ALLAH AZZE ŞEHİT GAZZE / TOPARLAN

1-ALLAH AZZE… ŞEHİT GAZZE…

Tam kırk yıldır Filistinli oldukları için öldürülüyorlar. Çok ölüyorlar. Daha çok ölüyorlar. En çok ölüyorlar…

Tam kırk yıldır yaşıyorum. Filistin’de olmadığım için yaşıyorum. Çok yaşıyorum. Daha çok yaşıyorum. En çok yaşıyorum.

Tam kırk yıldır okula giden çocukları vuruluyor ince boyunlarından Filistin’in. Allah,evet şahdamarından da yakındır kullarına. Şahdamarı kopuk olsa da evet, Allah ile beraberler Filistinli çocuklar, Hayat Bilgisi Dersi’nin çıkışında… Onlar, Hayat Bilgisini, Ölüm Bilgisiyle beraber hıfzediyorlar, daha doğmadan, analarının karnında…

Havaya bir “ra” harfi çiziyorum. Bir sandal gibi, kıyısına yanaşmış cennetin, içinden Filistinli çocuklar, kuşlarıyla, zeytin yapraklarıyla birbir iniyorlar Aden Şehrine… “Ra” bir yay gibi,kavis gibi, Cebrail Meleğin kanadı gibi, Ref-ref gibi, sırtına alıveriyor Gazzeli çocukları, esfele safilin’den, meleklerin arasına taşıyor onları. “Ra”: Rahman’ın “ra”sı. Rahim’in ”ra”sı…

Havaya bir “nun” harfi çiziyorum sonra. Tam noktasını koyacakken Gazze’den ateş haberleri düşüyor, birer napalm bombası hızıyla: Okullar, hastaneler, ana okulları, üniversite, kreşler, evler, bahçeler, yerle bir edilmiş, ölü sayısı 500’ü aştı diyorlar… Tam noktasını koyacakken “nun”un, boğazdan aşağı geçemeyen bir kiraz şerbeti gibi yakıyor ciğerlerimi işittiklerim. Kiraz renginde küçük çocuk ölülerine, kiraz saçlı avuçlarıyla tabut taşıyan anneleri karışıyor.

Filistin: Gelincik tarlası ümmetin! “Nun”un noktasını koyamadığım, koskoca dünyada bir yere yerleştiremediğim, eğreti bir kan çanağına dönüyor.

Bugün günlerden nedir diye soruyorum takvimlere? Kerbela günleridir diyor olmayan takvimlerin olmayan arka sırtları kana batmış kederle… Bin değil, 6 bin kere severim ben Hüseyin’i diyorum.. Sonra da kareli bir hesap defterinin her bir kutusuna, hiç de kendimi yakıştıramadan, ama imanım gibi biliyorum Hüseyin’in yanında olduğuma dair antlar içerek. Kendime kahrederek… Ne Filistin’e, ne Kerbela’ya… Yar olamadan… Yetişemeden ellerim. Ben işte böyle, tam kırk yıldır, havaya harfler çizerek, Mescid-i Aksa’nın Bahçesini, uzaktan özleyerek, onun her vuruluşunda alnımdan bir kere daha vurularak, büyüyorum…

Allah Azze… Billah Gazze…

Katillerin resmi geçidi başlıyor sonra televizyon ekranlarında. Utanmadan “siviller ölmedi” diyorlar, utanmadan “ama”larıyla başlayan uzun ve kirli cümelelerini kuran çocuk cellatlarına bakmak bile iğrendiriyor ruhumu… Ashab-ı Uhdud’u ateşe veren zalim kralın kıssası, 2008’in sonunda, tekrardan yazılıyor. Gazze, ateşe veriliyor. Gazze, ateşler içinde bir semender misali, Allah’a olan vaadinden dönmüyor, aşka rumuz oluyor. Ah! Gazze diyorum içim yanarak, hiçbir sevgilisi cihanın, senin kadar sevilmedi…

Sonra da havaya bir “elif” harfi çiziyorum. “Elif”; kainatı, tam ortadan ikiye bölüyor, bir tevhid ekseni gibi, bir ok gibi, itiraz gibi, iyilikleri kötülüklerden ayırır gibi, Zülkarneyn’in miğferi gibi, parlak ve koruyucu… Yerle göğün arasını tutup açmış, uzun boylu bir cennet ağacı gibi, altı günde yaratılmış yerlerin ve göklerin adını ezbere okuyor, okuyor aynı “elif” … Sonra da tutup Gazze’yi kucağına alıyor. Kanadı kırık bir kuşu, kundağında kanayan bir yavruyu tutar gibi, Gazze’nin gözlerinden öpüyor… Gazze, sanki İsa’yı işitmiş gibi, öldüğü yerden doğruluyor. Ardından yeminleri yetişiyor Rahman’ın:    

İncir’e…

Zeytin’e…

Sina Dağı’na…

Kuşluk Vaktine…

Ve sükuna erdiğinde geceye…

Yemin ederim ki Rabbin seni bırakmadı! 

(GERÇEK HAYAT; 02.01.2009)

2- T O P A R L A N (İntifada)

Kerbela günlerinin içinden geçiyoruz. Dünya; Yas’ını tuttuğu Ehli Beyt’in yıldönümünde, yeniden kırılıyor…

Gazze, kızıl bir gelincik tarlası gibi. Genci yaşlısı, kadını erkeği, dedesi, kundaktaki bebeği ile bir halk gözümüzün önünde katlediliyor…



Bir savaş değil bu! Cenosit. Soykırım!



Gazze’ye dikenli teller, gözetleme kuleleri ve kalın duvarlar içinde sıkıştırılmış, kıstırılmış bir halkın, feci şekilde tek tek öldürülüşünü seyrediyoruz. Ana okulları, kreşler, üniversite, hastaneler, evlerinde uyuyan çocuklar, paramparça edildi. Kayıp beş yüzü aştı…

Gazzeliler ne dışarı kaçabiliyor, ne de bir hedef tahtasına dönüşmüş kentlerinde saklanacak bir yer bulabiliyor… İsrail, hastaneleri bile bombalıyor. Şehrin tek bağlantısı ve hava deliği şeklinde yer altından açılmış tünel de bombalanmış durumda…

İsrail, kırk yıldır işlemeye devam ediyor bu cinayetleri…



Bazılarının dediği gibi HAMAS değil mesele…



Çünkü HAMAS yokken de Sabra’yı, Şatila’yı, Yafa’yı ve daha nice soykırımı yaşamıştı Filistinliler, o zaman da EL FETİH vardı…

Ama Filistin’deki katliamlar, Hamas’tan ve El Fetih’ten önce de devam ediyordu. İsrail’in 1968’den beri bölgede yönettiği cinayet eylemlerinin mazereti olamaz direniş hareketleri.. Tam tersine direniş, zaten işgal ve kıyımın olduğu yerden çıkar. Direniş ve İntifada’lar, İsrail’in işlediği cinayetler sonrasında ortaya çıkmış birer kuvayı milliye hareketidir…



Ama bunları anlatmanın bir faydası yok. Sözün, harflerin, empatinin, hukukun, özür dilemenin, felsefenin, edebiyatın bittiği yerdeyiz. Çünkü bu çok açık bir cinayet… Yani aydınların, sanatçıların, yazarların, siyasetçilerin bir şeyler yapmasını beklemek oldukça naif bir beklenti, zaman kaybı!

Biz, yani sıradan ve küçük insanlar, ne yapıyoruz ona bakalım…



Kimseyi suçlayacak, birbirimize girecek zamanımız yok. Arap dünyası uyuyor mu? İslâmi teşkilatlar ne yapıyor? Hükümetler nerede? Ermenilerden özür dileyenler Filistinlilerden de özür dileyecek mi? Hangi cemaat suskun ve eylemsiz? Kim, “ama”larla başlayan cümleler kurarak İsrail ve soykırımın savunuculuğuna girişmiş? Hangi mihraklar İsrail’i eleştirenlere sansür koyuyor? Bunların cevaplarını biliyoruz zaten!

Bunları sormak, sadece zaman kaybı. Zaman kaybı derken, bu ciddi soruları sormayalım demiyorum, iç muhasebemizi elbette yapacağız. İnsanlık, vicdan ve onur sorgulamamız elbette devam edecek. Ama şimdi iş zamanı.

Yıkılmış duvarlarımızı örme zamanı…

Birer tuğla gibi, duvara taş olma, taş kesilip de duvarı ayakta tutma zamanı… Bırakın diğer işleri büyükler, yani politikacılar, sanatçılar, aydınlar, sosyologlar, anketçiler yapadursunlar… Onlar konuşmaktan başka bir şeyi bilmiyorlar…

İş başa, başımıza düştü…

Yani ki; her birimiz tek tek Filistin’in atan kalbi olmak durumundayız. Bu kalp atmalı, Filistin’de akan kana bir sargı, bir tampon, bir şifa, bir iyileşme getirmek, olmak zorundayız…



OL’MAK zorundayız…

OL emrine hitaben vücuda gelmiş kainatta, insanlık sınavımızı, onurdan ve adaletten yana koymak zorundayız…



Mescid-i Aksa’nın bahçesini uzaktan seyrederek büyüdük hepimiz. Filistin’in kırk yıldır kanayan açık yarası, hepimizi yetiştiren bir okul oldu bu süreçte. Dökülen şehit kanlarının öğretmene dönüştüğü, zorlu bir derstir Filistin hepimiz için. Filistin’de vuku bulan her katliam, ümmetin geçirdiği sınavlardan bir sınav…

Orada şehit olan kardeşlerimiz dünya ve ahiretin en yüksek mertebeleriyle geçtiler sınavlarını… Biz bize bakalım! Ne yapıyoruz? Ne yapmalıyız?



Kımılda!

Allah’a dua et!



Kunut yolla, Fetih yolla, Salavat yolla!



Hareket et! Dışarı çık!

Sokaklarda itiraz et!



Mektup yaz!

Şiir oku!

Slogan at!



Bir dilim ekmeğini Filistin’e ayır!



Pankart taşı! İmza topla!



İlaç topla!

Yardım topla!

Kapılara yığıl!



Bir resim çiz!

İlan dağıt!



Duvara yazı yaz!

Kapıları çal!

Arkadaşlarını topla!



Çocuklarını al ve bugün Cuma, dışarı çık!

Toplan! Toplan ve Toplan!

Arkana, geceye ve ihanete sakın bakma! Aldırma! Toparlan ve derhal toparlan! İbrahim peygamberin dört ayrı dağın başına koyduğu kuşların “toparlan” emrine uyarak tüm parçalarını toparlayıp da yeniden kanat çırpmaya başlaması 
gibi TOPARLAN…

İsa peygamber’in Bismillah deyip de dirilttiği ölü canlar gibi DOĞRUL ve KALK… Rabbi, Hz. Muhammed’i (sav) hiç bırakmadı ki! Korkma ve Yürü!



***

Kitabını aç ve oku!


Fabrika işçisi, konfeksiyonda ortacı, öğretim üyesi, avukat veya tamirci olman fark etmez. Kitabını kalbin gibi aç, kalbinle aç onu, sesine kulak ver, işit onun sözünü. Hadi Kitabını oku ve hatırla.


Senden önceki niceleri de geldi geçti ve sen de geçeceksin. Bir ödül töreninde takacağın dördüncülük madalyası kadar hem teşvik edici, hem de kırıcıdır başından geçenler. Ki, bütün şanslı birincileri de yeryüzünün, madalyalarını en çok müzelere asarak geçip gitmişler…

Zenginler biriktirdiklerini, sevenler şiirlerini, analar oğullarını, kızlar gelinliklerini, kalemler mürekkeplerini ve cümle çiftçiler sabanlarını, bırakıp da geçtiler. Gittiler. Köşkler sahipsiz, tahtlar varissiz, mabedler müridsiz kaldı. Unutma, bir gün göklerin de güneşsiz kalacağı günler çok yakın. Biri ak diğeri kara, iki küçük fare gibi her geçen gün, hayatını azar azar kemirirken…

Aynaya her baktığın gün, senin için gökten özel olarak inmiş bir ayet olsun. İşte hayat dostum, hayat dediğin şey, eriyen bir mumdan, güvenin tükettiği bir mendilden, nem yemiş demirden, daha dayanıklı değildir…


Senin bu kendinden utanmaların… Mutsuzluğun… Huzursuzluğun… Ruhunun bir türlü dolduramadığı o gizli iç ceplerin… O gizli ceplerde kimselere söyleyemediğin arzuların, tutkuların… En diplerinde, incilerinle kol kola yüzen köpekbalıkların… Gri renkli kararsızlıklarınla, siyahların ve beyazların… İçinde gezinip duran ejderhaların ve ceylanların… Hepsi seni insan kılan, insan kıldığı kadar insanlıktan da çıkarabilen şeyler. Evet biliyorum, zorsun, zoruz, çünkü insanız…


Yorgun çocuk! 


Elinde tuttuğun Son Söz’üdür Allah’ın! Ve işte, birazdan kopacaktır Kıyamet!


Yorgun çocuk!


Sana itinayla öğretildiği gibi, “barbarlığını” sorguluyorsun, Kitabını eski, adını eksik buluyorsun. Her konuşmana “sahip”lerini sevindirecek bir kibarlıkla ve dünyadaki varlığını affettirebilmek adına, özürlerden özür beğenerek başlıyorsun…

Rengin, dilin ve kokun asabını bozuyor. Hiçbir mucizevi makyaj malzemesi seni yeterince saklayamıyor. Kendinden nefret ediyorsun. Kimse sana hediye vermediği halde, şansına en kötü yılbaşı paketi çıkmış çocuklar kadar tasalısın. Buna rağmen davetli olmadığın tüm partiler canını yakıyor, boynuna takamadığın tüm madalyalar, en az iki tane sahip olamadığın ve tadılmamış tüm zevkler, boğazına yumru gibi oturuyor. “Hayatı iyi yaşamak” dedikleri “haram” olan şeylere, camın arkasından bakıyorsun. Asabın bozuluyor buna. Ne kadar alttan alsan, ne kadar af dilesen de olmuyor. Anneni, babanı ve arkadaşlarını da sevmiyor, istemiyor “efendi”lerin.


Yorgun çocuk!


Dünya haritalarında hiçbir yerin olmamalıydı ama en çok da Filistin’de olmamalıydın sen. Hiçbir ağacın altında durmamalıydın. Ama en çok da zeytin ağaçlarının altında… Bunun için yok ediliyor bak kardeşlerin! Bunun için boynundan vuruluyor sana benzeyen tüm küçük çocukları Filistin’in…


Şimdi sen!


Bırak artık kendinle didişmelerini… Bırak bu kendinden utanmalarını. 


Ve Kitabını oku!


Kitabına yüreğini aç!
Toparlan! 


Adem Peygamber’le İki Cihan Server’ine ve o ikisinin arasındaki diğer elçilere bir bir selam vererek, hepsinin de hürmetini, Allah’ın tevhidinde toparla.


Bak ne diyor Kur’an:


“Size ne oldu da; Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar! Bize tarafından bir sahip gönder! Bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa-75)

(VAKİT, 02; 03.01.2009)

Paylaşım
  • Print
  • Facebook
  • Live
  • Twitter
  • FriendFeed
  • RSS
  • email
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Buzz
  • Digg
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Technorati
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites

-

SİBEL ERASLAN

Haberler

 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Eser Gnder Hasan Aycın Çizgileri

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

  • En Yeniler
  • Yazarlar
  • RSS
  • Haberler

Göz Kirası

sonsuzluk enstitüsü ss32.jpg _225.jpg kurumak.jpg _140.jpg g117.JPG a6.JPG 2100DSCF1108.JPG

Sosyal Ağlar