ERASLAN: “NAMAZ ve YAZI İKİ SERİN ARALIK BENİM İÇİN”

-Sayın Sibel Eraslan, sanatla yakından ilgili bir aileye mensup olduğunuzu belirledik. Örneğin, anneniz resimle uğraşıyor, ünlü film yönetmenlerinden biri de akrabanız. Sibel Eraslan ise ailedeki hazır duruma yaslanarak sanatçı kimliğini hemen edinmek yerine önce bir özgürlük savunucusu, daha açık bir söyleyişle kadın hakları savunucusu kimliğiyle öne çıkıyor. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa salt adalet duygusundan kaynaklanan zorunlu bir yöneliş miydi?

-Bu bir tercihten ziyade, hayatın sizi sizin dışınızda taşıdığı an’lara dayalı bir durum zannediyorum. Güçlü kadınların arasında büyümüş olmanın tesiri elbette vardır.Beni büyüten kadınlar uzun yol yürüyüşçüsüydü, muhacirdi, geride bıraktıkları şey salt toprak mıydı -şimdiden bakınca bana biraz öyle geliyor biraz hatıra biraz ve mutlaka harita- hiç sanmıyorum… Hicret; unutmak değildir hatta tam tersine unutmamaya dair içilmiş bir yemin gibidir. Şimdiki zamanı ve içinde bulunduğunuz şu anki mekanı, aniden kaybedebileceğiniz bilgisi sizde ister istemez bir tedirginlik vakumu açıyor. Ninniler, masallar, ağıtlar, solgun gemi ve tren biletleri, üzerinde hemen her dilden mührün sayfalarını morarttığı pasaportlar, ilmühabeler… Ben, Rumeli’nden ricatı ve yürüyüşü İstanbul’da ancak durabilmiş beşinci kuşak kadınıyım ailemin… ‘’hazır duruma yaslanarak sanatçı kimliğini edinmekten’’ bahsediyorsunuz ama hicret ehlinin bilmediği bir durumdur ‘’yaslanmak’’… zira hayatta kalmak için yürümek ve gitmek zorundadır o… Benim için sanat; gitmeye dair kurulu bir kaçış planı, yani hayatta kalmak için yürümek ve gitmek ne ise yazmak da o benim için…

-İstanbul Hukuk Fakültesi’nin son sınıfında okurken başlamışsınız yazmaya. Sene 1989. İmzanız önce Teklif dergisinde sonra İmza gazetesinde yer almış. Sonrası ise malum, o günden bugüne sosyolojik planda kadınlık durumları ve kadın hakları konusunda yapılan hemen her çalışmada yer almışssınız. Kadının Tarihi Dönüşümü, Kadının Siyasi Tecrübesi, ‘90’lı Yıllarda Türkiye’de Feminizm, İslami Kadın Hareketi, Vahyi Süreçte Kadın Rolleri, İslami Kadının Siyasette Zaman Algısı… içinde doğrudan yer aldığınız projelerden, ürettiginiz yazılardan bazıları… Bu çalışmalarınıza bakarak kadın konusunda başlangıçta “kadın” özneli çalışmalar yaparken, giderek “İslam” özneli çalışmalara yönelmişsiniz. Bundan hareketle önce kadın özelinde genel problemi kavramak, sonra Müslüman kadınların problemlerini buna göre konumlandırmak gibi bir amacınız olduğuna hükmedilebilir mi?

-Akademi ile hayatın arasındaki en önemli fark da bu zaten… Biri kağıtların üzerinde düşünür Diğeri yaşar, kalp atışlarının içinden kurar kendini… Kadın konusuna odaklanmış yazı ve çalışmalarımı, felsefi bir efor, akademik bir ödev bağlamında görmedim hiçbir zaman. Doğrusal bir çizgide yürümez kadınların zaman çizelgesi, bazen geri dönmek ister kadınlar, hatırlamak bizim için çok önemlidir demeyeceğim, unutmak diye bir şey yoktur. Geriye gitmek derken de ‘’geri’’ bir duvardan çok aşağısı yukarısı ve ileriye doğru salınımları ve girintileri olan esnek ve kalburumsu bir düzlem benim nazarımda… Yani bir tür hayal trambleni. Size fotoğraflar üzerinden bir deney teklif etmiştim; aynı noktada durarak aynı hedefi iki kere fotoğraflayacağız ama birincisinde konkav ikincisinde konveks lens kullanarak… ikisi de aynıdır diyebilir miyiz? Birincisi sizi zorlayıp üstünüze hücum ederken diğeri feci bir kaçışla sizi peşinden sürükleyen bu iki fotoğraf, bizi ‘’görmek’’ üzerinden feci şeklide altüst eden bir deneyim ki burada görüş’ten çok, belki ‘’nazar etmek’’ ifadesi daha anlamlı… Maddenin varlığı ve zaman konusunda alışık olduğumuz tüm bilgileri savuran bir şey bu… Erkeklerin genelci görüşünde ilerlemeci, gelişmeci ve doğrusalcı bir zaman felsefesi hakim, bilimsel düşünce bu yeknesaklık üzerinden büyütmüş kendini… kadınlarda da var bu gerçi, ama çoğu kereler oyun bozancı duraksamalar veya geriye ket vuruşlarla modüler başarı-kariyer anlamını altüst edici gidiş gelişlerimiz var… Dolayısıyla önce kadın sonra dindar kadın gibi aklı başlı milatlarım yok, nazarlarım var, seyredişlerim var, eylemlerim, sevincim ve nedametim iç içe, cevabı aranan sorularım, sonu yazılmamış masallarım var…

-Deyim yerindeyse hâlâ “vatanı kurtarmak” derdiyle dertlenen birkaç kişiden birisiniz. Kadın mitinglerinde, Iraklı kadınların savunusunda, İran’da, Almanya’da kadın problemlerinin izlerini sürürken izliyorum sizi. Hayır, “Vatanı kurtarmak, laikçi kadınlara kaldı, siz artık dinlenseniz” demeyeceğim elbette. Diyeceğim şu: Onca aktif bir kurtarma harekatı içinde felsefeye, müziğe, geleneksel ve plastik sanatlara okuma, teori düzeyinde de olsa zaman ayırdığınızı biliyorum. Bu durumunuzu nasıl açıklarsınız? Eylemden kaçınmaksızın ama kısmen bundan bunalarak sanatla mı sükun buluyorsunuz? Ya da ruhsal donanmımınızı sanatla oluşturup, ondan edindiğiniz coşkuyla eylemlerinizi mi sürdürüyorsunuz?

- Dilbilgisinin dayattığı cümle içi görevlendirmeleri her zaman asap bozucu buldum. Ama hayat, bana ve arkadaşlarıma çoğu kez bir eşya, nesne gibi davrandığından olsa gerek, hayatımın uzun dönemleri, kendimi ve arkadaşlarımı ‘’özne’’ haline getirebilmek savaşımıyla geçti. Bunu ilk hissettiğimde 17 yaşımdaydım ve başı örtülü arkadaşlarıma ‘’E.T’’ler diye başlık atıyordu gazeteler, ardından ‘’Ninjalar’’, ‘’Penguenler’’ geldi… Ekstra terra bir ‘’şey’’dik onların nazarında başka uzaylara aittik veya egzotik masal kahramanı bir Ninja ya da asla yolda karşılamayacağınız, dünyanın sonunda yaşadığını düşündüğünüz, kutup hayvanlarından, penguenlerdendik… Robenson’culuk oynamaya kalkan bu adamlara zavallı köle Cuma’lar olmayacağımızı ifade etmek zorundaydık… Özne ile nesne arasındaki gergin hesaplaşmada nesne yanında verdiğim uzun mücadele yıllarından sonra savunma dilinin bana örtülü olarak sağlamış olduğu aşağılık kompleksini fark etmem uzun zaman almadı… Bunun üzerine yani nesneliği reddedip özne olma savaşımı vermenin yerine bana verili olarak sunulmuş bu mücadele sahasını toptan reddetmeye gelip dayandım. Yapı bozum; dışarıdan bakıldığında nihilist bir yöntem gibi duruyor, doğru. Ama bazen başka çareniz kalmaz… Şimdi kendini özne olarak belirleyen ve bu konuda kendini tekelleştiren zihniyete karşı, var gücümle yüklemin içine akarak mücadele etmeyi daha anlamlı buluyorum. Yüklem yani hayatın kendisi, ritimleri ve kalp atışları… Bu bağlamda sanat yazı ve müzik mesela, hakiki eylem ve taşıdığı özcü itirazları bakımından hayat demek benim için… şarkı söylemekten değil şarkının kendisi olmaktan bahsediyorum!

-2002’de Fil Yazıları’nız yayımlanmış. Çoğunluğu Vakit gazetesindeki yazılarınızdan oluşan bir kitap. Laikliği korumak için insan haklarını, millet iradesini rafa kaldıran zihniyetin saçmalıklarını, çelişkilerini ifşa eden yazılar toplamı… Ardından Can Parçası Hz. Fatıma adlı kitabınız yayımlanmış. Bunlardan hareketle yukarıdakine benzer bir soru soracağım: Feminizm yönündeki çalışmalarınız, çabalarınız ve Hz. Fatıma! Müslüman bir feministsiniz de kendinize antiketeden sağlam örnekler oluşturmak mı istiyorsunuz? Ya da kadın ve siyasa sorunlarında bir kesintisizliğe inanıyorsunuz da söz konusu kitabınızla bunun bir belgesini mi oluşturmak istiyorsunuz?

- Kuran-ı Kerim sürekli okuduğum tek Kitap… Ama dini anlatılar çoğu kez erkek tarihçi ve bilginler üzerinden aktarıldığı için baş kahramanı erkekler olan bir nebiler, evliyalar, gaziler, kumandanlar, kahramanlar üzerinden işletmişiz hikaye belleğimizi. Uzun yıllar Hz.Meryem okudum Eski ve Yeni Ahid’den, Kuran’ı kerim’den, hadis külliyatı ve şerhlerden… Benim yol haritamı Meryem çizmiştir diyebilirim, Allah’n kelimesini babasız olarak dünyaya getiren Meryem, salt İsa’nın değil tüm sanatların annesidir tanrısal İbda’nın tecelligahı olarak… Sonra Elif Çakır’n 2003’te hazırladığı ‘’Kadın Oradaydı’’ isimli projesi de bu bağlamda tüm doğulara ufuk açıcı mahiyette bir ilk çalışmadır. Ne yapmıştı Çakır? Kur’ani anlatılarda yer alan kadın portrelerini yine kadınlara ve bugün üzerinden yazdırmıştı… Sosyoloji tezlerine girecek mühim bir proje. Kendimize yaslanacak bir yer, bir hareket noktası ararken, kutsal ve kadın arasındaki ilişkiyi çözümlemeye dair bir girişimdi bu. Nitekim çağımızın en mühim feminist düşünürlerinden Kristeva’nın da benzer önerileri var, dini kadın portreleri sadece şarkiyatçıların dikkat tekelinde değil… İnsanlar boş zamanlarını değerlendirmek için veya hobi mahiyetinde feminist olmuyorlar, hayat ve hayata dair yaşadığımız tehlikeli deneyimler getiriyor bizi yaslandığımız vadilere… Tabi baştan söyledim kendim için, ben bir yere yaslanmam, yaslanamam, zira büyük yenilgiler ve kaybedişler var sırtımda…

-Gelelim Balık ve Tango’ya. Yukarıdan beri vurgulayıp durduğum kimliğinizle bu öykü kitabınızı okura sunduğunuzda bir tepki aldınız mı? Tepki sözcüğünü açayım isterseniz: “Özgürlükler konusunda daha etkili savaşmak varken, sanat ilginiz de nereden çıktı” gibi, ya da “sanat mahremiyetin ifşasını beraberinde getirir; mahremiyetlerin muhafızı olarak öyküye yönelmenizi yadırgadım” gibi tepkiler…

- Hz.Hüseyin’e de soruyordu çevresindekiler, niçin Kerbela Vadi’sine gidip dayandın diye… kader vardır diyordu O… Sanat, bir ilgi değildir benim nazarımda, belki ilgiyi de içeren ama daha çok aşk ile ifade edebileceğim bir hasıladır. Salt hayatı değil, ölümü de içeren, salt kavgayı değil sükuneti de kendi odalarında eğleştiren büyük bir ev… Sevgili’nin Evi’nde Adem’e tanrı tarafından öğretilen kelimeler ve O’nun bu kelimelerle dünyaya indirildikten sonra aşmaya çalıştığı yapayalnızlığı anlattığınız bölüm var mesela… Öğrendiği kelimeler üzerinden korku ve kaygı ile seslenişleri Adem’in… Sanatçı işte tam da bu mağaranın eşiğindeki adamdır. Ardındaki karanlık dipli mağaranın bilinmez ürkütücülüğü ve yapayalnızlığı ile, karşısında duran başka bir yadırgatıcı bilinmezlik ufku arasında bir başınadır ilk insan… Sanatçı, kendisine nasip olan kelimeler, sesler ve renkler üzerinden aşmaya çalışan kişidir yalnızlığını ve korkusunu… bu yüzden çok sık yazar söylerim; ancak korkaklar yazar bir de oyuna alınmayanlar… Benim için fark etmez, camın buğusuna bile yazarım, çünkü bu benim elimdeki tek şanstır…

-Öyküye Çehov gibi çok rahat başlıyor, Nabakov’un söyleyişiyle “çat kapı” giriveriyorsunuz. “Gözlerime inanamıyordum…”, “Yığılmışım…”, “Öğrenciler karar vermiş…”, “Yaz bitti” gibi merak uyandıran, öykülere sağlam bir eşik oluşturan bir girişler. Tek katmanlı öykü kurgusuna bağlı kalıp, normal süre dizimlerini izleyerek oluşturuyorsunuz “olay” öykülerinizi. Aileden sanaçtı olduğunuzu söyledim, sanata ciddi bir zaman ayırdığınızı da.. Buna rağmen şunu sormak istiyorum: “Sanatçı bir kimliği kazancaksam, sanatın hakkını vererek kazanmalıyım” diye kendi kendinizi bağladığınız oldu mu? İlk kitabınızda yer alan öykülerdeki yetkinlik bunların ötesinde hangi sanatsal kazanımlarınızdan beslendi?

-Çocukluk evreni, yazar için bitmek bilmeyen bir define mahiyetindedir. Anneannemi hep kitap okurken hatırlıyorum mesela, Kamelyalı Kadın, Tahir ile Zühre, Fatma Aliye hanım, Halide Edip Hanım, Şeyh Galip, Dede korkut, Nazım, onun ellerinde tanıdığım arkadaşları gibiydi… Annem de hayatımda tanıdığım en iyi öğretmenlerdendir, kitapları öz kardeşlerimiz gibi bildiysek bu kadınlardan… Üsküdar kız lisesi’ndeki öğretmenim Ayla Ağabegüm’dü, yazdığım hemen her yazıyı Ahmet Kabaklı ya da Mehmet Kaplan Hoca’yla değerlendirebilme şansım oldu, Necip Fazıl, Cemil Meriç, Osman Yüksel gibi devasa isimlerin dizlerinin dibinde büyüdük. Çocukluğum bir yıldızlar geçidinde sürdü… 2000 yılından beri edebi çalışmalarım, Dergah Dergi’sinde ve Mustafa Kutlu Bey’in himayelerinde gerçekleşiyor. Şair Ali Ayçil’in katkısı ve desteği hep yanımda oldu. Cihan Aktaş, çalışkanlık hedefi olarak sürekli atıf yaptığım bir kilometre taşıdır… Dergah tedrisatından geçmiş ve Nazan Bekiroğlu’ndan başlayan kadın edebiyatçılar silsilesinde, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık, Nihan Kaya, Yıldız Kavuncu gibi isimlerden sonra, bendeniz, Gülçin Durman, Pınar Zengin ve Aslı Togay şeklinde devam eden üçüncü kuşak kadın yazarlardanız…

-Eylemli hayatınız ve sanatsal çabanız iç çelişkilerinize neden oluyor mu? Çünkü son tahlilde sanat, dinginliği, bireyselliği, yalnızlığı gereksinir. Diğer bir söyleyişle modern sanat iligisi gizli bir sekülerizmi dayatır. Elbette, bu kısa söyleşi de “Din ve Sanat” gibi insanlık mahkemesinde hâlâ sonuçlanmayan bir konuya girmek niyetinde değilim ama size şunu sormadan da bu söyleşiyi bitirmek istemiyorum: Siyasetçi Sibel Eraslan’la, sanatçı Sibel Eraslan barışık mıdır?

- Namaz ve yazı iki serin aralık benim için… Diğer zamanlarımdaki iç çatışma, ataklar halinde beynime hücum eden patlamalar, ölümü isteten medcezirlere baktığımda harfler hayata tutunduğum şamandıralarım…


  Edebistan Söyleşileri