OSMANLI ŞAİRLERİNDEN SIRRI HANIM’IN SIRRI

I.
Söz Sultanlığının tahtında oturur Şiir… Bu öylesine kudretli ve sarsılmaz bir tahttır ki; Hz.Süleyman’dan bu yana; rüzgar, denizler, kuşlar, karıncalar, dağlar ve nehirler, nice ejdarha ve cinler bile kendi dillerince bu tahtın emrindedir… Şiir, cümle dillerin içinden ve kaderinden geçerek yol almış, varoluşa dair en kadim alın yazısını yazar. Varlık ve varoluş arasındaki “kavseyn” (kavisler) ilişkisi, Rabbani “Söz”le ona ram olan beşeri “söz”ün kavuşması anlamındadır bir bakıma… Bu yüzden şiir, aşk ve arayış sırrını bir yazgı gibi taşır…

Lakin; Diller Meliki Süleyman Efendimiz’in asası, sabırlı bir güve tarafından için için yenip de ne zaman ki mübarek işaret parmaklarından İsm-i Azam kaşlı yüksüğü yerlere yeksan olmuş, işte cümle şairi, sırrın peşine düşüren kader de gelip çatmıştır. O günden beri; tüm şairleri yeryüzünün, yazdıkları her mısrada, o mukaddes yüksüğün arayıcısı kesilmişlerdir… İsm-i Azam’ı keşfedinceye kadar, şairler de şiirler de bitmeyecek, telaşe durulmayacaktır. Bu çileli arayış, adamı aynı anda hem avcı eyleyecek, hem de av kılacaktır…

“Sırları ifşa ediciler” olarak nam salmış kadın milleti ise, belki de bundandır bilinmez, şiirde devlet bulamamışlardır. Birer uç beyi veya bahadır gibi sözler ülkesinin en dış sınırlarında, o da nice badire ve imtihandan sonra ancak at koşturabilen yazıcı kadınlar, şiirler ülkesinin başkentine bir hayli ırak dururlar. Durdurulurlar… Bu, böyledir!

Durdurulurlar da ne olur? Kaçınılmaz bir sızma ve dahil olma provasıdır bundan sonraki kadınların şiire yönelik macerası. Kadınlık sırrını ele vermeden; saçını, eteğini ve kınasını kimselere göstermeden, ismini söylemeden, sesini yükseltmeden, çoğunca sessiz harflerin mahallesinden geçen netameli bir yoldur kadın şairelerin yürüdüğü menzil…

Diyarbekirli Sırri Hanım’ın beyitlerinde boşa denmemiştir:

“Benim gönlüm kızıl gül goncası veş dopdolu kandır
Açılmak ihtiyar etmez, meğer yüzbin bahar olsa!”

II.
Takribi 600 yıllık bir zaman dilimindeki Osmanlı Şiir geleneğinde eser vermiş ve günümüzde bilinen kadın şair sayısı ne yazık ki çok az… Fatih Sultan Han döneminden tanzimata kadar çizeceğimiz çizgideki bu tenha mahalde rastlayabileceğimiz nadir şaire isimleri şöyledir; Zeynep Hanım, Mihri Hatun, Ani Fatma Hanım, Fitnat Hanım, Şeref Hanım, Adile Sultan, Leyla Hatun, Leyla Hanım (Saz), Nigar Hanım, Şükufe Nihal Hanım (Başar), Hubbi Ayşe Hanım, Sırri Hanım, Nesibe Hanım, Saffet Hanım, Sıtkı Hanım, Tuti Hanım… Bunun yanı sıra Bektaşi Melami geleneğinde eser veren ozan kadınları da zikredecek olursak; Emine Beyza Bacı, Banu Cevheriye Çankırılı, Arife Bacı ve Ayşe Bacı (Çukurovalı)yı kaydedebiliriz…

Osmanlı kadın şairelerinin yetiştiği korunaklı muhitler olarak İstanbul, Trabzon ve Amasya şehirlerinin karşımıza çıkması da elbette rastlantı değildir. Zira şiir söyleyip yazabilmek, evvelemirde gönül işi olsa da, saniyen harf mezuniyeti, görgü bilgi, yetişme ve tedebbür ister… Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz şaireler de Osmanlı Sanat görgüsünü en iyi şekilde tahsil edebilecekleri soylu aileler içinden çıkabilmişlerdir. Çoğu şiirlerine isim düşmediği veya erkek mahlası ile yine erkeklerden türeme bir şiir dili adabını kullanarak yazdıkları için, bugün elimize ulaşabilen kadınlara dair tenha şiir atelyesi hiç şüphe yok ki “laedri” sırlarla dolu bir haritadır…
Parşömen kağıdına çizilmiş bu gizemli bir haritayı günyüzüne çıkarabilmek içinse, belki de onu ateşe tutmak gerekecektir. Ki bu ateş; ilk gazetemiz Tercüman-ı Ahval’in neşredildiği 1860 yılında yakılmıştır desek hata olmaz. Zira kadınlık meselesi, artık bir söylence olmaktan çıkıp, memleket meselesi haline gelmiştir bu dönemde… Ancak memleketin mukadderatı ve terakkisi söz konusu olduğunda ortaya çıkabilecek derecede mahrem bir mevzudur kadın ve kalem ilişkisi…

Sırri Hanım Tanzimat Dönemi şairlerinden olup, Tercüman-ı Ahval’e uzanan koridorda geleneğin sesini taşıyan bir kalemdir. Onun derdi memleket meseleleri değil, gönül işleri ve kederleridir. Asıl adı Rahile’dir. Bir rivayete göre Paşa kızıdır bir rivayete göre Diyarbekir’in ileri gelen eşrafından Ahmet Bey’in evladıdır… Zihni Efendi’nin Meşahirunnisa’sında “1815 Diyarbekir” doğumlu olduğu kayıt düşülmüş olup, tarihçimizin çağdaşı bir edibe olarak iltifatla bahsettiği bir hanımdır Sırri Hanım…

Sırri Hanım o döneme mahsusen “konak eğitimi” aldı. Arapça ve Farsça dillerine de ileri derecede hakimdi. Kız kardeşi İffet Hanım da kendisi gibi iyi bir eğitim almış, devrin edip kadınlarındandı. Sırri Hanım tahsilinin ardından Tahir Ağazade Bekir Bey ile evlenir, üç çocuğu olur, Mehmet Emin, Rifat ve Nihal isimlerini verdiği bu evlatlar, şairemizin göz bebekleri timsalidir. Ne yazık ki kızı Nihal’i kaybettikten sonra derin bir kedere garkolur (Mersiyesinde de “Nihal” olarak adı geçen kızı) “Açılmak ihtiyar etmez meğer yüzbin bahar olsa” redifli meşhur mersiyesini bu içli günlerin hatırasına kaleme almıştır. Kalbi yanık ciğeri delik bir anadır. Bu mihnet ona tasavvufta ve edebiyatta menzil aldıracak bir gayreti de getirir beraberinde. Samimi bir şiir dili vardır. Yine Zihni Efendi’nin tabiriyle; “Sanatında yed-i tûla (büyük kudret ve geniş ihtisas) sahibi’’dir. Şiirleri Ziya Paşa’nın Harabat’ında (şiir antolojisinde) yer alacak yetkinliktedir. Mersiyeleri, gazelleri, tahmisat ve tesdisatı ile dikkat çekici bir Şair’dir Sırri Hanım.

Şaire Sırri Hanım Kadirimeşreptir, zikir ehlidir. Eserlerinde tarikat geleneğinin izleri rahatlıkla sürülebilir. Oğlu Mehmet Emin Bey Müntefil Sancağı’na muhasebeci olarak tayin edilince, onunla birlikte Bağdat’a gider. Zihni Efendi’nin ifadesiyle “Bağdat’taki tüm mübarek kabirleri ziyaret eder”. Bağdat, Osmanlı edipleri için hem mukaddesatın hem de sanatın zirvesi bir isim olduğundan şairemizin dönüşü, izlenimleri ve edindiği edebi malumat, İstanbul’da büyük alaka toplar. Hatta devrin sanatkarlarının buluştuğu bir tür edebi ekol evi olan Prenses Zeynep (Kamil) Hanım’ın Beyazıt’taki konağında misafir edilir.

Yanlış bir malumat olarak Sırri Hanım’ın hamisi Prenses Zeynep Hanım’ın eşi Kamil Paşa ile evlendiğinden bahsedilmektedir. Ve fakat kendisi Beyazıt’taki konağa yerleştiğinde Kamil Paşa zaten dünyasını değiştirmiş, dar-ı beka’ya göç eylemişti. Sırri Hanım ve pek çok edebiyatçının daha himayedarı olan Prenses Zeynep Hanım ise, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evladıdır. Mısır’a memur olarak tayin edilen Osmanlı katiplerinden Yusuf Kamil Bey ile yaptığı evlilik o zamanki royal kaidelere aykırı olarak gelişen ve ailesince de pek istenmeyen bir evlilikti… Nitekim araya giren Abbas Halim Paşa birbirini deli gibi seven bu çifti boşattı. Ama ardından meşhur Tanzimatçı Mustafa Reşit Paşa’nın vasıtasıyla çiftin nikahı yeniden kıyıldı ve Prenses Zeynep, Yusuf Kamil Paşa’nın eşi olarak İstanbul’a yerleşti. Çocukları olmadığı için üzüntülerini unutmak maksadıyla pek çok hayır hasenatla uğraşan Zeynep-Kamil çiftinin aynı adı taşıyan Çocuk Hastanesi bugün dahi hala hizmet vermekte ve aşıklar hastanenin bahçesinde yan yana yatmaktadırlar… Bu aşk ve nice mihnet dolu evlilik macerasıyla ilgili ayrıntıyı Şaire Sırri Hanım hakkında yanlışlıkla söylenegelen “kumalık” dedikodusunu silebilmek için veriyoruz, bir de dünyaya göz açtığımız hastanenin banisine olan şükran borcumuza binaen…

Şaire Sırri Hanım, 1877 yılında vefat etmiştir. Edirnekapı Okçular’daki Kadiri Dergahının bahçesine defnedilmiştir.

Zihni Efendi’nin Meşahirunnisa’sında “ze” harfi başlığında hayat hikayesi anlatılan Zeynep Kamil Hanım ve “sin” harfi başlığında hayatı ve eserleri ile tafsil edilen Sırri Hanım, birbirini çok seven iki dost ve kalbi “evlad” hasreti ile yanan iki müstesna hanımefendidir. Allah rahmet eylesin…

Feragat gelmişem fani cihandan hasm-ı canandır
Ne bilsin Mihribanlık resmin ol kim ehl-i nadandır
Felek dıl-hahım üzre dönmedi bergeşte devrandır
Nihal-i nazenimden cüda halim perişandır.

Benim gönlüm kızılgül goncesi veş dopdolu kandır
Açılmak ihtiyar etmez meğer yüz bin bahar olsa

Saladır ehl-i aşka cem’ olup divanı görsünler
Saray-ı halvete hükmeyleyen sultanı görsünler
Melâmet hırkasında gizlenen üryanı görsünler
Hele vaktim yok imdi Sırrı-i suzanı görsünler.

Benim gönlüm kızılgül goncesi veş dopdolu kandır
Açılmak ihtiyar etmez meğer yüz bin bah


  Şiir Yazıları