-Öyküye nasıl başladınız? Öykü türüne olan özel sevginizin arka planında neler var?
-Ben yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Galiba birbirimizi etkiledik. Ankara’daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Cemal Şakar sınıf arkadaşımdı. Rahmi Kaya, Ömer Lekesiz, Ramazan Dikmen, Yusuf Ziya Cömert, Üzeyir Sali, Hüseyin Bektaş’la neredeyse her günümüz birlikte geçiyordu. Cemal Şakar, Ramazan Dikmen öykü, Ömer Lekesiz öykü eleştirileri yazıyordu. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum.
Ama öyküyu tanıdıkça çağın dili olduğunu fark etmiştim. Romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir türdü. Öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımı ile modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahipti. Ayrıca modern insanın ritmiyle, temposuyla ve yaşadıklarıyla örtüşebilen bir türdü. Ve ben de kendimi ancak bu türde izah edebiliyordum. Böylece öyküde karar kılmış oldum. Ama yanlış anlaşılmak istemem. Burada amacım yazınsal türleri çarpıştırıp birbirlerine üstünlüğünü, zaaflarını sıralamak değil. Öykünün bendeki karşılığını izaha çalışıyorum, o kadar.
-Henüz kitaplaşmayan öykülerinizde ilk iki kitabınızda yer alan öykülerden farklı olarak biçimsel kaygılarınızın ağırlık kazandığı görülüyor. İlk öykülerinizi yazdığınızdan bu yana öykü anlayışınızda hangi değişimler yaşandı?
-Evet, artık farklı öyküler yazıyorum. İlk iki kitap tamam. Bunu çoğaltmanın bir anlamı yok. Hem içeriksel hem de biçimsel anlamda çok farklı bir kitap olacak üçüncü öykü kitabı. “Telefon” ve “Sözcükler” bu serinin ilk öyküleriydi. Yeni şeyler yapmak istiyorum. Naif hoşluklar. Edebiyat da böyle bir şey zaten. Hep arayış, yenilik, güzellikler bulmak. Evet içerik de değişecek. Çünkü öykü kitaplarının tematik bir bütünlük içinde olmasını önemsiyorum. İlk iki kitap böyle bir bütünlük içerisindeydi. Üçüncü kitapta da farklı bir tematik bütünlük olacak.
Şimdilerde, yenilikçi, özgün, atak öykü anlayışına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Özgünlüğü, her öyküde yeni biçimsel denemelere girişmek anlamında değil içimizin yankısına uymak, anlatımımızı kendimize ait kılmak, özgür davranmak, yeni keşifler yapmak, yeni yeni yolculuklara çıkmayı göze almak anlamında kullanıyorum. Evet, yeni şeyler söylemek gerek, hem de yeni bir biçimde. Yarınlara kalmanın asgari şartının kendine ait bir öykü evreni oluşturmaktan geçtiğini, kendine ait bir öykü evreni oluşturamayanların hep birilerinin gölgesinde kalacağını düşünüyorum. Türk öykücülüğünün şimdilerde en büyük sorunu, donuk, silik, kişiliksiz bir öykü anlayışına mahkum olmasıdır. Bu nedenle klişe yazınsal alışkanlıkları aşan deneysel çabaları öykücülüğümüz için kaçınılmaz bir gereklilik, ihtiyacı olan bir zenginlik olarak görüyorum. Çünkü genelse sanat özelde de öykü gerçekliği yeniden yaratmaktır, hem de öznel biçimde.
Ama kastettiğim, bir birikime ve kendiliğindenliğe yaslanmayan içi boş bir artistlik, deneysel karmaşa değil elbette. Gerçekliği yeniden, yeni bir bakış açısıyla ve yeni bir biçimle kurma girişimi. Öncü, yenilikçi çıkışlar. Piyasadaki kötü örnekler cesaretimizi kırmamalı. Bu kaotik ortamın, karmaşanın, zihni bulanıklığın öykü diliyle izahını bulmak gerekiyor. Öyküye yeni anlatım olanakları kazandıracak, öykücülüğümüzü yeniden o parlak günlerine kavuşturacak öncü, yenilikçi çıkışlara ihtiyacımız var. Bu bağlamda gerek Eşik Cini, Kül Öykü, Heceöykü ve Notos Öykü gibi tür gazetesi ve dergileri gerekse genç öykü birikimimizin bu çıkışa uygun bir zemin oluşturduğunu düşünüyorum.
-Öykü eleştirisine de önemli bir mesai ayırıyorsunuz. Bu mesai öykücülüğünüze neler kazandırıyor?
-Öykü ne yazık ki edebiyat dünyasında üzerinde en az konuşulan yazınsal türlerden biri. Şiir olsun, roman olsun, sanatın, edebiyatın diğer türleri, alanları olsun, pek çok kuramsal, poetik çalışmaya muhatap olmuşken, öykü için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Hele ülkemizde bu alan bomboş. Sevinç Özer, Aysu Erden, Füsun Akatlı, Feridun Andaç, Semih Gümüş, Necati Mert ve Ömer Lekesiz’in yanına koyabileceğimiz çok az isim var. Bu yazıların ilk amacı işte bu “eksiklik” duygusu oldu. Tabii bu boşluğu ben dolduracağım ukalalığına düşmek istemem. Daha çok öykünün gündeme gelmesi ve tartışılıyor olması benim amacım. Bu yazıları biraz da yaptığı işi anlamaya çalışan birinin sorduğu sorular, vardığı sonuçlar, yaptığı düşünce egzersizleri olarak düşünmek gerek. Aslında bütün bunları öykücüler gerek zihinlerinde, gerek dost sohbetlerinde tartışıyorlar. Ama bizde yazma geleneği fazla olmadığı için, zamanla uçup gidiyor. Bense el yordamıyla ulaştığım bilgileri, malumatları, dost sohbetlerinde edindiğim izlenim ve düşünceleri, tartışma sonuçları uçup gitmesin diye kayda geçiriyorum, o kadar. Sonuçta anlamlı, işe yarar bir bütünlük ortaya çıkarsa sevinirim. Aslına bakarsanız, kendi yaptığı iş üzerine konuşma bana da biraz “tuhaf” geliyor. Bu kişinin ürün vermesi gerekiyor. Kuramsal tartışmalar eleştirmenlerin işi. Gerçekten bunun hakkını da onlar verir. Ama yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı kuramsal yazılar da sonunda bu işi bizzat yapanlara kalıyor. Ama tuhaftır, (kendime bir pay çıkarmadan söyleyeyim) öykü adına iz bırakan kalıcı görüşler, çoğunlukla eleştirmenler tarafından değil bizzat öykücülerin kaleminden çıkmıştır. Bu bağlamda Tomris Uyar’ın o nefis öykü yazılarını hatırlayalım. Toparlarsak, ülkemizde bağımsız öykü kuramcılarının azlığı/yetersizliği nedeniyle öykücüler kendi yaptıkları iş hakkında konuşmak zorunda kalmışlardır. (Öykü kuramları üzerine en zengin kaynağın halen öykücülerle yapılan söyleşiler olması oldukça düşündürücüdür.)
-Bir çok öykü yazarı hakkında da oylumlu yazılar kaleme aldınız. Kendi öykü anlayışınızın öncülleri kimler?
-Beni yazı hayatımda etkileyen dört temel kitap oldu: Virginia Woolf’un Dalgalar’ı, Michel Butor’un Değişme’si, Wolfgang Borchert’nin Bu Salı’sı ve Elsa Trilolet’nin Gün Doğarken Bülbül Susar’ı. Bu kitaplarda müthiş bir insani zenginlik vardı. Bireyin yaşadığı müthiş bir dünya vardı, dehşet bir dünya. Ama benim burda asıl öğrendiğim şey biçimdi. Ve bu kitaplardaki biçim çok başarılıydı. Özellikle bilinçakışı tekniği benim tam da aradığım bir şeydi. Bir de Yeni Romancılar. Alain Robbe-Grillet’nin, Margaret Duras’nın, Nathalie Sarraute’un önerdiği tasvirlerle yüklü, tasvirlerle yoğunlaştırılmış bir anlatı tekniği. Bunların yanında Truman Capote, Katherine Mansfield, William Faulkner, Jorge Luis Borges benim için hep yol gösterici oldular.
Yerli yazarlardan ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sevim Burak, Tomris Uyar, Füruzan, Selim İleri, Hulki Aktunç, Adalet Ağaoğlu’nda zihnimdeki pek çok sorunun cevabını buldum.
Ama itiraf etmeliyim ki, ben de yazarlardan çok metinler, öyküler var. Genel anlamda bir yazarı ve onun tüm yazdıklarını beğenmek gibi bir zorunluluğun bulunduğunu sanmıyorum. Bazen bir kitaptan, bir yazardan bizde üç dört öykü ancak kalabiliyor. Belki iyi bir yazarı okuduğunuzda, mutlaka bir tat alıyorsunuz ama her öyküde, kitap boyunca aynı tadı almanız mümkün olmuyor. Daha açık bir deyişle yazar aynı düzeyi tutturamıyor ya da yazdıkları sizin beğeninize hitap etmiyor. Bu nedenle benim toptancı yaklaşımım yok. Ben dönüp dönüp öykücüleri değil, öyküleri okurum. Ömer Seyfettin’in “İlk Namaz”ını, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bir Yol”unu, Sabahattin Ali’nin “Ses”ini, Sait Faik’in “Müthiş Bir Tren”ini, Ziya Osman Saba’nın “Neveser”ini, Umran Nazif Yiğiter’in “Süslen Berberi”ni, Sevinç Çokum’un “Onlardan Kalan”ını, Sevim Burak’ın “Geldiler”ini, Tomris Uyar’ın “Beyaz Bahçede”sini, Ferit Edgü’nün “Bir Konuk”unu, Mustafa Kutlu’nun “5402”sini, Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken”ini, Tezer Özlü’nün “Hayalet Oğuz”unu, Selim İleri’nin “Erişmez Nevbahar”ını, Işıl Özgentürk’ün “Çınaraltı Değişti mi”sini, Murathan Mungan’ın “Son İstanbul”unu, Cemil Kavukçu’nun “Ludving Grundig”ini, Nalan Barbarosoğlu’nun “Yağmurlu Pencere”sini, Ramazan Dikmen’in “Sen Değil Ayak Seslerin”ini… Aynı şeyi yabancı yazarlar için de söyleyebilirim. Edgar Allan Poe’nin “Geveze Yürek”ini, Hemingway’in “Yağmur Altındaki Kedi”sini, Gabriel Garcia Marquez’in, “Boğulmuşların En Yakışıklısı”nı, O’ Henry’nin,”Son Yaprak”ını, Stefan Zweig’in “Amok Koşucusu”nu, William Faulkner’in “Emily İçin Bir Gül”ünü, Truman Capote’un, “Gece Ağacı”nı, Anton Cehov’un “Besleme”sini, Katherine Mansfield’in “Yolculuk”unu, Jorge Luis Borges’in “Bekleyiş”ini, Wolfang Borchert’in “Kucak Kucak Kar”ını, H. H. Munro’nun “Açık Penceresi”ni dönüp dönüp okurum. Elbette vasat, kötü bir yazardan iyi öykü okumak zor. Birkaç öykü bile olsa iyi öyküler iyi yazarların elinden çıkıyor. Bu nedenle andığım isimlere biraz da bu açıdan bakılabilir.
-Şu an tezgâhınızda hangi kitap dosyaları var?
-Şu an bitirmeye çalıştığım üç kitap dosyası var. Öncelikle üçüncü öykü kitabımı yayına hazırlıyorum. Az öykü yayınlayan biriyim ama hızlanmam gerektiğini biliyorum.
Ayrıca bir “inceleme” bir de “kuram” kitabı tamamlanmak üzere. Türk Öykücülüğünün Kırk Kapısı adını verdiğim inceleme kitabında, kendi öykü evrenini oluşturmuş, öncü öykücülerimizden kırk ismin öykü dünyalarına eğilmeye çalışıyorum. Bu değerlendirme/inceleme yazılarının bir kısmı Eşik Cini ve Heceöykü dergilerinde yayınlandı. Bu çalışmanın özelliği tek tek kitaplar üzerine değil, öykücünün tüm öykü kitaplarını kapsayan bütüncül bir yaklaşımla hazırlanıyor olması. Öykücüler, öykü serüveni, Türk öykücülüğündeki yeri, dil ve biçim özellikleri bağlamında ele alınıyor. Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Sait Faik, Nezihe Meriç, Vüsat. O. Bener, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Sevim Burak, Füruzan, Hüseyin Su, Cemil Kavukçu, Nalan Barbarosoğlu bu öykücülerden bazıları.
Üçüncü dosya ise Modern Öykü Kuramı. Bu dosyada ise modern öykü kuramları, öykünün öğeleri, teknik yapısı; şiirsellik, ritim, kurgu, ironi, bilinçakımı, mekân, görüntüleme, öykü ve roman farklılaşması, öykü ve fotoğraf, öykü ve gerçeklik, soyutlama, sembolik anlatım vb. başlıkları altında inceleniyor. Hacimli, kapsamlı bir kitap olma yolunda. Umarım bu iki çalışma ülkemizde eksikliği hissedilen öykü üzerine düşünme ve yazma çabalarına bir katkı olur.
(KÜL ÖYKÜ AYLIK ÖYKÜ GAZETESİ, SAYI: 5, HAZİRAN/MAYIS 2007)







