PARİS NOTLARI

PARİS NOTLARI
25 Mart 2018 - 6:37

Avenue des Champs-Élysées ( Şanzelize’de) öğlen sonrası… Une après-midi sur les Champs-Elysées. Baharda havanın bulutlu, puslu oluşu hoşuma gidiyor. Kararsızlığın insan yakasında nasıl taşındığını anımsatıyor. Kendimize koyduğumuz engeller, bazen bizi farklı biri kılıyor. Farkında olmayarak başkalarının çizdiği porteyi de sahipleniyoruz. Kent ve insan birbiri ile çekişme içindedir çoğu defa. Yaşadığı...

Avenue des Champs-Élysées ( Şanzelize’de) öğlen sonrası…

Une après-midi sur les Champs-Elysées.

Baharda havanın bulutlu, puslu oluşu hoşuma gidiyor. Kararsızlığın insan yakasında nasıl taşındığını anımsatıyor. Kendimize koyduğumuz engeller, bazen bizi farklı biri kılıyor. Farkında olmayarak başkalarının çizdiği porteyi de sahipleniyoruz. Kent ve insan birbiri ile çekişme içindedir çoğu defa. Yaşadığı yer ile yüzleşemeyen o kadar kişi var ki hep bir şeylerin içine sıkışıp kalmış hâlde tamamlamak istiyorlar ömrü.

Avenue des Champs-Élysées ( Şanzelize’de) dolaşırken sürekli değişen yüzlerin arasında, kentin o içsel dokunuşunu hissediyorsan; insan ve mekân arasındaki bağı kurmuşsun demektir. Bir iç koşu sınırı vardır; bitimsiz hayallerin, heyecanların, hüzünlerin harmanlanıp saklandığı… Çoğu defa insan, bu noktada yenilir kendine. Mekânı aşmak biraz da çerçevelediğin ruhun dalgalanışı ile alâkalıdır. Charles Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı” adlı kitabı, bir sanatçının kendini soyutladıktan sonraki hamlesine iyi bir cevaptır aslında.

Baharın ılık tebessümü, hafif yağmur çisentisi, ıslak yer ve rüzgâr bu dokuyu şiirsel fonda izlemek müthiş haz veriyor. Sanatçı ruhunun, mekânda zorlanışına pek sıcak bakmıyorum.

Uyum dediğimizde, bazen itirazlar da olabiliyor. Kentlerin, insandan aldığı birçok şey olduğu gibi kattıkları da vardır. Kalabalığın, telâşın, heyecanın belki de vakitsizliğin iç içe geçtiği çizgide, hayatın bir yerden sonra durağan havası çekilmez de olabiliyor. Yetişemediklerin arasına serpiştirdiğin öyle şeyler var ki; adlandıramadığın mana, veremediğin o üst üste gelen, hayatın pıhtılaşmış yanları yok mu? İç bunalımın doğuşu bu! İnsanın, kent ile kavgası böyle başlar işte. Huzursuzluk, simaya işlenir ve neyin eksik olduğunu sormaya gerek bile duyamayız. O iç tutulma diye adlandırdığımız, bir yere sığamama, birçok şeyin yetmemesi var ya,  onlar aslında hayatın gizli kahramanıdır. İzin verilmezse, o gizlilik teşhir edilmez. Nasıl mı? Kentin önüne geçerek tabiî.

Yağmurun narin dokunuşu ile yürümeye devam ediyorum. O gün yalnız olmak isterdim

O yalnızlığa ihtiyacım vardı… ( j’avais besoin de ce solitude)

Seslerin bittiği noktada durup, bana yansıyanı dinliyorum. Yanımda Necip Fazıl, ondan mısralar. Bu hal demini yaşamak, caddenin esrarı ve savunmasız kalış ‘anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var’ diyen şaire cevap veriyorum. İkisi de olmasın diye. Kent ve insanın yanına, anlamayı koyuyorum Bizi tedirgin eden bunca şeyin arasından, nasıl seçeceğiz ki anlamayı? Zor. Göz ucu ile kalabalığı süzüyorum. Çoğu ömründe belki de bir defa gördüğü, bu cadde yolculuğunu ne kadar anlamış olabilir ki… Bir kaç fotoğraf karesi işte. İnsanın iç haritası, şekiller ve birikenler. Hepsi bu!

Geriye doğru gitmek istemesem de (çünkü yetiştiğin yerde kalan sevgiler, peşe düzen özlemler, seni, sen yapan birçok şeyin siliklenişi ve direnmek!) biliyorum ki kendi gerçeğime sinen, her şey benimle… Bunlar ile savaşmak, beni kim bilir ne kadar yordu? Ve o yorgunluğa da tebessüm şimdi…)

Evet, bir düzenden diğer bir düzene geçiş, bir şeyleri söküp alır mı insandan? İster istemez bir kayba uğruyorsunuz. Hâkim olmayı, kontrol odaklı gitmeyi hedef seçseniz de, eksiliyor hep bir şeyler. Kente direnmek için, yabancı oluşun ile fazla tanış olman gerek. Hayır ya da yabancıların, bu kadar fazla olduğu bir yerde yabancılığı unutmak, tabiî ki her ikisi de mümkün değil. Yaşadığın yere ait oluşuğunu da taşıyorsun. Kişi, kendi kültürünü ört bas edip, yeni bir kültür ile bağdaşacağını sanıyorsa, yanılır. Bu sadece bir çatışmadır.

Hiç unutamam ‘bir başka memlekette şiir seni bırakabilir’ denilişini. Onlar benim adıma tedirgindi belki… Oysa ben, emindim bu kentin kesintisiz şiir sunacağına.

Yanımdakiler acele ediyorlar Sen nehrin de (La Seine) bir kahve içmek için. Oysa benim Paris’ te sevdiğim yerlerden biri, Şanzelize. (Champs-Élysées) Sokağın, sokağa açılışı, hür bir hazzın duyumsanışı, yürürken seni içine alan akış; evet, kentin bu bulvarında atmosfer bir başka. Burayı, bahar ve aralık ayında daha çok severim: Biri tabiat ile güzelleşip, gizeme sürüklüyor. Diğeri ışığın raksında, eritiyor. Hepsinin bittiği yerde, bir dost ile sessizliğin içinde, edebiyatı konuşarak geziyorsanız bu farkın daha baskın olduğunu hissederseniz.

Bir de Versay sarayının, (chateau de versaille) ruhu kışkırtan havasını seviyorum. Bahçenin haz şöleni sunuşu, muazzam bir şey. Renklere ayrıştırdığımız o başka âlemde, kendi dünyanız ile buluşmayı, yazıya dökebilirsiniz rahatlıkla.

İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem’ üstadın çalkantılı ruhuna yaslanıp, orada nefes almak hangimizi rahatlatmaz ki?

Bitmez insanın kendi ile söyleşisi. O zaman iç sesi harmanlamak yerine, onunla anlaşmanın yolunu bulmak lâzım. İnsanın kendi ile anlaşması, bu çok da samimi gelmiyor bana.

Necip Fazıl ile aramda kopukluk oluyor. Düşünceler zihnimde benden izinsiz savaşıyor, yetişemiyorum. Gökyüzünün altında yaramın açılışına yetişemiyorum, benden önde yürüyor insanın, insanla kavgası.

Arada sert bir rüzgâr dokunuyor yüzümüze. Mekân ve insan arasındaki o anlık ilişki yok mu? İşte bunu titiz bakışlar ile süzmek, birçok şeyi aynı anda resmetmeye yönlendiriyor insanı. Şanzelize’de (Champs-Élysées öğle vakti geziyorsanız, ya da bir yerde oturup, bir şeyler yiyorsanız, kültür canlılığına o saatlerde daha fazla şahit olursunuz. İşin en hoş yanı, bana göre olduğu yere ayak uydurma çabasının, arkaya atılmış olması. Kasılma ve gerginlik yerini, rahat bir atmosfere bırakıyor.

Dikkatimizden kaçmayan bir şey de yabancıların, kendine özgü kıyafetleri. Kendilerini bulunduğu yere uydurmayıp, rahat takılmaları. Oysa Paris’in,Türkiye burjuvasına etkisini düşününce, gülümsüyorum. Giyim ve davranışta alabildiğince Fransız’laşma, tabiî bu ne kadar mümkünse? O zaman kentin dağınıklığında, kendini aramayı deneyebilir insan. E Charles de Gaulle Meydanı’nın ortasında, Şanzelize Caddesi‘nin batı kısmında yer alan zafer takına ( arc de Champs-Élysées Triomhe de l’Etoile ) doğru ilerliyoruz. Kim bilir kaç defa yürüdüm burada. Ve hep aynı tabloyu gördüm; güvercinlerin kanat çırpışındaki öykü ve sürekli fotoğraf çeken insanlar. Herkes o anı resmetmenin heyecanı içinde.

Sevdiğim mekânları akşam vakti gezmeyi tercih ederim. Akşam örtüsünde mekân ile konuşmak çok farklı. Defterimde aynı günden notlar diye ayrı bir seri var. Şu an okumak istemediğim satırlar… Paris bazen aynı günün, ayrı yönü gibi…

2017 Paris

 

Anahtar Kelimeler: ,