16 Ağu 2010

SİBEL ERASLAN | Haberler

ZAFER YAHUT HİÇ…

Mustafa Kutlu’nun son kitabının ismidir: “Zafer Yahut Hiç”… 


Pirus Zaferi dediğimiz, galipleri için bile ağır hezimet anlamındaki o meşhur savaşlardan bir örnek var kitabın arka kapağında…

İskender’in Hükümdar Dara’dan sonra Hükümdar Eşber’i de yenmesinin acıklı hikayesi…

Dara’nın kızı Prenses Rukzan’ın bu ağır mağlubiyetten sonra Kral Eşber’e sığınması, kralın kız kardeşi Sumru’ya nedime olması…

Sumru ile İskender arasında mektup taşırken gizliden gizliye İskender’e tutulması…

İskender’in ise dizginleyemediği fütühatçı hisleriyle Sumru’nun tüm yalvarmalarına rağmen, sevdiği kadının ülkesine saldırması…

Eşber’in düşmanı İskender’e aşık olan kızkardeşini vatana hiyanetle suçlayıp öldürtmesi. Bunu işiten İskender’in deliye dönerek atını sürdüğü gibi Eşber’i yerle bir etmeye giderken zavallı Rukzan’ı ezerek öldürmesi…

Ardından büyük yıkımlarla geçen ağır bir savaş…

Eşber’in zincire vurulduğu, ülkesinin talan edildiği günlerde Hükümdar İskender tarafından kahramanlığı sebebiyle affedilmesi, kılıncının kendisine iadesi…

Ve fakat Eşber’in tüm bu mağlubiyetlere tahammül edemeyerek iade olunan kılıncıyla intihar etmesi…


Tüm bu dramatik hikayelerin hikmetini sorar hocası Aristo’ya İskender:
“Bu yaşadıklarımın anlamı nedir?”
İhtiyar bilge cevap verir: “Zafer yahut Hiç…”


Kitabı benim gibi diğer okuyucuları için de güncel kılan yanı, metafizik ve kaderle ilgili olarak yol açtığı yukarıdaki başlıktan ziyade…

“Gide gide şehir bitti” cümlesinin ardından gelen yeni/şehir sosyolojisiyle ilgili kuşkusuz…

Üstelik bu yeni, çok da yeni değildir, yani yazarı tarafından her ne kadar bitti dense de, aslında bitmemiş şehrin, kendisiyle ilgili olarak gördüğü bir tür rüya gibidir…

Yalı ve gecekondu örneğinde olduğu gibi, iki zıt temsiliyet, aslında birbirine o kadar da bağlıdır ki biri diğeri olmadan kendisini var edemez, biri diğerinin gördüğü rüya, ötekisi berikinin kan ter içinde uyandığı kabusu…

Mustafa Kutlu’ya has öykücülük dilinde kurulu bu tezatlıklar arasındaki incelikli ahenk, son kitapta da kendisini gösteriyor…

İstanbul’un dış eteklerinde yeni şehirleşmekte olan Tepeköy ve sakinlerinin öyküsüdür bu…

Her ne kadar; Oya, Bulut, Ferit ve Canan arasındaki karşılıksız sevdaların iç içe geçmiş öyküsü gibi dursa da kitabın baş kahramanı yeni kurulan şehir Tepeköy…

Aslında Uzun Hikaye’den itibaren Kutlu, edebiyatçı olarak ne anlatırsa anlatsın bize şehirlerin hikayelerini, kaderlerini, masallarını söylüyor…

Tarihi şehirler eski kimliklerini yitirirken, aslında yeni tür bir kentleşme doğaçlıyor kendini…

Zafer Yahut Hiç’te uluorta dile getirilmemiş ama inceden inceye tüm detaylarıyla örülmüş kederli bir veda hikayesi de var ki, İstanbul’un vedasıdır bu aslında…

Gecekondular, minibüsler, arıtma tesisatı olmadığı için çevreyi zehirleyen atelyeler, fabrikalar, derme çatma işyerleri, hazine arazilerine yerleşip boy atan yeni zenginler, iş bilir, cabbar siyasetçiler, at binenin, kılıç kuşananın misali yerden bitme gibi taşı toprağı altın İstanbul’a akın ederek yürü ya kulum nidasına eşlik edenler…

Benim gözümde Çeliktepe, benim gözümde Dudullu benzeri bir hengame canlandı Kutlu’yu okurken…


Aslında aktüel ve siyasi bir tartışmanın cevabı da örülü Kutlu’nun hikayesinde…

Şehrin ve kapital hareketliliğin yeni sahipleri ve yeni yüzleri ile yaşanan merkezkaç dalgalanma…

Yerleşim ve kazanç performansının, merkezden taşraya evrilmesi. Tekil yönetsel merkezi yapının çöküşü, sivil ve çok merkezli başka başka ve hesap edilemeyen ince ilişkilerle dalgalanan farklı ve çok başlı bir siyaset algısı…

Giderek kendini daha çok hissettiren köylülük; eski toprak bilgisi ve hırsının yeni takıntılı şekli olarak tezahür eden yeni siyaset tarzı…

Kutlu bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama “Tufan’dan Önce”den beri yazdığı tüm hikayeleri aynı zamanda Türkiye sosyolojisi olarak okumak da mümkün…

Hani Malezyalaşıyor muyuz diye ciddi ciddi soruyoruz ya…

“Bir İstanbul var İstanbul’dan içeri” diye nasihat eden Kutlu’nun gerçekçi ve incelikçi dilinde gizli bu tür soruların cevapları… 


Kitaptaki kahramanların isimleri bile, hayat hikayeleriyle müsemma seçilmiş…

Ayrıca kahramanlardan Oya ve Neriman’ın kimsesiz çocuklar yurdundan yetişmiş biri öğretmen diğeri hemşire olarak umutla ve hayatın içinden birer başarı öyküsü olarak kurgulanmaları da çok olumlu…

Kutlu’ya has iyimser, iyiliği önemseyen dilin anahtarları bu iki kadının yazgısı…

Yetimlerin sahiplenildiği, Ferit gibi doktor olabildiği, divanelerin tinerci bile olsa yiğit “komser” Bulut tarafından korunup kollandığı, insanların güç koşullarda ama mahalleli dayanışması içinde birbirine yaslandığı bir dokusu var Kutlu hikayesinin…


Hikayenin Kral İskender’i hükmündeki doktor Ferit, kader kısmet konusunda oldukça zehir zemberek ruhi krizlerle hemhal olan bazılarımızı (benim gibi) epey sarsacaktır…

Kitaptaki tüm kadınların gözbebeği olsa da Doktor Ferit’i hiç sevemedim ve tabii ki benim kahramanım hikayenin sonunda kurşunların üzerine yürüyen yiğit Bulut’tur… 


Kitabın Kutlu damgası taşıyan sırlı kısmı ise; üç rüya ve üç tabirin anlatıldığı sayfalarda düğümlü…

Kader’in önünde boynumuz kıldan incedir şeklinde kulluğa has bir boyun büküştür bu…

Bu yönüyle Ya Tahammül Ya Sefer’in kıyılarına vardırır bu anafikir bizi: Allah vardır, yazdığı Kaderi vardır, öyleyse trajedi yoktur… 


Belki de bu yüzden koca bir “Hiç”tir…

Kazandığımızı zannettiğimiz tüm geçici, yalandan ve küçük zaferler… 


Mustafa Kutlu, Zafer Yahut Hiç, Dergah Yayınları 2010

(VAKİT, 16 AĞUSTOS 2010)

  • Rss
  • Delicious
  • StumbleUpon
  • Digg
  • Tweet
  • Mixx
  • Technorati
  • Facebook
  • NewsVine
  • Reddit
  • Google
  • LinkedIn