HÜSEYİN AVNİ CİNOZOĞLU İLE SÖYLEŞİ

“Kör Sahaf” 16. şiir kitabınız. Bize şiire ne zaman ve nasıl başladığınızı anlatabilir misiniz? İlk şiiriniz nerede yayınlanmıştı?
Doğuştan “ şair” kavramıyla karşılaşırız bazı şairleri tanımlarken. Ben doğuştan şair tanımına uyan bir şairim sanırım. Aslında doğuştan şairliğin bir “ avantaj” olduğuna inanmıyorum. Doğuştan şairler için “ şairanelik tuzağı” söz konusudur ve bir olumsuzluk olarak da tezahür edebilir.. Zaten gerçek şiiri tanıdıktan sonra bu doğuştanlık özelliğimle arama bir dalgakıran inşa ettiğimi söyleyebilirim. Şiiri bir yapı olarak düşünen, uzun bir mesai sonucunda kuran ve felsefi bir problematiği de şiirin ana izleğine dahil eden şiirlere ve şairlere haklı bir hayranlık duydum Çağdaş Türk şiirinde düşünsel ağıntıyı ve derinliği şiirsel yapıda en ustaca serimleyen  şair İsmet Özeldir.Başa dönersek ilk şiirimi ilkokul üçüncü sınıfta yazdım.O zamandan beri şiir ve edebiyatla ilgim hep devam etti. İlk ve orta okulda milli bayram günlerin de şiir yazmak, törenlerde şiir okumak, yıl sonu sınıf geceleri için skeç yazmak. İlkokul öncesi ve sonrasında anne babalarımızın anlattığı sözlü kültür örnekleri, menkıbeler sanırım şair kimliğimin ilk yapı taşları oldu. İlk şiirim 1978 yılında  rahmetli Subutay Hikmet’in yayınladığı “ Saçak” şiir dergisinde yayınlandı.Eş zamanda şair arkadaşım Abdülkadir Budak’ın ilgisiyle o yılların Periferi’de yayınlanan en iyi şiir dergisi olan “ Hakimiyet Sanat” dergisinde şiirlerim sıklıkla yayınlanır oldu. Daha sonra yayınlama zorluğu çekmeden Oluşum , Varlık ( Yaşar Nabi Nayır zamanı ), Mavera dergilerinde şiirlerim yer aldı. Sonraki yıllarda önemli dergilerde şiir yayınlamaya devam ettim.

Şiiriniz hangi duraklarda soluklandı? Şiir serüveninizden biraz bahsedebilir misiniz bize?

Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken politik bir ortamın içinde buldum kendimi. Dönemin ruhuna uygun elbet “ idealist” bir niyetten destek alan, sav sözlere ve ideolojik soyutlamalara dayanan şiirlerdi ilk şiirlerim. Kuşağımın seçkin şairlerinden Osman Serhat Erkekliye bu gençlik çalışmalarımı gösterdim, Osman Serhat : “Yayınla bu şiirleri, bu anlayışın en iyi örnekleri “ diyerek ilk kitabımı daha dergilerde şiir yayınlamadan çıkarma gibi bir hata yapmama neden oldu. İyi bir hazırlık döneminden geçmeden kitaplaşmak yarardan çok zarar getiriyor. Galiba en iyisi Hilmi Yavuz Hocamız gibi ilk kitap için 36 yaşı beklemek lazım.  Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra politik ortamın da etkisiyle hayatımda önemli ve ağır bir kırılma oldu. Politik şiirden hızla uzaklaştım. Kişisel benimin güdülediği, bireysel duyarlıkların çerçevelediği, aşklar, anılar, acı ve kırgınlıklardan yola çıkan şiirler yazdım. Daha sonra insan, tarih, coğrafya bağlamında, insanlık ve uygarlık yapı taşlarını önceleyen “ şehir” şiirleri. İstanbul ve Safranbolu’yu izlek edinen şiirler. Yeni Biçem dergisinde değerli eleştirmen Tuncer Uçarol: “ İstanbul şiirleri çok güzel Cinozoğlunun ; İstanbul’un kendinden bile güzel” cümlesiyle   değerlendirecekti İstanbul şiirlerimi.. Bu bakımdan “ Safranbolu’da Tek Deniz Feneri “ , “ İstanbul’da Son Sedefkar “ ve “ İstanbul Unutkan Yosma “ bu anlayışın kült kitaplarındandır.  Bu güzergahtan sonra her ne kadar felsefi kavramlarla şiirsel imgeler  cem edilemezse de , felsefe değil de Doğu toplumuna özgü düşünce yoğunluğuyla “ Hikmet “ olarak adlandırabileceğim düşünsel bir yetkinliği içeren izleklere eğilim duydum.İnsani durum ve konumları dinsel imgelerle, mitolojik göndermelerle kısası enbiya motifleriyle yansıtırken , ruhunu kaybeden bir dünyanın çığlıklarına tanıklık etmek istedim..” Kör Sahaf “ı önceleyen “ Gölgesiz Kandil” kitabım 2001 yılında Hera Yayınlarınca yayınlandı. Bu  iki kitabım arasında tematik bir bütünlük var. Belki ilerde bu iki kitabımı tek bir kitap olarak yayınlama imkanını bulurum. Bu duraktan sonra büyük temalara yönelmek istiyorum.Zaten son on yıldır Batı kaynaklarından çok Doğu Kaynaklarına yönelik okumalarım ağır bastı.Doğu düşüncesini Anadolu topraklarında temsil eden Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre Mevlana  gibi mareşaller var. Tasavvuf ikliminin bu adını saydığım mareşalleri ve diğer kanat önderleriyle  zenginleşen tasavvuf mirasını değerlendiren kuşağım ve daha genç şairlerin varlığı geleceğe umutlu bakmamız ve iyimser olmamız için yeterli neden.. Zaten son yirmi yıldır Türk kültür dünyası, ağırlıklı olarak Doğu kaynaklarına yöneldi. Bir de toplum ve birey üstünde Batı modernitesi’nin faşizan  baskısı, git gide şiddetlendiği için,  bir savunma mekanizması olarak düşünmek mümkün bu olumlu tercihin nedenini. Yakın bir geçmişe kadar, bu ülkenin aydınları, kendi medeniyetlerine karşı bir tür kültürel genosid uygulama gafletinde bulunmuşlardır.. Günümüze gelindiğin de artık; Batılı insan için de modernite tekdüzeleşti; tekdüze hayatlar, tekdüze hazlar, tekdüze modalar. Similizasyon görüntüler içinde modernite’nin orta oyunu daha ne kadar devam eder ? Bilemiyoruz… Ayrıca modernite’nin barbar yüzü ve sabıkası için  Auschwitz , Srebrenica, Ceningrat elbet Hiroşima, örneklerine bakmak yeter artar bile. Belki de şiirimin temel izleklerinden birine değinmediğimi söyleyeceksiniz. Hemen onu da ekliyeyim, belki benim temel bireysel problematiğimle ilgili bir izlek. Psiko patolojik olmasa da psiko patolojiyi “ delilik” olgusunu izlek edinen şiirler. Ağırlıklı olarak “ kitap-lık “ dergisinde yayınlanan şiirlerim farklı bir ana damar olarak şiirimi besledi.

Hangi şairleri kendinize yakın buluyorsunuz, bu bağlamda esinlendiğiniz şairler var mı?

Şiir serüvenimdeki politik ilk kitapla bağlantılı, büyük kırılmadan sonra İkinci Yeni şairleri gözlerimi kamaştırdı. Mantık aksamalarına dayalı, anlamın geriye itilerek anlamın çoğaltıldığı, çağrışımların çözülmesiyle oluşan anlam kırılmalarına yaslı, İkinci Yeni şairleri, en başta Cemal Süreya şiiri büyüledi beni. Eş zamanlı olarak Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın benzersiz mistik ve soyut dili özellikle “ Çocuk Ve Allah “  “ Daha “ , “ Çakırın Destanı “kitaplarını anmak isterim etki ve esinlenme bağlamında.. İsmet Özel ve Necip Fazıl’la  daha geç tanıştım. Ama tanıştıktan sonra da,  bu iki şaire ve şiirlerine haklı bir hayranlık duydum. Özellikle İsmet Özel’in şiirini tanıdıktan sonra, vahşi kapitalizm ve radikal burjuvazinin köhne ve yoz değerlerine karşı saldırı yapabilecek bir üs kurmayı başardım. Bu gelişmeyi doğal bir seyir gibi gözlemliyorum ben, çünkü  kuşağım şairleri de  son on yıldır, hayattan uzak, hayattan beslenmeyen  bir şiir, kitabi ve mistize olmuş imgelerin gözde izlekler haline geldiği, içe dönük bir şiirin takipçisi. Bu belki eleştirilecek bir tutum. Belki de şairler bu tercihleri yaparken daha zihinsel “ entelektüel” ve daha rafine bir şiiri amaçlıyorlar. Sanırım günümüzde mistizmi ağırlıklı olarak izlek edinen tek şair benim. Bir de Batılı ve Doğulu kaynakları ustaca cem eden şairler var. Mesela ben Dostoyevski gibi yazarları daha yakın bir okumayla özümlemeye çalışırken , şiirimin yükseleceği bazı yapı taşlarını orda buluyorum.Rilke’nin “ Malta Laurids Brigge’nin Notları” ve Duıno Ağıtları” nı yeniden yeniden okuyorum.

Hem öykü hem de şiir çalışmalarınız var. Şiir sizin için nasıl bir yerde duruyor?

Şiirin yanında öykünün bir kıymeti harbiyesi yoktur desem. Sakın bu öyküye yönelik bir değersizlik nitelemesi olarak anlaşılmasın. Kendim açısından söylüyorum. Yoksa öykü de çok değerli ve zahmetli bir birikimi ve çabayı zorunlu kılıyor. Benim yazdığım öyküler Çağdaş Türk öykücülüğünün ulaştığı dorukla yarışacak düzeyde değil. İyi ki öykü ve genç öykücülerimiz var. Piyasa romanlarının kirlettiği bir yazı dünyasından korunmamızı öykücülerimiz sağlıyor. Gelecekteki on, yirmi yıllarda şiir ve öykü gerçek zaferini kazanacaktır görüşündeyim. İyi şiiri ve edebiyatı yutmak isteyen  popüler kültür adlı ejderha kan kaybetmeye başladı. Bu hayırlı gelişmeye popüler kültürün kötü olanı pompalamaktaki hırsı, hızı neden oldu. Genel olarak da izleyicileri bile bu kültürün düzeysizliğini fark etti. Şiir dar bir alana çekilmek zorunda kaldı; bu da şiirin, elbette öykünün kirlenmemesi gibi hayırlı bir sonuç doğurdu.

“İsa kılıç kullanmadan yendi Roma’yı” diye başlıyor kitabınız… Kitabınızın temel izleği bu mısrada mı gizli? Mutlak bilginin, bilgeliğin kaba kuvvete, zorbalığa olan üstünlüğüne bir övgü mü kitabınız?

Burada Roma ; modernitenin ulaştığı barbarlığı ve kaba gücü temsil ediyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de Roma yıkılamayacak bir azamete sahip. Nitekim dün Hitler’de yenilmez görünüyordu. Ben Hitler’in yükseliş ve düşüşün de  İlahi bir yazgının somut örneğini görüyorum.Sizin değerlendirmeniz çok doğru. Bu anahtar cümlenin açılımı kitaptaki Roma pagan dünyası ile, günümüz modernitesi arasındaki benzerliğe eleştirel bir tutum takındığımı söyleyebilirim.Pagan dünya insanın medeniyet tecrübesinde geri bir süreç olmasına rağmen, bir tür züppelikle pagan düşüncesinin günümüzde bazı odaklarca yüceltilmesine duyduğum tepki , bu metafor etrafında yoğunlaşmama neden oldu.Klasik faşizm öncesi Roma faşizmin bir örneği.

Sık sık kullandığınız mistik - metafizik ve mitolojik ögeler şiirlerinize masalsı-destansı bir hava veriyor. Bu metaforları tercih sebebiniz nedir?

Yukarda verdiğim cevaplarda kısmen değindim bu sorunuza. Metafizik mistik imgeler çocukluktan beri içselleştirdiğim  inançtan ve bu toprağın ruhundan kaynaklanıyor. Ben ruhen, belki çocukluk anılarımın güzelliğiyle, köyümün ağaçlar altındaki Yörük mezarlığından kopmuş değilim. Modernite keskin bir kılıçla hayatımızı, anılarımızı, hatta inançlarımızı ikiye böldü. Bir de mitolojik imgelerle insani durum ve konumları yansıtmak istedim. Mesela Yakup’un Ağıtı şiirimde:

“ Firavunlar kanlı elleriyle altın külçelerini  tutarken “

 dizesinde , firavunları petrol ve silah tacirlerini, altın külçelerini de; bu çirkin ticaretten edindikleri zenginlik olarak anlayabiliriz “.Bir de galiba insanın var oluş problamatiğinin cevapları , evrensel düşüncenin en yoğunlaştığı örnekleri kutsal kitaplarda bulmak mümkün. Mesela Hazreti Yusuf’un hikayesi, bireysel bir yıkımdan sonra mucizenin, yıkıma uğrayan  bir insanı yeniden doruğa yükseltebileceği metaforunu bulmuşumdur.” kitap-lık “dergisinde yayınlanan iki dizelik bir şiirimi hemen misal vereyim :

 “YUSUFUN BAHTI

İner ışık kuyulara

Mısır’dan gelir tahta yükselen merdiven.”

Mistik metaforlar samimi olmak gerekirse az önce belirttiğim gibi, inanç temelli. Kuran-ı Kerim ‘deki Bakara suresi’nde yer alan “ Ben kullarıma takat edemeyeceği yükü yüklemem “ ayetini, yaşadığım hayatın zor dönemeçlerini hatırladığım da; kesin bir hakikat olarak yorumlamam.Farklı bir bağlamda eleştirmen Yıldız Ecevit bir yazısında hatırladığım kadarıyla; Batı Edebiyatı’nın anıt yapıtlarının mistizimden beslendiğine işaret ederek, şair ve yazarlarımızın mistizme uzak durmalarını, eleştirir.

Bir de ortak insanlık metaforu olarak Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmesi , Hazret-i Hüseyin’in şehit edilmesi, Hazret-’i Meryem’in çektiği acının, ortak bir acı kültü olarak halkın hafızasında yer alması.Mesela şiirsel izlek olarak Fuzuli’nin eserlerinin ağırlıklı olarak Hazret-i Hüseyin’in şehit edilmesine dayalı büyük bir acı hissinin, şehitlik psikolojisinin, üzerinde yükseldiği söylenir.Bu nedenle Fuzuli Kerbela toprağına bağlıdır. Batılı seküler insanın kültüründe “ büyük acı” metaforları olmadığı için,  çok örnekte gördüğümüz gibi Batılı insan kolayca barbarlaşabiliyor.Yani mazlumluk ve merhamet Doğu insanının sembol kavramları.Bir de uygarlık , medeniyet dediğimiz olguyu teknolojik araçlara , askeri güce sahip olmak belirlemiyor.Yazılı ve sözlü kültür, mimari ve tarihsel doku , medeniyetin göstergeleri. Bağdat Kitaplığı’nı yağmalayan bir zihniyete uygar demek mümkün mü? Batı modernitesi “ psikolojiden arındırılmış birey “ amaçlı bir uygarlık peşinde.Buna karşı mesela ; Dostoyevski Batılılaşmayarak Slav kalabilmiş Turgenyev’in aksine.Batı modernitesinin hedeflediği psikolojiden arındırılmış birey aslında makinalaşmış , otomatlaşmış bir bireydir.Folklorumuza, genel olarak anonim edebiyatımıza yansıdığı biçimde, tümüyle dünün ağıt toplumuna özgü bir toplum olarak kalmak da yanlış.Ortalama bir çözüm bulmak zorundayız .Psikolojiden arındırılmış birey son tahlilde paryalaştırılmış bireydir .Dünya ve hayat insana “ eşrefi mahlukat “ a Tanrı’nın verdiği bir armağan. Dünyayı ve hayatı reddeden bir çileciliği , bir çileci ( ascete ) yi de savunmuyorum.

Kör Sahaf şiirinizde “ne demiri eritebildi şiir, ne kılıçtan keskin olabildi” diyorsunuz. Oysa şiirin demiri eritebileceği, kılıçtan da keskin olabileceğini düşünüyordum ben. Ne dersiniz?

Aslında ben de sizin gibi düşünüyorum. Belki bir beklentinin henüz gerçekleşmemesinin yarattığı bir umutsuzluk. İsa’nın, kılıç kuşanmadan Roma’yı yendiği düşünülürse. Şiirin demiri eritecek, kılıçtan keskin olacak bir gücü olduğuna inandığım , umut ettiğim için şiirde ısrar ettim. Bir beklentim olmasa bu dizeleri yazmazdım. Belki kişisel bağlamda bireysel bir yenilgim  düşünülebilir. Başka bir bağlamda;.şair arkadaşım Mehmet Sarsmaz son şiir kitabının adını “ Büyük Başarısızlık “  koymuş.Bu adı çok beğendiğimi söyleyerek Mehmet Sarsmazı tebrik ettim. Ve şairlerin “ büyük başarısızlığa “yazgılı olduklarını söyledim. En azından kendi adıma büyük bir başarısızlığı yaşadığımı itiraf edebilirim. Bu başarısızlığı çok değerli Şair Abdülkadir Budak’ın bir dizesiyle boyutlandırmakta mümkün: “ Yenilecek kadar güçlüyüm artık”  Sonuç olarak İsa da hikmetli sözle yendi Roma’yı. Mahmud Derviş, Ahmed Dahbur gibi şairler de mavzerle değil yakın bir gelecekte sözle ,şiirle zafer kazanacaklar.Sizin de tespit ettiğiniz gibi Cemal Süreya ‘da “ Şiir dünyayı değiştirme araçlarından biridir.” yargısıyla şiire önemli bir işlev yükler. Bu umudunuza ben de katılıyorum. 

İstanbul ve Safranbolu’nun sizin için önemli olan iki mekan olduğunu biliyoruz. Nedir bu iki şehrin sizdeki karşılığı?

Hayatımın beş yılı İstanbul’da geçti.1972-77 arası. İstanbul tam anlamıyla gözlerimi kamaştırdı. Dört yılı Erenköy Kazasker’de yaşadım. Hala Yahya Kemal’in “ Erenköy’ünde Bahar “ şiirindeki:

  Zannımca Erenköy’ünde artık

   Görmez felek öyle bir baharı”

 dizelerindeki acıyı, hüznü hissederim. İstanbul yitirilmiş bir cennettir benim için. Orda belki de tarihi mekanların esinlediği ruh iklimi ve şehrin tarihiyle eş zamanlı yaşadığımı hissederdim. Safranbolu’da da bunu hissediyorum. Eski Çarşı’ya indiğimde boyut değiştiriyorum sanki. Bu tarihi şehirlere tutkuyla bağlı olmamla açıklanabilir. Belki Bursa’da benzer duyguları yaşayabilirdim. Ahmet Hamdi Tanpınar “ Beş Şehir “ adlı eserinde “Beş  Şehir’in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslediği iştiyaktır.İlk bakışta çatışır gibi görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz” derken benimde hissiyatıma radarını tutmakta. Teknoloji hayatımıza bir çok kolaylık getirdi buna karşılık ruhumuzu çaldı. En azından geçmişteki “ insani değerleri” bir ölçüde de olsa koruyabilirdik. Batı uygarlığını da tümüyle reddetmeyi doğru bulmuyorum. Safranbolu’da dünkü hayatı bulmanız mümkün.Camileri,tarihi evleri,anıtsal yapılarıyla… Sadrazam İzzet Mehmet ve Köprülü Mehmet Paşa’nın derin izleri burada. Osmanlı sarayında Valide Sultan döneminde etkili olmuş Cinci Hoca’nın müstahkem bir kale gibi, şehrin ortasında hakimiyetini belli eden tarihi Cinci Hanı burada. Arnavut kaldırımlı yolları,yüzlerce tarihi çeşme, dünü hatırlatan arastası ve 1000 den fazla tescilli tarihi eser bulunmakta.Özellikle gençlik dönemim de Safranbolu şiirlerimi besledi, daha çok eski, tarihteki Safranbolu masalsı bir renkte sızdı şiirlerime. Ama şiirimin yerel bir tat ve kokusu yoktur. Benim Safranbolu’yu izlek edinen şiirleri yazdığım dönemde henüz Safranbolu bugünkü kadar gündem de değildi. Nasıl o zamanlar çok az insan Safranbolu’yu fark ettiyse ben de sezgilerimle bu zenginliği fark ettim. Galiba 1981 yılıydı ve “ Anılar “ adlı çok uzun ve Safranbolu’yu izlek edinen şiirimi Ülkü Tamer; Sanat Olayı dergisinde yayınladı Ressam Kezban Batıbeki’nin resimleriyle birlikte. Safranbolu tam anlamıyla bir müze kent. Arap seyyah İbni Batuta’nın deyimiyle “ Dört Başı Mamur Bir Şehir “.

 Bir de galiba Safranbolu bana,  ben de bir şair olarak Safranbolu’ya yakışıyorum

Teşekkür ederim.


  Edebistan Söyleşileri