bu mülkü Batı’da akıl, Doğu’da ise duygu temsil eder. Doğu edebiyatlarında (daha özel olarak Müslüman edebiyatlarda) şiirsel söyleyişin başat bir söyleyiş olması bu yüzdendir. En acımasız gerçekler bile şiirsel soyutlamaların desteğinde mecaza, kinayeye, ironiye, paradoksa dönüştürülerek anlatılır. “Şairin dediği gibi” denilen her yerde açımlama ve özetleme çabasının birlikte tezahür etmesi, şiiri söz için hem eşik hem de perde kılar. Bu yüzden, Çocuk-adam’ın “çocuk” yanıyla bu mülke dahil olması, “adam” yanıyla da bu mülkün sınırlarını aşmaya çalışması bana doğal bir eğilim gibi görünüyor. Çocuk-adam / çocuk-kadın dediğimiz kişi, sekiz şerhin tümünde tahkiyenin gerektirdiği oranda yer alan kurgu kişiler olmakla, mülkü ve mülk dışılığını (en azından buna duyulan) özlemi temsil ediyorlar.

Sartre’ın provokatif teklifi, söz konusu “aşma” çabasına denk düşer mi? Emin değilim. Onun provokatif dilinde deyim yerindeyse “kaleciyi ters köşeye yatırma” çabası öncelik taşır. Benim çabam için ise ille de Fransa’dan bir karşılık arayacaksak Camus’yü tercih ederim… Yani “Tersi ve Yüzü”ne aynı anda bakmak… Böyle olunca “yerçekimi yasası”nı gözetmek de kaçınılmaz bir sonuçtur. Med-cezir, ayna-yansıma, zıtlık-uyum… Asıl ruhta bir karşılığı olmasaydı kütle çekim kuvvetinin fiziksel bir karşılığı da tam gerçekleşmiş olmazdı bana göre…

ELEŞTİRİNİN ALANINDAN ÇIKMADIM ASLINDA

Şerh, açmaya dair bir girişim. Bana hep ayartıcı  gelmiş post-yapısalcı okumaya kıyasla ki, bir tür “yıkma”yı da içinde barındıran bu deneyimden şerhi farklı kılan şey nedir? Şiirleri, niçin düzyazı ve olaylar dizgesi üzerinden okumaya kalkıştınız? Şerhi, yapı-söküm ve tahrifattan farklı kılan nedir?

Yıkmak, yapma niyetince tahrik edilen bir eylemdir. Düz bir söyleyişle, bir alan üstündeki bir yapıyı yıkmak, o mekanı yapısız olarak yeniden biçimlendirme niyetini içinde barındırır. Bu yüzden post-yapısalcı okuma şerhle sağlanabilecek bir okumaya göre her zaman iki numara dar gelen bir gömleğe dönüşür.

Şundan ki, her okuma bir tahriftir ve her tahrif bir iğvadır. Yağmur toprağın, güneş tohumun, kelime dilin, dil sözün, söz anlamın ayartıcısıdır. Post-yapısalcı okuma aklın belirlediği izleklerden yürür, şerh ise duyguyu ve görünende görünmeyene olan merakı da dahil eder ana izleklerine… Akıl izleğinden baktığımızda tahrif eylemi bir tür anarşik durum olarak belirir ancak şerh mantığından baktığımızda onun yeni oluşlar için zorunlu bir ayartı (Sünnetullaha bağlı bir tezâhür) olduğunu fark ederiz.

Kuram ve edebiyat eleştirisi dendiğinde “içimden böyle geldi” şeklindeki cümleyi hep ciddiyetsizlikle veya popüler yatkınlık, iyi ihtimalle günü kurtarmak olarak karşıladınız şimdiye kadar… Ne oldu da matematikçilere, mimarlara ya da kuyumculara has bu analitikten Ateşten Kelimeler’e geçtiniz? Nedir sizi cümlenin içinden geçerek kelimeye, söze götüren süreç…

Evet, geçtim ama sizin belirttiğiniz kabullerimden vazgeçmeden geçtim. Eleştirinin alanından çıkmadım aslında, sadece o alandaki mevcut kabullerin daha derin, daha sahih okumalar için yeterli gelmediğini, şerh mirasımızın eleştirel söyleyişteki yetersizliğe karşılık olabilecek bir yeterliliği de içinde taşıyıp taşımadığını merak ettim. Daha net bir söyleyişle, bu kez demedim, doğrudan denedim.

Varsayalım ki aşık olunan bir kadın var ve varsayalım ki bu kadının adı Meryem olsun. Meryem önce sıradan bir isimdir. Sonra sonra “duruşlu, bakışlı, kokuşlu, gülüşlü…” eklerini almaya başlar… Yani isim giderek sıfata dönüşür, sıfat onun bendeki imgesini doğurur, imgesi zihnimi kuşattığında, yani bilincim onunla dolduğunda, benim sadece ben oluşumun bir hükmü kalmaz, artık onun belirlediği bir ben olmakla, ben o olurum.

Bunları söyledikten sonra şeyhimiz Arabi’nin izini sürmem zorunlu olacak elbette. Varlığı, dolayısıyla insanı ortaya çıkaran şey Aşk’ın kendi Aşk’ına olan Aşk’ından başka nedir? Beni önce kelimeye, sonra söze yani şerhe götüren süreç de Aşk’tan (yani Tanrı’dan) ibaret işte.

lekesizHER NESNENİN BİR TENİ VARDIR

Niçin rüzgâr, toprak veya su değil de ateş? Ve büyük harfle başlayan “Ten”… Ten, şiirle insan, gökle yer arasında hissetmek veya varoluş dediğimiz “kûn”un hikayesi gibi kitabınızda… Ateşten Kelimeler’de varoluşçulara has bir keder giysisi var, katılır mısınız bilmem?

-Ateş; rüzgâr, toprak ve su unsurlarınca da taşınan olmakla dört unsurun en önemlisidir. Ateş, iyi ile kötü, yaratıcı (nur) ile yok edici (nar), günah ile sevap, ceza ile ödül…dür. Bu yüzden, Bir’liği dolaysız olarak temsil edilen tek iki’lik olmakla ontolojik anlamda biriciktir. Günahkâr insanın cehennemden cennete geçebilmesi için onunla temizlenmesi de işte tam bu yüzdendir.

Ten, ruhun kafesidir. Kafes yani çift yönlü, içten dışa, dıştan içe geçirgenliği olandır… soluğu alan ve çıkaran, kokuyu çeken ve yayan… Bu manada her nesnenin bir teni vardır… Örneğin taşın teni… O da gündüz soğuğu kusar, sıcağı emer, gece soğuğu emer, sıcağı kusar… Ten evrensel bağdaşmadır, vücutla ilişkilidir; bedense varlık durumudur, mevcut kılınışla ilgilidir… Bu yüzden ten kozmogoniktir ve beden tenin bir niceliğidir.

Hal böyle olunca konu kendiliğinden “kûn”un hikayesine dayanmaktadır. Biz de bu hikâyenin içindeyiz; hikâyesi o hikâyeyle yazılanız ve doğru hikâyemize ulaşabilmek için o hikâyeyi binbir yüzüyle anlatanız, yorumlayanız sonuçta.

Varoluşçuluğa has bir keder giysisi… diyorsunuz. Katılırım elbette… İyi bir soyutlama yapmışsınız… Bütünün, parçanın, yarılmanın, kopmanın, kopuştaki acının ve kopmuş olma hüznünün dili evrenseldir. Bunun bir ucu da Varoluşçuluğa değiyorsa değsin varsın.

HİKAYEMİZ ATEŞ DENİZİ ÜSTÜNEDİR

Trajedi, dram ve hikaye, edebi türler olarak aslında üç büyük kutsal kitaba atıf yapıyor. Siz bugüne değin öykü ve hikaye ayrımı yapmakta ısrar etmiş bir edebiyat eleştirmeni olarak, AteşTen Kelimeler’i, öyküden çok hikayeler denizine bıraktınız sanırım. Bu bir vazgeçiş mi?

Ateşten Kelimeler’i ateş denizine bıraktığımdan eminin ama siz hikâyeler denizine bıraktınız diyorsanız buna da itiraz etmem. Etmem çünkü hikâyemiz zaten ateş denizi üstünedir. Bunun teknik anlamda öykü-hikâye ayrıştırmasıyla ilgili olabileceğini doğrusu hiç düşünmedim. Ancak şu kadarını söyleyeyim: Öykü, “edebi hikâye”dir; hikâye ise hiçbir türle sınırlandırılamaz çünkü tüm türler hikâyeye hizmet eder. Demek ki, söz konusu ayrımdan vazgeçmemişim.

Pascal Bonitzer’in “Ses uyumaz” dediği bir şey var. Özellikle kitleler üzerinde gerçek, derin ve sürekli etki yaratmayı hedefleyen eserlerin hayatın tüm vechelerini zorunlu bir maddecilikle kavraması gerektiğinden bahseder. “Hayat gerçeğini ve tarihi potayı, popüler ve evrensel olana yaslamadan, derinlik ve süreklilik kazanılamaz” fikrine ne dersiniz?

Popüler kelimesini dağdaki çobana da kürsüdeki profesöre de söyleyeceği bir şeyi olmak anlamında kullanıyor olmalı Bonitzer. “Ya ben öleyim mi söylemeyince” diyen Yunus’un idrak sahibi olan herkese bir şey söylüyor olmasındaki durumdur bu.

Bonitzer’in “zorunlu maddecilik” nitelemesi rahatsız etti beni. Çünkü “ses”ten söz ettiğiniz yerde, söz ettiklerinizden az bir kısmı madde ve maddeciliğe tekâbül eder. Biraz da bu yüzden ben “ses” denildiğinde Bonitzerci yaklaşımı değil, Zeynep Sayıncı yaklaşımı benimserim. Ne diyordu Zeynep Sayın: “Sesin kökeni asla görülemez, yapısal olarak gizli bir içeriden çıkar ve bizim gördüğümüzle asla örtüşmez. Dil ile beden arasındaki kiyazmatik kesişmedir, SES” diyor ve “”Her anlamı harekete geçiren, ama kendisi asla anlamlandırılamayan ses”i “Titreşim bedeni” olarak tanımlıyordu. Sonra da Lacan’dan şu alıntıyı yapıyordu:  “Kulakların kapağı yok / gözlerin kapağı var”.

Konu ses ve “evrensel olana yaslamadan, derinlik ve süreklilik kazanılamaz”lıksa ben Zeynep Sayın’ın öğrencisiyim demektir. Çünkü “ses” tümüyle semavidir. Kelimeleşerek peygamberlere inzal olunur. Bu nedenle kutsal kitaplardaki ilgili ayetin formu hiç değişmez: “O bir ses duydu.” Bu duyulan ses popüler olmak ne kelime, kurdu, kuşu, böceği ve cini de kapsar. Muhatabı peygamberler ve inananlardır kuşkusuz ama hinterlandı kainattır.

(MİLLİ GAZETE, 04 OCAK 2010)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn