YAZINSAL TÜRLERİN DÖNÜŞÜMÜ VE DÜZYAZI-ŞİİR
İnsan da toplum da hayat da edebiyat da sürekli değişim ve dönüşüm içindedir. En basit ifadeyle yeni toplumsal yapılar, gereksinimler, söylemler, duyarlıklar, ilişkiler eski biçimlerle ve sanatsal alışkanlıklarla karşılanamaz hale gelmektedir. Yeni koşullara, ister istemez bir parçası olduğumuz çağın gereklerine uygun yeni biçimler yaratmak; türlerin anlatım olanaklarını zorlayıp zenginleştirmek gerekmektedir.
Sanat ve edebiyat alanında öteden beri belletilen klasik türler, aslında belli bir vasatın altındaki okuyucuların algılamasını biçimlendirme ya da öğretim alanında bazı kolaylıklar sağlama açısından anlamlı bulunabilir.
Bunun dışında, tür dediğimiz şey son çözümlemede, sınırlandırıcı ve yaratıcılığı engelleyici bir kavramdır.
İnsana bağlı olarak, içinde yaşanan çağın gereklerine koşut bir biçimde yenilenen, deforme edilen, başkalaşan, evrilen ve içinden farklı sanatsal olanaklar üretilebilen bir uğraştır, sanat ve edebiyat dediğimiz şey. Belli kanonlara, kalıplara, klişelere sıkışıp kaldığında toplumun ve hayatın hizasından ayrılmakta, gerçekliğin taşrasına düşmektedir. Biçimler, türler hatta bağımsız bir sanat dalı olarak kabul gören etkinlikler, hiç değilse söz konusu insani hizayı yitirmemek için yeni arayış ve hamlelere gereksinim duymaktadır. Üstelik anlayışların ve türlerin evriminde pay sahibi olan öğe sadece bireysel ve toplumsal kırılmalar, dönemeçler, çalkantılar, arayışlar değildir. Bir türle ilişkilendirilen ürünler de bu evrimi sağlayabilir, tikel olarak kimi sanat yapıtları da türle ilgili kabulleri değiştirip edebiyat ve sanata yeni şubeler açabilir, geniş ufuklar kazandırabilir.
Hüseyin Cöntürk; “Önceki kuşaktan kendisine kalanla etrafında bulduklarını yeterli bulan şair ‘çağının şairi’ değildir.” der. Çağının şairi dünden eline geçen şiir zevkini en iyi çıkarabilen fakat aynı zamanda ondan en çok rahatsız olan kimsedir. Yalnız kendi dalının değil başka sanat dallarının da varlığından haberdar olan, çağdaş duyarlığın nabzını olanca genişliğiyle duyan ve kendi sanatının bağımsızlığına da sahip çıkan kişinin büyük işler yapmaya aday olduğunu belirtir Cöntürk.
Büyük diye nitelenen sanatçılar, içinde yaşadıkları çağın ruhunu en iyi anlayan ve yapıtlarıyla yeni, farklı bir sanatsal gelecek tasarımı kurabilen kişilerdir şüphesiz. Bir türün olanaklarıyla yetinmeyerek, yeni türlere kapı açan kişiler de sonuçta onlardır. Başka bir deyişle, bir türü o alanda sınır taşı olan insanlar biçimlendirmekte; bir türe yönelik başkaldırı başka bir türün doğuşuna da zemin hazırlamaktadır.
Günümüz dünyasının algıları, gerçekleri, ilişki biçimleri ve olanakları; sanatın hayatiliğini devam ettirebilmesi için daha üst ve bütüncül bakış açılarını, yaklaşım biçimlerini gerekli kılmaktadır. Destan ya da gazel söyleyen kişilerin dünyasından çok farklı bir insanlık durumu söz konusudur bugün. Edebiyatın hayatla, insanlık gerçeğiyle arasındaki mesafeyi azaltması, geçmişteki ve halihazırdaki olumlulukları, güzellikleri de sahiplenip taşıyarak yarının hayatına müdahale edebilmesi için vakıayla yüzleşmesi gerekmektedir. Elbette bu yüzleşme içe kapanmayı, var olanla yetinmeyi, teslimiyeti ya da her şeye saldırmayı ve tuhaf hevesler eşliğinde günübirlik heyecanlara kapılmayı getirmemelidir. Mevcudu anlamlandırıp aşmaya yönelecek çabalar, çoksesliliği de gözeten bir diriliş aşısıyla yol almalı; yeni ve devrimci bir bilinç hem hayatı hem de sanatsal çabaları kuşatabilmelidir. Bu noktada çağın doğru okunmasıyla örtüşen bir bilgi, bilinç ve eylem bütünlüğünü gözetmek önemlidir; zira gelgeç çabalar ya da moda anlayışlar postmodernizme eklemlenmekten ve yaşanan zamanın buyurgan söylemlerine payanda olmaktan kurtulamayacaktır.
Çağın ruhu bağlamında sanatsal türler üzerinde tartışırken “sinemaya” dikkat çekmek de yararlı olabilir. Görsel, işitsel, yazılı malzemeyi teknolojinin olanaklarıyla bütünleştiren ve türlerin kaynaşmasını sağlayan sinema hem başka sanat dallarından yararlanarak açılım göstermekte hem de o dallardaki arayışları beslemekte, taşıdığı potansiyelle onlara esin kaynağı olmaktadır. Nitekim sinemanın, tıpkı fotoğraf sanatının öncelikle resim sanatını etkilemesi gibi öncelikle romanı etkilediği ileri sürülmüştür. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Joyce, Proust, Musil üçlüsünün Cervantes’ten Thomas Mann’a uzanan bir çizgide klasik serüvenini bütünleyen romana yepyeni boyutlar getirmesinin ardında, yedinci sanatın yerleşik anlatı olanaklarını hızla tüketmesini aramak, boş bir çaba olmaz.
Daha ikincil bir etki biçimi sayılsa bile, sinemanın şiir üzerinde de bir etkisinin olduğu yadsınamaz elbette. Enis Batur’un belirttiği gibi, Türk şiirine erken sayılabilecek bir dönemde girmiştir sinemasal anlatım. Nazım Hikmet’in Açların Gözbebekleri şiirini, kimi eleştirmenler bu konuda ilk önemli örnek kabul ederler. Yine aynı şairin Kuvayi Milliye, Samansarısı şiirlerini ise düpedüz bir şiir-sinema ortak yapımı olarak nitelendirenler bile olmuştur. II. Yeni şiiri bu bağlamda çok daha zengin ve ilginç ipuçları taşımaktadır kuşkusuz. Garipçilerde daha çok şipşak fotoğrafçılık öne çıkarken, Attila İlhan kimi şiirlerini neredeyse görüntü diliyle kurar. İlhan Berk yıllarca sinemalardan çıkmayan, Beyoğlu ve Galata’da bu bilinçle gezen bir kameramandır adeta. Ahmet Oktay’ın Doktor Kaligari’nin Dönüşü adlı yapıtı ise, yetkin bir dışavurumcu film gibi yorumlanabilir pekâla. Özetle, sinema üzerinde düşünmek, şiirin biçim ve içerik çeperlerini genişletme konusunda bugün de bize kimi olanaklar sunabilecektir.
*
Yazınsal türlerin lirik, epik ve dramatik olmak üzere temelde üçe ayrılmasının kökeninde, Aristo ve Platon’un bir yanılsama / yanlış anlamlandırma eşliğinde yerleşik kılınan görüşlerinin olduğu ileri sürülebilir. Onlar “tür” üzerinde değil “kip” ve “söyleyiş tarzı” üzerinde yoğunlaşmışlardır. Aristo’ya göre “mimesis” ana kuramsal çerçevesi içinde soyluları konu alan ve anlatım aracı olarak da davranışı / jesti kullanan yazınsal biçim, trajedidir. Eğer konu soylular değil de sıradan insanlar ise, komedidir. Soyluları konu alan ve anlatı yoluyla taklidi seçen yazınsal biçim ise epiktir. Tür kavramı, Aristo’nun Poetika adlı yapıtının sorunsalı değildir. O; “Ne taklit edilmiş, içerik, bilgi nedir?” sorusuyla “Nasıl taklit edilmiş; kip, dilsel yapı nedir?”, “Taklit, hangi ortam aracılığıyla iletilmiş; yani biçimi nedir?” sorularına yanıt arar.
Klasik dönemin, romantikler ve romantik sonrası dönemin, modernlerin, kendi nedenlerinden dolayı, Aristo’yu yanlış “anımsayarak” kip ve türü karıştırdıkları söylenebilir. Edebiyatın, estetik ve dilbilimsel özelliklerinin birbirine karıştırılmasıdır bu. Lirik, epik ve dramatik; konu ve biçimin belirlediği türler değil, kültürel ve tarihi özellik gösteren ampirik pek çok türü (şövalye romanları, pikaresk, polisiye roman, vodvil vb.) kapsayan, bu türlerin üzerlerini bir kemer gibi örten, “baş” olan türlerdir. Sözgelimi, casus romanı 18. yüzyıl edebiyat kuramcısının düşünemeyeceği bir türdür fakat baş-türlerden çıkartılabilecek bir sonuçtur. İleride çıkabilecek pek çok tür de şu anda bizim düşünemeyeceğimiz örneklerdir. O yüzden, bilinen hiçbir türün, en doğal ya da “ideal” olamayacağını ileri süren yazarlar vardır. Bilinen bütün yazınsal türlerin, alt-türlerin, üst-türlerin, tarihsel verilerin gözleminden doğan ampirik bir sınıflandırma olduğu savlanabilir. Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı dikkate değer çalışmasında Jale Parla’nın dediği gibi, “Gerçekten de yazın geleneğiyle hesaplaşmaya girişmiş yaratıcı yazarların pek çoğunun bu kontratın maddelerini değiştirerek okuru şaşırtmaya çalışmaları sık rastladığımız bir olgudur.”
Sanat alanındaki değişim, insana değgin diğer alanlardaki değişim ve açılımlardan tümüyle farklı bir ritim izlemektedir kuşkusuz.
Nitelikli her yapıt, olasılıklar bütününü dönüşüme uğratmakta, başarılı ve özgün her yeni örnek türü birçok yönden sarsmakta hatta değiştirmektedir. Hatta kimi eleştirmenler, bir metnin edebiyat tarihi içinde bir yer edinmeye hak kazanabilmesinin, o metnin belli bir etkinlik konusunda edindiğimiz düşünceyi değiştirmesine bağlı olduğunu belirtmekte, bunun günümüzde de önemli bir ölçüt olduğunu ileri sürmektedirler. Bu yaklaşıma göre, edebi metin daha önceden var olan bir dizgenin, yerleşik bir edebi düzenin ürünü değildir yalnızca; bu dizgenin dönüşümüdür aynı zamanda. Bu bağlamda daha da ileri gidilerek türlerden söz etmenin gereksiz olduğu bile söylenmiştir. Zira her yapıt özü gereği tikeldir, özeldir. Onun değerini taklit edilemez oluşu, öteki tüm yapıtlardan ayrılan yönleri belirler, ötekilerle benzeşip kesiştiği noktalar değil. Günümüzde edebiyatın, tür sınıflamasını terk etmeye yöneldiğini dile getiren Maurice Blanchot bu konuda şunları yazmaktadır: “Önemli olan tek şey yapıttır; olduğu gibi, türlerden uzak, düzyazı, şiir, roman, tanıklık gibi başlıkların dışında, içinde yer almayı reddettiği, konumunu saptaması ve biçimini belirlemesi yetkisini tanımadığı genel başlıkların dışında kalan yapıt. Bir kitap artık bir türe ait değildir, her kitap yalnız edebiyata aittir, yazılan şeye kitap gerçekliği kazandıran giz ve formüller genel özellikleriyle edebiyatın elinde bulunmaktadır bir bakıma.”
Ufuk açıcı her yazınsal söylem; kemikleşmiş yapıları ihlal ederek, kendisini içermeye çalışan döngünün sınırlarını çiğneyerek oluşur ve gelişir şüphesiz. Fakat bunu yapabilmesini sağlayan da bu yapıları bugün bile yine kendi dil ve yazı alanının içinde bulmasıdır. Bir yapının aşılması yahut değiştirilmesi için “norm”un buna açık ve duyarlı olması gerekir. Bize göre bugün çağdaş edebiyatın türsel ayrımlardan tümüyle bağımsız olduğu abartılı bir yaklaşımdır; ancak bu ayrımlar geçmişteki edebiyat kuramlarından devralınan kavram ve sınıflandırmalarla da örtüşmemektedir. Bugün bu kavramları sürdürmek zorunda değiliz kuşkusuz; hatta bugünün yapıtlarına uygulanabilecek soyut kategorileri oluşturma gerekliliği çıkmıştır ortaya. Daha genel bir söyleyişle; türlerin varlığını bütünüyle yadsımak, edebiyat yapıtının kendinden önce var olan yapıtlarla hiç ilişki kurmadığını ileri sürmek anlamına gelecektir. Bu açıdan bakıldığında, türler, bir yapıtın edebiyat evrenine bağlanmasını sağlayan iplere benzetilebilir.
*
“Çağın ruhu” ile örtüşecek, ona içeriden sokulacak, onu anlamlandırıp sorgulayacak hamlelerin Batıda modernleşme olgusuyla iç içe geçtiği söylenebilir. Kocaman kentlerle haşır neşir olmaktan ve sayısız bağlantıların rastlaşımından doğan bir paramparçalılığın oluşturduğu yeni yaşama düzenini ancak yepyeni bir perspektifin ve onun gerektirdiği ayrı, ayrılmış bir üslubun göğüsleyebileceği bir gerçektir. Bu bağlamda karşımıza çıkan ilk önemli isim kuşkusuz Baudelaire’dir. Bir çağ değişiminin orta yerinde, klasik söze ne ölçüde dayanıyor görünürse görünsün, bu sözün kalıplarını çatlatmaya, onu aktığı yataktan taşırmaya yönelmiş bir ecinni-şair profili sergiler Baudelaire. Onun yapıtlarında, teknoloji çağının eşiğinden içeri adım atmış ve orada hemen yırtılmış bir bilincin zalim zamanı karşılayan ‘duruş’u okunur: Konular değişmiş, bakışın prizmatik yasası bozulmuş, her şeyden önemlisi yazan kişinin konumu yerinden oynamıştır.
Baudelaire’in Küçük Düzyazı Şiirler kitabıyla ilgili olarak, ritimsiz ve uyaksız niteliğiyle şiirsel düzyazının ruhun devinimlerini, düşün dalgalanışlarını, bilincin sıçrayışlarını dile getirmek için daha uygun bir biçim olduğunu söylemiştir eleştirmenler ve yazın tarihçileri. Geaton Picon şiirle düzyazının iç içe geçmesini, kendi içine kapanmış bir şiir anlayışından, geniş kitlelere ulaşmayı, onlarla iletişim kurmayı amaçlayan bir şiir anlayışına geçilmesi olarak niteler. Yüzyılın en önemli şiir olayının “şiir olmayan bir şiir”in ortaya çıkması olduğunu belirtir:
“Baudelaire’den Reverdy’ye, şair şiirsel olmayanla şiir arasındaki engelleri yıktı, şimdi durum gerçeğin lehine. Eskiden şair, başkalarının şiirsel olmayanın alanına terk ettiği ne varsa onunla şiir yazıyordu, evreni şiirleştiriyordu. Bugün şiirsel olmayan diye gördüğü şeylerle kuruyor şiirini, şiiri şiirsellikten yalıtıyor. Artık, gerçeği şiire katmak diye bir şey yok, şiiri gerçeğe katmak söz konusu. Şairler ilk kez kendilerine rağmen şairler ve bunu savunuyorlar. İlk kez, şiiri yıkan bir şiir yaratıyorlar.”
Düzyazı-şiirin Batı edebiyatında başkaldıran bir şiir olduğu ve toplumsal gelişmelerle birinci elden bir bağ taşıdığı söylenmiştir. Düzyazı-şiir klasik şiirin katı ve köhnemiş ölçü ve kurallarının dışına çıkmayı göze aldığı için, hem biçim hem de izlek çoğulluğu bakımından roman, öykü, deneme gibi türlerin egemenlik alanlarına sarkmış ve çokbiçimli bir yazınsal tür olarak kabul edilmiştir. Bu durumun ortaya çıkmasında, insan ve toplum yaşayışının başkalaşmasının, krize girmesinin ve benlik parçalanmalarının etkili olduğu düşünülebilir kuşkusuz. Zira Batıda ortaya çıkan ve zamanla bütün toplumlarda görünürlük kazanan yeni insan tipi de anlam dizgesi farklılaşmış, sınırlarını ve güvenliğini yitirmiş, yaşama üslubu büsbütün bozulmuş bir insan tipidir. Değerleri, alışkanlıkları, gelenekleri çözülmüştür. Güvenlikten yoksundur. Köprüleri birçok alanda atmış yahut gemileri yakmıştır. Bir anlamda, bağlı olduğu katı kurallar ve sınırlar da yoktur artık. Baudelaire’in Paris Sıkıntısı içinde dönenen bireyi, şaşkın bir halde, kentin ışıkları arasında, kalabalıklar içinde dolaşıp durur. Kötülük Çiçekleri ve Paris Sıkıntısı, son çözümlemede, çağının görüntüsünü çok çarpıcı bir biçimde veren yapıtlardır.
Tanzimat döneminden sonra gelen sanatçılar, modern olanın getirip önlerine koyduğu başkalaşmış gerçekliği yeterince ve zamanında anlayamamışlardır. Batıyı günü gününe takip ettiği söylenen ve Sanata Dair başlıklı dört ciltlik bir kitap yazan Halit Ziya Uşaklıgil bile; Baudelaire’i etkisiz ve hastalıklı şiirler yazan bir adam olarak nitelemekte, Rimbaud ve Mallarmé’nin yazdıklarını da zevksiz ve anlaşılması zor parçalar konumuna indirgemektedir. Bu yetersizlik ve eksikliklere rağmen, bizde de şiir önemli sıçramalar göstermiş ve edebiyat haritasında dikkat çekici yükseltiler oluşturmuştur. Yenilikçi, avangart yaklaşımların, nazmı nesre yaklaştırma çabalarının yanı sıra Tanzimat sonrasında karşımıza çıkan yeni bireyin iç dünyasındaki kırılmalar, çırpınmalar yahut arayışlar da biçim ve tür alanında bukağıların kırılmasını zorunlu hale getirmiştir.
Düzyazı-şiirin gelişiminde de anlatım olanaklarını zorlamanın, dili ve şiiri özgürleştirmenin, türler arasındaki dirsek temasını ve geçişkenliği artırmanın etkili olduğu söylenebilir. Nitekim sayılamayacak kadar çok şair bu yaklaşım biçimiyle şiir yazmış, çok sayıda ve yetkin düzyazı-şiir örneğiyle daha farklı yönelişlere ve yeni arayışlara geçilebilmiştir. Bütün sorunlarına ve bazı kötü örneklerine rağmen, düzyazı –şiir, bundan sonra da çağının şairi olabilecek kimselere düzyazının zengin, köklü ve devingen birikiminden yeni kapılar aralayabilecektir.
(Hece Aylık Edebiyat dergisi, Şubat 2008)