KALEMİ KASMADAN YAZMAK

KALEMİ KASMADAN YAZMAK
29 Aralık 2018 - 11:14

Geçenlerde Prof. Dr. Alaattin Karaca, okuduğu “ Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu” adlı kitap üzerine şöyle bir paylaşım yapıp bir soru yöneltti: “Şermin Yaşar’ın kalemindeki rahatlığı dikkat çekici. Kendini kasmadan, dili tabi şekilde kullanan bir yazar. Tanıdığım dindar çevrede yetişmiş yazarlarda dile yansıyan yapay hal ve gerginlik var. Bu gerginlik öyküyü ruhsuz...

Geçenlerde Prof. Dr. Alaattin Karaca, okuduğu “ Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu” adlı kitap üzerine şöyle bir paylaşım yapıp bir soru yöneltti:

“Şermin Yaşar’ın kalemindeki rahatlığı dikkat çekici. Kendini kasmadan, dili tabi şekilde kullanan bir yazar. Tanıdığım dindar çevrede yetişmiş yazarlarda dile yansıyan yapay hal ve gerginlik var. Bu gerginlik öyküyü ruhsuz kılıyor. Nereden kaynaklanıyor acaba? “

“Sivil Edebiyat “ adlı kitabıyla ESKADER 2018 Kültür – Sanat ödüllerinde eleştiri kategorisinde ödül de alan Karaca’nın yazılarını beğeniyle takip eder, düşüncelerini, yorumlarını, sorularını, sorgularını çok yerinde bulurum.

Bu sorusuyla yine duygularıma tercüman olunca yazmak istedim. Son dönemde okuduğum birçok öykücüde, deneme yazarında, köşe yazarında vs ortak konular, benzer kasılmalar, zoraki bir dil dikkatimi çekti. Hep bir melodram olmak zorundaymış gibi. İşin içine biraz mizah katsan, gündelik dilin doğallığını şiirsel bir sürükleyicilikle kullansan günaha gireceksin gibi.

Muhafazakâr çevrenin hissettiklerinden ziyade görünmek zorunda hissettiği sınırları var. Çerçeveyi aşarlarsa el alem ne der dizgini devreye giriyor gibi. Ondan bu kasılmalar diye düşünüyorum. Muhafazakârlık biraz da rahatsızlık, huzursuzluk değil mi? Ortalamayı yakalayamamanın kılçığı var. O yüzden huzursuzluk diken gibi batıyor okunurken. O huzursuzluk size de bulaşıyor. Derdiniz yoksa da dert sahibi oluyorsunuz. Yazmak kederlenmek, ağlatmak, dertlendirmek gibi bir hal alıyor çoğunun dilinde. Oysa derdi de şerbet tadında sunmak mümkün. Melodramı bıktırıcı boyuta ulaştırmadan “ küçük insanların büyük dünyalarını “ dilin doğallığı içinde sunabilmek okur adına da iyi olur diye düşünüyorum.

Son dönem okuduğum birçok öykücüde, takip ettiğim dergilerde yer alan öykülerde belli başlı konular dikkatimi çekti. Şu kırmızı ışıkta elindeki cam sille ya da mendille cama yapışan çocuk konusundan, daha doğrusu konunun anlatım şeklinden bıkkınlık geldi desem yeridir. Yazanların çoğu gözlemci boyutunda. Asıl hikâyeyi bize duyuran yok.  Hani diyorum ki biri de yeşil ışık yanar yanmaz buruk bir şekilde gaza basıp gitmese. Dörtlüleri yakıp aracını sağa park ederek çocuğun peşinden gitse. Hep bakan, üzülen ama çözüm üretmeyen kısımda olmak hikâyelerimize de sirayet etmiş velhasıl.

Mülteci konusu da almış başını gidiyor. Tabi ki yazılabilir. Yazılmalı da. Sanatçı, çağına tanıklık eder sonuçta. Benim derdim üslup kısmında. Divan edebiyatı mantığını düşünelim. Konu sınırlı. Yani aynı konuyu pek çok şair ele alıyor. Leyla ve Mecnun Mesnevisini düşünelim. Pek çok şair ele almış. İlk yazan Genceli Nizami’dir, ama bizim aklımıza ilk gelen Fuzuli’dir.

Niye mi? Üslup meselesi cevap olacaktır. Kim daha güzel anlatmışsa o daha kalıcı olur. 15 Temmuz’u anlatan birkaç öykü okudum. Zannettim ki tarih kitabı okuyorum. Olaylar sıcakken, yaralar henüz tam sarılmadan, çerçeve tam netleşmeden yazmak risktir. Olaylar devam ederken yazılamaz mı? Yazılabilir tabi ki. Örneğin Milli Mücadele devam ederken bu atmosferi anlatan ilk romanı Halide Edip Adıvar kaleme alır. İsim de o döneme pek uygundur: Ateşten Gömlek

Mülteci gerçeği, ülkemizin bir gerçeğidir. Peki, bu durum kurmaca içine nasıl aktarılabilir? Mizahi boyutta yazılamaz mı diye düşündüm. Kemal Sunal filmlerini sevmeyen yok gibidir. Aslında işlenen konular çok trajiktir: başlık parası yüzünden evlenemeyenler, ağalık baskısı, gurbetçi sorunu, kapıcıya bakış açısı gibi. İşin içine mizah katılarak sunulduğundan izlerken hem keyif verir hem düşündürür hem zihniyete kabuk kırdırır bu filmler. Bu, günümüz öyküsünde de mümkün olmalı. Bizim edebiyatımızda mizahın yetersiz olduğu kanısındayım. Mülteci konusu şöyle işlense mesela: Suriyeli olmayan tembel bir vatandaşımız Suriye’ye gidip Suriye vatandaşı olup dilsiz taklidi yaparak ülkemize giriş yapsa. Bu süreçte mülteciliğin zorluklarını yaşarken mizahı tatla bize de hissettirse mülteci dramını.

Dili yay gibi gerip gerip kelimeleri ok gibi fırlatıp yara açma sevdası biraz dizginlenmeli.

Üzeyir Gündüz: “Sanatın ve edebiyatın fıkıhla denetlendiği bir toplumda kalem erbabı ne yapsın? Deyim yerindeyse ’ bizim mahalle ’ nin sanatçıları bir iç devrim yaşamak zorundadır.” diyor.

Sizce de haklı bir söylem değil mi?

Hayata mizah katarak dayanabileceğimiz günler diliyorum herkese.